Bir yönetim tekniği olarak yolsuzluk: 'Lawfare' çağında siyaset

Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
Yazı: Biray Kolluoğlu, Evren M. Dinçer, Zafer Yenal
Türkiye’nin soluk aldırmayan gündemi geçen hafta yine öyle yoğundu ki, her biri tek başına memleketi sallayacak gelişmeler aynı anda üstümüze yağdı. Ve bütün bu hengamenin içinde, bir kez daha, kritik gelişmeler mahkeme koridorlarında, hâkim ve savcıların odalarında şekilleniyordu.
Bunlardan bir tanesi binlerce sayfada biraraya getirilen iddialarla binlerce yıl hapis cezası isteyen İmamoğlu iddianamesinin kabul edilmesiydi. “Yolsuzluk” diye sunulan bu dosyanın siyasi bir dava olduğu hem uzmanlar tarafından açıkça dile getiriliyor hem de kamuoyu yoklamaları Türkiye toplumunun büyük çoğunluğunun bu girişimi rakibi saf dışı bırakmaya dönük siyasi bir hamle olarak gördüğünü ortaya koyuyor.
Ancak tıpkı geçen haftalarda kaleme aldığımız hakem–bahis yazısında olduğu gibi, burada da aslında tekil bir dosyadan değil çok daha geniş bir siyasal ve toplumsal mimariden söz ediyoruz. O yazıda sporun bahis ekonomisi içinde neoliberal güvencesizliğin vitrini hâline geldiğini anlatmıştık. Bugün de benzer bir yerden, yolsuzluğun yalnızca hukuki bir suç değil, modern bir yönetim tekniği hâline gelmesini tartışmak istiyoruz.
'Lawfare': Hukuk ile savaşın kesiştiği yer
Hukukun iktidar savaşlarında bir cephe oluşturmasını anlamak için son dönemde sıkça başvurulan "lawfare" kavramına bakmakla başlayabiliriz. İngilizce hukuk (law) ve savaş (warfare) kelimelerinin birleşiminden oluşan bu kavram, 20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya atılmış olsa da yaygın dolaşıma girmesini antropolog John Comaroff’a borçlu.
Güney Afrika ve sömürgecilik üzerine çalışan Comaroff, 2001 yılında sömürgecilik ve hukuk üzerine yazdığı bir makalede ve ardından Jean Comaroff ile derlediği kitapta, "lawfare" kavramına atıfla, sömürge rejimlerinin, sömürgeleştirilen halkların geleneklerini, pratiklerini ve yerel hukuklarını yine hukuk yoluyla yok ettiklerini veya bu pratikleri ve gelenekleri kriminalize ettiklerini vurguluyor.
Sömürgeci güçler hukuku, yerli toplulukları denetim altında tutmak, kendi düzenlerini inşa etmek ve bu düzene uyulmasını sağlamak için temel bir araç hâline getirir. Ama Comaroff çalışmalarında aynı zamanda aynanın diğer yüzüne de dikkat çeker: Sömürgeleştirilen toplumlar da hukuku, maruz kaldıkları adaletsiz ve eşitsiz uygulamaları sorgulamak ve bu düzene direnmek için kullanırlar. Böylece hukuk, sömürgeci ile sömürgeleştirilen arasındaki mücadelenin yeni bir cephesine dönüşür.
Bu kavram şimdilerde artık daha çok siyasi rakiplerin susturulması, güçsüzleştirilmesi ve hatta siyasi arenadan silinmesi için hukukun kullanılmasını tanımlamak için kullanılıyor.
Hukuk güncel siyasal savaşlarda güçlü bir silaha dönüşürken, yolsuzluk suçlamaları da bu silahın en etkin mühimmatı hâline geliyor.
Küresel dosyalar: Trump’tan Sarkozy’ye yolsuzluğun siyaseti
ABD’de Trump’ın peşini yıllarca bırakmayan New York Başsavcısı Letitia James’e karşı açılan “yolsuzluk” davasının bu hafta daha başlamadan hâkim tarafından usulden reddedilmesi, ABD’nin gündeminde geniş yer tuttu. James’in Trump şirketleri için “asset inflation,” yani varlıkları şişirerek krediye erişmesini nasıl yolsuzluk olarak mahkemeye taşıdıysa Trump yönetimi de James’i yaptığı bir konut kredisi başvurusu üzerinden aynı hukuki dille vurmak istedi.
