Bir meşruiyet krizini anlamak: Yeni bir siyasi düzenin kapısı nasıl açılır?

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptali ve ardından "yolsuzluk" ve "terör"le bağlantı suçlamalarla yakın çalışma arkadaşlarıyla birlikte gözaltına alınıp tutuklanması, Türkiye’de eşine uzun zamandır rastlanmamış bir toplumsal muhalefet ve protesto hareketini tetikledi.
Bunun yanı sıra gerek iç gerekse dış piyasalar şiddetli tepki verdi. Aylardır büyük gayretlerle ve topluma ağır bedeller ödeterek biriktirilmiş döviz rezervleri oluk oluk satılıp piyasa istikrarı sağlanmaya çalışıldı. Sonunda tüm dünyanın ABD’nin gümrük tarifelerini yükseltip ticaret savaşlarını başlatması üzerine faiz indirdiği bir zamanda, Merkez Bankası faizi artırmak zorunda kaldı.
İktidar gösterilere sert cevap verdi, tutuklamaların ardı arkası kesilmedi. Tutuklu öğrencilere 6 ay sonraya duruşma tarihi verilerek bir nevi intikam alındı. Bu ayrıntılar zaten herkesçe biliniyor.
Cumartesi günü CHP’nin Yozgat’ta yaptığı mitingin anlamı ise daha önceki toplumsal protesto ve direniş anlarının aksine, seçim hakkının bile elinden gideceğini düşünen vatandaşın birikmiş şikayet ve öfkesini sokağa dökmekten çekinmeyeceğini, toplumsal enerjinin sürdüğünü gösterdi.
Yurt dışındaysa ABD’de resmî düzeyde cılız bile sayılmayacak tepkiler verilirken o ülkenin hızla otoriterleşmesi nedeniyle şaşkına dönmüş medyası da Türkiye ile pek ilgilenmedi. Resmî düzeyde ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio “Kaygılarımız var”dan öte bir şey söylemezken, Donald Trump’ın özel temsilcisi Steve Witkoff, Türkiye kaynarken Ankara’dan Washington’a gelen haberlerin “mükemmel” olduğunu verdiği bir mülakatta dile getirebiliyordu.
AB tepkisi de birliğin pek övündüğü değer ve ilkelerine koşut bir düzeye çıkmadı. Öte yandan özellikle Avrupa’nın belli başlı şehirlerinin belediye başkanları, kendilerinden saydıkları İmamoğlu’na güçlü destek mesajları verdiler. Çeşitli AB ülkelerinin kamuoyları olaya ilgisini kaybetmedi, medyada Türkiye’de yaşananlar epeyce yankı buldu. Financial Times, Le Monde, Economist gibi yayın organlarında ve ABD’de New York Times gazetesinde Ekrem İmamoğlu’nun ve eşi Dilek İmamoğlu’nun yazıları yayımlandı.
- Aşağıdaki yazı Institut Montaigne adlı düşünce kuruluşunun sitesinde 18 Nisan’da Fransızca, 19 Nisan’da da İngilizce olarak yayımlandı. Bilgi aktarma tarafı ağır bastığından Türkiye kamuoyunun bildiği ayrıntıları da içeren yazıyı kısaltarak ve biraz değiştirerek yayımlıyoruz.
Uluslararası bağlam
ABD Başkanı Donald Trump, 8 Nisan'da Oval Ofis'te İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile fotoğraf çektirirken Türk mevkidaşı Recep Tayyip Erdoğan'dan övgü dolu ifadelerle bahsetti. Trump aslında bunu ilk kez yapmıyordu ancak iki ülke arasında Suriye'ye dair gerilimin arttığı bir dönemde İsrail Başbakanı'nın huzurunda Erdoğan'ı övmesi, kamuoyunda büyük yankı uyandırdı.