- Trump’ın ilk başkanlığı döneminde Joe Biden’ın oğlu, Hunter Biden üzerinden Ukrayna bağlantılı rüşvet iddialarıyla örülen kampanya da bu "lawfare" evreninin parçasıydı.
Atlantik’in bu yakasındaki manzara da farklı değil. Fransa’da Sarkozy kısa süre önce “yolsuzluk ve nüfuz ticareti” iddialarıyla hapse mahkum edildi; kısa sürede bu ceza ev hapsine çevrildi ama sembolik mesaj çoktan yerine ulaştı. Macron yönetimi yine “kamu kaynaklarının kötüye kullanılması” başlığı altında belediye başkanlarını soruşturuyor.

Ukrayna’da Zelensky yönetimi, savaşın ortasında devasa bir rüşvet ve ihaleye fesat soruşturmasıyla yüz yüze. Çin’de ise “yolsuzlukla mücadele kampanyası” neredeyse rutin bir tasfiye tekniği; hangi fraksiyonun kimin dosyasını ne zaman raftan indireceğini kimse bilemiyor.
Sayılara sığmayan gerçekler: Yolsuzluk endekslerinin sınırları
Kısacası, yolsuzluk bugün dünyanın neredeyse her rejiminde siyasal hesaplaşmaların ortak dili hâline gelmiş durumda. Türkiye bu durumun en uçlarda yaşandığı ülkelerden biri. Transparency International’ın endekslerinde 180 ülke içinde 107. sırada yer almamız ve 100 üzerinden yalnızca 34 puan almış olmamız önemli bir gösterge; fakat tek başına açıklayıcı değil. Çünkü bu tür endekslerin çoğu yolsuzluğu “kamu gücünün özel çıkar için kötüye kullanılması” şeklinde tanımlıyor ve büyük ölçüde uzman algılarına dayanan ölçümlerle çalışıyor.
- Oysa hem bu tanımın hem de kullanılan ölçüm araçlarının sosyolojik açıdan ciddi sınırlılıkları var. Bu sınırlar, özellikle hukukun siyasal rekabetin bir aracı hâline geldiği bağlamlarda yolsuzluğun gerçek doğasını görünmez kılabiliyor.
Heath, Richards ve de Graaf’ın gelişmiş ülkelerde yolsuzluğu sosyolojik açıdan ele alan makaleleri tam da bu noktada çeşitli uyarılar sunuyor: Birincisi, algı endeksleriyle ölçtüğümüz şey çoğu zaman gerçek deneyim değil; ikincisi, “gelişmiş dünyada” yolsuzluk rüşvet zarfından çok, lobicilik, düzenleyici kurumların şirketlerce “ele geçirilmesi” gibi kurumsal ve hatta görece yasal pratikler üzerinden işliyor.
Bunların bir kısmına "revolving door" (döner kapı) mekanizmaları da deniyor. Yani bugün özel sektörde çalışanlar yarın yasa koyucu ya da düzenleyici-denetleyici kurumlarda çalışmaya başlıyor ve yeni rollerinde çalıştıkları sektörün ve endüstrinin çıkarlarını gözetiyorlar. Ya da bugün kamuda görev yapanlar yarın özel sektörde çalışıp kamudaki bağlantılarını ve orada elde ettikleri bilgileri çalıştıkları özel sektör kurumu için kullanıyorlar.
Bugün siyasi bir pozisyonda olup yarın savcı makamına oturmak da mesela bunun çok iyi bir örneği. Yani yolsuzluk yalnızca yasa dışı bir el sıkışma değil, meşru görünen alışveriş ve aracılık ilişkilerinin içinde eriyen bir güç kullanma, yönetme biçimi. Comaroff’un sömürgeci ile sömürgeleştirilen arasında gördüğü ilişki bugün devletin kurumlarını elinde tutan siyasi erk ve bu erkten güç devşiren ve ona güç aktaran çıkar grupları ile halk arasında tezahür ediyor.