Farklı bir dönemde olsaydı Washington’dan gelen böylesine bir destek, Erdoğan’ın anketlerde ivme kazanmasını sağlayabilirdi. Ancak mevcut siyasi atmosferde, Erdoğan’ın hatalı adımları, yanlış hesapları ve olayı yönetimi nedeniyle Türkiye’de yükselen toplumsal hareketlilik göz önüne alındığında, Trump’ın bu sevgi ve dayanışma gösterisinin ters tepme ihtimali dahi var. Son olaylar üzerine canlanan ve giderek dişli bir siyaset üretmeye başlayan CHP, buradan hareketle, Erdoğan’ın Washington'dan talimat aldığını iddia etmekte gecikmedi.
- Muhalefet, Erdoğan'ın otoriter yönetimine karşı enerjik bir şekilde meydan okuyor; güvenlik güçlerinin barışçıl gösterilere katılan insanlara uyguladığı şiddeti ve İmamoğlu'nu hapse atan siyasi güdümlü yargı sürecini protesto ediyor.
Tetiklediği finansal ve sosyo-politik tepkiler göz önüne alındığında, iktidarın hamle yapmak için zamanlamasıyla ve hedefiyle yanlış bir yolu seçtiği anlaşılıyor. Zira geçen yılın sonunda Türkiye'nin jeopolitik önemi yükselmiş, gelişmeler ülkeyi uluslararası siyasetin merkezine taşımıştı. Türkiye’nin Batı güvenlik ittifakındaki üyeliği, hırpalanmış Türk ekonomisinin acilen yabancı yatırımcılara ihtiyaç duyduğu bir dönemde ekonomik avantaj sağlamak için kullanılabilir gibi görünüyordu.
Suriye'de Beşar Esad rejiminin düşmesi ve yerine yaklaşık on yıl boyunca Türkiye'nin koruma ve himayesinden faydalanan İslamcı-Cihatçı örgüt HTŞ'nin geçmesi, dünya genelinde Türkiye'nin artık Suriye'nin geleceğini elinde tuttuğu gibi abartılı bir izlenim yarattı. Ankara'nın önemli bir aktör olduğu muhakkak ancak HTŞ'nin iktidarı ele geçirmesinden bu yana yaşanan gelişmeler, özellikle ülkedeki Kürt grupların siyasi geleceği söz konusu olduğunda, Türkiye'nin yeni kurulan rejimin iç işlerine etkisinin sınırlı olduğunu da gösteriyor.
ABD Başkanı Trump'ın yeniden iktidara gelmesi de birbiriyle bağlantılı iki nedenden ötürü Türkiye'nin stratejik öneminin artmasına yardımcı oldu. Trump'ın Rusya'yla daha dostane bir ilişki kuracak şekilde politikasında radikal bir değişikliğe gitmesi, (hatta ticaretin sınırlı olduğu Rusya'yı, görünüşte uygulanan yaptırımlar nedeniyle de olsa ilk gümrük vergisi bombardımanından muaf tutması), başkanını Oval Ofis'te pusuya düşürdüğü Ukrayna'ya yakın zamanda bir anlaşmanın dayatılabileceğini düşündürdü. Karadeniz'deki komşuları ve iki tarafla da halen yakın ilişkilerini sürdüren bir ülke olarak Türkiye, savaşın ilk aşamalarında olduğu gibi arabuluculuk rolü üstlenebilirdi. Gerçi ABD ile Rusya arasında ilk üst düzey temasın Suudi Arabistan’da yapılması Ankara açısından bir düş kırıklığı da yaratmış olmalıydı.
Avrupa'nın jeopolitik ve stratejik gerçekleri açısından, Rusya'nın lehine bir anlaşma, Avrupa'yı Rusya'nın saldırganlığına karşı daha savunmasız hâle getirecekti. Dahası Avrupa, artık güvenliğini AB'den ve liberal Avrupa'dan hoşlanmadığı çok açık bir Başkan ve Başkan Yardımcısı yönetimindeki ABD'nin sağlamasına bel bağlamaması gerektiğini anlamıştı. Tüm bu faktörler Türkiye ile daha yakın bir işbirliğine girmeyi elverişli bir seçenek hâline getirdi.
NATO’nun Avrupalı üyelerinin savunma harcamaları ve Avrupa’nın genel askerî kapasitesine dair uzun süren rehavetinin sona erdiği bu dönemde NATO’nun AB üyesi olmayan ülkelerinin Avrupa güvenliğine olası katkıları tartışılmaya başlandı. AB'ye üye devletlerin Ankara'ya yaklaşımını değiştirmesi, AB-Türkiye ilişkilerinde yeni bir çerçeve ve referanslar dizisinin oluştuğuna işaret ediyordu.
Stratejik olarak Türkiye, tüm bu gelişmeler ışığında, kendisini çok avantajlı bir konumda görüyordu. Yönetici elit; demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını önemsemeyen bir Trump yönetimi ile çıkarları gereği Ankara'yla ilişkilerinde bunları gündeme getirmeyen bir AB karşısında, Türkiye'nin hiçbir bedel ödemeden iç politikada dilediğini yapabileceğine, üzerinde sistemik bir baskı olmayacağına inandı. Türk vatandaşlarına yönelik vize serbestisi ve siyasi yakınlaşma umutları bir kez daha rafa kalksa bile, örtülü güvenlik işbirliği sürecekti.
Bahçeli'nin beklenmedik hamlesi
Erdoğan ve koalisyon ortağı Devlet Bahçeli'nin sürpriz hamleleri, tam da kendilerini adeta dokunulmaz gördükleri bu döneme denk geldi. Bahçeli, Suriye rejimi düşmeden önce, bölgesel yansımaları da olan önemli bir iç meselede ilk adımı atan isim oldu ve PKK'nın hapisteki lideri Abdullah Öcalan'dan Meclis'e gelip örgütün lağvedildiğini açıklamasını isteyerek herkesi şaşırttı.
Türkiye'de 40 yılı aşkın süredir faal olan, ABD ve AB tarafından da terör örgütü olarak tanınan PKK'nın ABD ordusu tarafından eğitilip silahlandırılan Suriye kolu PYD/YPG, Suriye Demokratik Güçleri şemsiyesi altında Arap gruplar ve azınlıklarla birlikte IŞİD'e karşı ortak mücadele veriyor ve Suriye topraklarının üçte birini kontrol ediyordu. Türkiye'nin terörist olarak tanımladığı bir gruba yapılan bu Amerikan yardımı, Ankara ile Washington arasında bir süredir önemli bir anlaşmazlık konusuydu. Ankara, bu açılımla bir bakıma Ortadoğu'nun değişen jeopolitik gerçeklerine yanıt vermiş oluyordu.
7 Ekim 2023'teki Hamas saldırısına İsrail'in verdiği askerî yanıt, İran'ın "direniş eksenini" ciddi şekilde zayıflatmıştı. Hamas ve Hizbullah'ın askerî gücü tamamen yok edilemediyse de büyük oranda çökertilmiş; lider kadroları öldürülmüştü. İran ise topraklarına yapılan İsrail saldırısına etkili bir karşılık verememişti ve aynı anda hem ABD'nin hem de İsrail'in gazabına uğramamak için dikkatli bir koreografiyle hareket etmek zorunda kalmıştı.
Nihayetinde tüm bu gelişmeler, kanlı Esad rejiminin çöküşüne zemin hazırladı. İsrail böylece Maşrık bölgesinin jeopolitik dengelerini değiştirdi. Yeni jeopolitik yapının İran ve müttefiklerini ciddi şekilde kısıtlayacağı ve Kürtlerin bölge siyasetinde daha güçlü bir rol oynayacağı daha Ekim ayında, HTŞ saldırısı başlamadan önce belliydi.
Bahçeli'nin "açılımı" kısmen bölgesel öngörülere dayalı olsa da iç politikada da bir mantığı vardı. DEM Parti ile CHP'nin 2024 yerel seçimlerindeki işbirliği, kendileri için büyük bir zafer, en muhafazakar illerde bile belediye başkanlıklarını kaybeden AKP-MHP koalisyonu için ise büyük bir yenilgi olmuştu. İmamoğlu, Kürt siyasi hareketinin belediyelerdeki yerini sağlamlaştıran bu etkili ve başarılı güç birliğinin mimarıydı.