Ekonomi literatürü yolsuzluğu çoğunlukla bir “verimsizlik” problemi olarak okuyor: Yanlış teşvikler, eksik denetim, bilgi asimetrisi… Rüşvetlerin nasıl fiyatlandığını, hangi memurun ne kadara “ikna” olduğunu, teknolojik ya da hukuki müdahalelerin bu pazarlığı nasıl değiştirdiğini ekonomistlerin temel ilgi odakları. Ancak bu analizler çoğu zaman yolsuzluğun toplumsal ilişkiler örüntüsü ve iktidar mimarisi içindeki yerini tam açıklamıyor.
Yolsuzluğun toplumsal mantığı ve Osmanlı’da icadı
Burada sosyoloji devreye giriyor. Yolsuzluğu yalnızca “birkaç çürük elmanın” kusuru olarak değil, değişen ve yolsuzluğu meşrulaştıran sosyal normların, zayıflayan güven ilişkilerinin ve aracılık ağlarının ürünü olarak düşünmemiz gerekiyor. Kubbe ve arkadaşlarının sosyal normlar ile yolsuzluk arasındaki ilişkiyi inceledikleri makale, yolsuzluğun çoğu zaman bireysel sapma değil, “herkesin zaten böyle yaptığı” varsayımına yaslanan kolektif bir davranış biçimi olduğunu gösteriyor.
- İnsanlar rüşvet verdiği için değil, rüşvet vermedikleri takdirde dışlanacaklarını, işlerinin yürümeyeceğini, ya da almadıkları takdirde “enayilik” yapmış olacaklarını düşündükleri için oyuna katılıyorlar. Norm dediğimiz şey tam da bu: Ne yapılması gerektiği kadar, başkalarının ne yaptığına dair beklentiler.
Bu noktada Cengiz Kırlı’nın 2015 yılında yayınlanan kitabında Osmanlı Devleti'nde 1840 Ceza Kanunu etrafında “yolsuzluğun icadı” dediği kırılma çok öğretici. Kırlı’nın gösterdiği üzere, erken modern dönemde “irtikâb” daha geniş bir “bozulma” anlamına gelirken, Tanzimat’la birlikte kamu/özel ayrımı hukuki düzlemde katı biçimde çiziliyor; böylece modern anlamıyla yolsuzluk, yani kamu gücünün özel çıkar için kullanılması, pozitif hukukun diliyle tanımlanıyor. Kanun sadece suç katalogu sunmuyor; aynı zamanda “kamusal olan” ile “özel olan” arasındaki sınırı yeniden icat ediyor, siyasetin ve toplumsal ahlakın koordinatlarını değiştiriyor.
Bu çerçevede Kırlı, yolsuzluk söyleminin yalnızca “ahlaki bir bozulma”yı teşhis etmediğini, aynı zamanda yeni bir iktidar mimarisini kurmanın aracı hâline geldiğini gösteriyor. Tanzimat’la birlikte merkezî bürokrasi hem taşradaki ayanları hem de eski usul “hediyeleşme” ve himaye ağlarını kriminalize ederek alanını genişletiyor; dün normal sayılan birçok pratik, bugün “irtikâp” ya da “rüşvet” başlığı altında suç haline geliyor. Böylece Ceza Kanunu, bir yandan imparatorluğu “modernleştiren” hukuki reformun simgesi, diğer yandan da eski elitleri tasfiye edip yeni bir memur sınıfını disiplin altına alan bir siyasal silah işlevi görüyor.
- Yolsuzluğun icadı, tam da bu nedenle, Osmanlı modernleşmesinin hukuki bir ayrıntısı değil, merkezileşme ve güç mücadelesinin içinden doğan kurucu bir moment olarak karşımıza çıkıyor.