Bahçeli tarafından başlatılan “sürecin” havucu ise DEM Parti'ye iktidar koalisyonuna katılma ve 25 yıldır hapiste olan Öcalan'ın serbest bırakılması ihtimalini sunmaktı. Eşzamanlı olarak, koalisyonun diğer ortağı tarafından CHP ile kentli Kürtler arasındaki uzlaşıyı kırmak için, seçilmiş belediye başkanlarına tutuklamalar ve kayyum atamaları yoluyla sopa gösterildi.
Nihayetinde PKK lideri üzerine düşeni yaptı ve örgütün kendini feshetmesini isteyerek dolaylı olarak Suriye kolu PYD/YPG'yi de aynı şeyi yapmaya çağırdı. Suriye'deki Kürt örgütünün lideri Mazlum Abdi ise bunu kabul etmedi. Suriye'nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile CENTCOM'un arabuluculuğunda imzalandığı bildirilen bir anlaşmaya imza attı.
Madalyonun diğer yüzü: Tutuklu belediye başkanları
Bu süreç devam ederken, CHP'li belediye başkanlarının yanı sıra hükümetin “açılım” için müzakere yürüttüğü DEM Parti'nin belediye başkanlarına da bir saldırı başlatıldı. Birçoğu "teröre yardım ve yataklık" veya "yolsuzluk" suçlamalarıyla tutuklandı.
Ayrıca 2028'de yapılması planlanan seçimlerde Cumhurbaşkanı adayı olacağı duyurulan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında hukuki dayanaktan yoksun bir dizi dava açıldı. İmamoğlu'nun tutuklanmasının ardından Cumhuriyet tarihinde ilk kez yapılan "önseçim" parti kadrolarını harekete geçirmek için kullanıldı. CHP, İmamoğlu'nu öne çıkararak ona yönelik yargı saldırısını bertaraf etmek için bu önseçimi tüm üyelerine açık şekilde düzenlemeye karar verdi. Fakat önseçime 5 gün kala, önce İmamoğlu'nun Cumhurbaşkanı seçilebilmesi için gerekli olan 30 yıllık üniversite diploması, İstanbul Üniversitesi'nin yetkisiz bir komitesi tarafından iptal edildi; ardından da ertesi gün İmamoğlu, beyin takımıyla birlikte gözaltına alındı ve tutuklanarak cezaevine gönderildi.
Geriye dönüp bakıldığında, Erdoğan'ın bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki en güçlü rakibi olan İmamoğlu'na yönelik taarruzu, belki de Cumhurbaşkanı'nın uzun siyasi hayatı boyunca yaptığı en ciddi hatalardan biriydi. Zira İmamoğlu'nun iptal edilen diplomasını aldığı İstanbul Üniversitesi'ndeki öğrencilerin polisi geri püskürtmesiyle ülke genelinde korku duvarları yıkıldı ve toplumda büyük bir seferberlik başladı. Erdoğan'ın en az 10 yıldır sıkıca tuttuğu dizginler artık güçlü bir meydan okumayla karşı karşıyaydı.
Daha önce de Erdoğan'a sokaklarda meydan okunduğu durumlar olmuştu. Özellikle de 2013 yılında İstanbul'da başlayan Gezi Parkı protestoları, ülke çapında bir harekete dönüşmüştü. Öte yandan bu protestonun ömrü çok uzun olmamıştı. Anadolu'nun büyük bir kısmında hızla sönümlenen eylemlerin, İstanbul'da da üç hafta içinde acımasızca bastırılması, 10 yılı aşkın süre boyunca sokak siyasetine ara verilmesine neden olmuştu.
Kuşkusuz ana muhalefet partisinin o zamanki liderinin sergilediği cesaretsizlik ve siyasi hayal gücü eksikliği, sokak protestolarının kriminalize edilmesine katkıda bulunmuş ve Erdoğan rejiminin otoriterliğinin derinleşmesine yol açmıştı. Sözün özü, Erdoğan her zaman galip gelmiş ve 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimleri için başlatılan seferberlik de dahil olmak üzere tüm meydan okumalar hüsranla sonuçlanmıştı.
Ancak bu kez işler, Evren Balta tarafından da belirtilen 5 temel nedenden ötürü çok farklı görünüyor:
- Söz konusu sandık ve oy kullanma hakkı olduğunda Türk seçmeni, ciddi bir hassasiyet gösteriyor. Yaptığı seçimlerin geçerli sayılması, belki de Türk halkının demokratik sistem içinde kıskançlıkla sakındığı tek ortak kutsal değerdir. AKP ve Erdoğan da meşruiyetini buradan alıyordu. Ancak şimdi, Erdoğan’ın 23 yıl boyunca karşısına çıkan en güçlü rakibini akla ziyan suçlamalar ve iddialarla tutuklatması, sandığa yönelik bir saldırı olarak görülüp halk tarafından gayrimeşru kabul edildi. Hamle hem kamuoyunun hem de ulusal ve uluslararası finans piyasalarının tepkileriyle karşılaştı. Bu denli güçlü bir tepkiyi beklemeyen Erdoğan ise bu yaşananlar sonucunda kendi meşruiyetini ciddi şekilde yitiriyor.
- Erdoğan, daha önce İmamoğlu ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş gibi, seçmenleri gerçekten de ülkeyi yönetebilecek yetkinlik ve donanıma sahip olduğuna ikna edebilecek güçlü siyasi liderlerle karşı karşıya gelmemişti. Hatta CHP'nin genç lideri Özgür Özel de bu krizde şaşırtıcı bir şekilde öne çıktı. İmamoğlu'nun hapse atılmasının ardından liderlik vasıflarını sergileyerek, sıradanlık imajından sıyrılmayı başardı.
- Erdoğan, medyanın ve iletişim araçlarının yüzde 90'ının yanı sıra mahkemeleri de kontrol etmesine rağmen uzun zamandır ilk kez hikayenin direksiyonunu elinden kaçırdı; şu anda anlatıyı manipüle edemiyor. Hikaye herkes için o kadar açık ki çarpıtılması imkansız olmasa bile çok zor.
- Önceki dönemlerden farklı olarak şu anda ekonomi çok kötü durumda. Erdoğan'ın kendi seçmenleri dahi yüksek enflasyon, gelir eşitsizliği, barınma ve mutfak masraflarının yüksekliğinden, yönetimin duyarsızlığından şikayetçi. Daha iyi bir hayat kurmak isteyen gençlerin ufku ekonomik fırsatların giderek daha ulaşılmaz hâle gelmesi nedeniyle kararmış durumda.
- Son olarak, İmamoğlu'na yapılanların toplumun geniş kesimleri indinde adaletsiz ve haksız bulunması, iddiaların ciddiye alınmaması ya da siyasi saiklerle bu davaların açıldığına inanılması eşi benzeri görülmemiş bir toplumsal seferberliğe yol açtı. Bunun en önemli göstergesi, CHP'nin önseçimine katılım oranıydı. Parti, üyeler için hazırlanan sandığın yanına “dayanışma sandığı” olarak adlandırılan ek bir sandık koymaya karar verdi ve halktan da oy kullanmasını istedi. Sadece 12.000 sandıkta (genel seçimlerde 200 bin sandık kuruluyor) 15 milyon kişi bu temsili seçimde oy kullanarak seçimlerin ve oy hakkının değersizleştirilmesine, iktidar partilerinin keyfî baskı politikasına kesin itirazını, hatta isyanını gösterdi.
Bu süreçte, Erdoğan'ın İBB ve CHP'ye, partinin 2023 kurultayında usulsüzlük yapıldığı iddiasıyla kayyum atamak istediği de iddia edildi. Ancak Erdoğan, siyasi müttefikleri tarafından bu sert adımı atmaması için ikna edildi ve geri adım attı ki bu da alışılmadık bir durum.
Bu bir rejim krizi mi?
Cumhurbaşkanı'nın rıza üretme kabiliyeti tükenmiş gibi görünüyor. Bu nedenle baskıya başvuruyor. Fiziksel ve adli baskı, uzun süredir tükenmiş bir iktidar yapısının ömrünü uzatmak için geriye kalan son araçlar.
Öte yandan iktidar blokundan ciddi bir fire verilmediği sürece, seçmenlerin önüne sandık konmadan hükümeti düşürmek neredeyse imkansız görünüyor. Seçimleri kutsal kabul eden bir ülkede seçim yapmamak bir seçenek değil. Özellikle mevcut lider her geçen gün popülerliğini yitirirken ve ona karşı çıkacak dişli muhalif politikacılar sahnedeyken Rusya gibi göstermelik seçimlerin yapıldığı bir modele dönmek pek olası değil. Belki, seçimlere girip kaybettikten sonra kazandığınızı iddia ettiğiniz Venezuela modeli denenebilir ancak bunun da başarılı olma şansı çok düşük.
- Erdoğan'ın baskıyı artırmaya yoluna mı yoksa uzlaşma arayışına mı gideceğini, önümüzdeki haftalarda göreceğiz. Hangi yolu seçerse seçsin uzun vadede amperi 2'nin altına düştüğünde şarj edilemeyen bir akü gibi, Erdoğan yönetimi de artık şarj edilemeyecek gibi görünüyor.
Güvenlik işbirliği konusunda Türkiye'yi yanında görmek için adeta çırpınan ve İmamoğlu'nun tutuklanmasına en hafif tabirle "ılımlı" tepki veren AB'nin gene de Ankara'ya nispeten daha soğuk davranması kayda değer. Zaten Avrupa'nın büyük şehirlerinin belediye başkanları da Türkiye'de demokrasiyi desteklediklerini güçlü bir şekilde dile getirmişti. Türkiye'nin jeostratejik yükselişinin Erdoğan rejimini içerideki zayıflamaya karşı koruyamaması ihtimal dahilinde.
Trump ve ABD'nin bu rejime verdiği güçlü ve müdanasız desteğe gelince... Bu da halkın çoğunluğunun yüksek sesle "Artık yeter" dediği bir ortamda, meşruiyet bataryasını şarj etmek için yeterli olmayabilir.
Türkiye'nin kaderinin birçok açıdan girift bir şekilde iç içe geçtiği Avrupa Birliği'ne dönecek olursak, bir uyarıda bulunmakta fayda var: AB, iç siyasi gelişmeler söz konusu olduğunda Türkiye üzerindeki ahlaki otoritesini kaybedeli uzun zaman oldu; zaten bunu umursadığı izlenimini de vermiyor.
Sözün kısası, otoriter baskıyı geri püskürtecek olanın yeni bir siyasi düzene kapı açacak yerli ve demokratik bir seferberlik olduğu aşikar. Türk toplumu kendi içindeki anlaşmazlıkları, kutuplaşma eğilimini aşarak demokratik asgari müştereklerde birleşerek otoriterleşmeye dur diyebilecek gibi. Rejimleri tehlikelerden arınmış sayılan “konsolide demokrasilerin” yaşam savaşı verdiği bir dönemde, Türkiye'deki bu organik demokratik seferberlik kendi başına önemli ve anlamlı olmasının yanında geniş çevrede ve Avrupa'da dahi demokratik dinamiklerin canlanması açısından ciddi bir etki yapabilir.
Sırf bu nedenle bile yani kendi çıkarları gereği umulur ki, AB de en azından bu kez, Türk halkına yönelik kayıtsızlık ve uyurgezerlik yerine dikkatli ve yaratıcı bir yaklaşım geliştirebilsin.
Dipnot: Bu yazı, 19 Nisan'da Institut Montaigne'in Expression by Montaigne sayfasında yayımlanan İngilizce versiyonundan yazarın ve kurumun izniyle kısaltılarak ve düzenlenerek Türkçeye tercüme edilmiştir.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR
İLGİLİ OKUMALAR
Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.
16 Tem 2026

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.