Burada bir parantez açarak Boğaç A. Ergene ve Cengiz Kırlı’nın çok yakın zamanda yayımlanan Corruption in the Ottoman Polity: Empirical Insights Conceptual Reflections başlıklı derleme kitabındaki makalelerin de Osmanlı İmparatorluğu’nda 16. yüzyıldan 19. yüzyıla uzanan süreçte yolsuzluk kavramının siyasal ve hukuki boyutlarıyla geçirdiği dönüşümü farklı veçheleriyle ele aldığını not edelim. Yine bu kitapta bu kavramın tarihyazımında sıklıkla rastlanan tarih dışı kullanımından hareketle, modernlik öncesi dönem için analitik sınırları da tartışılıyor. Memlük, Çin ve Avrupa tarihyazımında yolsuzluk kavramını inceleyen üç çalışmanın ise cilde karşılaştırmalı bir çerçeve kazandırdığını da vurgulayarak parantezimi kapatalım.
Modern yolsuzluk rejimi
Bugün de benzer bir icat sürecinin içindeyiz; fakat bu kez tersine işleyen bir mekanizma var. Bir yandan uluslararası kuruluşlar, endeksler, şeffaflık stratejileri üzerinden yolsuzluğa sıfır tolerans söylemi üretiliyor; diğer yandan hukuk denen alan, siyasal rakiplerin tasfiyesinde giderek daha seçici ve araçsal kullanılıyor. "Lawfare"i bu yüzden yalnızca “hukukun siyasallaşması” olarak değil, yolsuzluk normlarının yeniden yazıldığı bir alan olarak okumak da mümkün.
İmamoğlu dosyası, New York’ta James-Trump kavgası, Paris’te Sarkozy kararı, Kiev’de ve Pekin’deki “temizlik operasyonları” arasında elbette önemli farklar var. Ama hepsinde ortak bir tema göze çarpıyor: Yolsuzluk iddiaları, toplumun zaten derin bir güvensizlik ve eşitsizlik duygusuyla baktığı devlet-piyasa ilişkisini yeniden çerçeveliyor; kimi zaman “temiz eller” vaadiyle, kimi zaman “cadı avı” şüphesiyle… Kimin soruşturulacağı, kimin dosyasının rafta kalacağı, kiminle ilgili iddiaların “siyasi” sayılıp kimininkinin “adli vaka”ya indirgeneceği tam da bu yönetimselliğin parçası.
Asıl kritik soru şu belki de: Yolsuzlukla mücadele söylemi, bizzat yolsuzluğun yönetilme biçimlerinden biri hâline geldiğinde ne olur? Sadece bazı aktörlerin değil, bazı pratiklerin de kalıcı biçimde korunması; bazı ağların “gelenek”, bazılarının “suç örgütü” sayılması; aynı davranışın bir yerde “hediye”, başka yerde “rüşvet” adıyla kodlanması… Bunların hepsi "lawfare"in gündelik hayatla kesiştiği gri alanlar. Bürokrasi ile iş insanları, yerel siyasetçiler ile merkezî elitler arasındaki aracılar (yani network literatürünün “broker/aracı” dediği aktörler) tam da bu gri alanlardan güç devşiriyor; bazen sistemi yağlıyor, bazen kilitleyerek kendi payını büyütüyor.
Geçen haftalardaki hakem-bahis yazısında, dünyayı büyük bir kumarhaneye benzetmiş, eşitsizlik ve güvencesizliğin spor bahislerini bir “hayatta kalma stratejisi”ne dönüştürdüğünü tartışmıştık. Yolsuzlukta da benzer bir dinamik var: Kamu kaynaklarına normal, şeffaf, liyakat temelli yollarla erişim kanallarının tıkandığı; sınıfsal ve siyasal bariyerlerin kalınlaştığı bir dünyada, “tanıdık”, “referans”, “aracı” üzerinden iş çözmek, geniş kesimlerin gözünde ahlaken sorgulanabilir olmaktan çıkıp zorunlu bir strateji gibi görünmeye başlıyor. Böyle bir bağlamda yolsuzluk, sadece tepedeki birkaç oligarkın suçu değil; aşağıdan yukarıya doğru örgütlenen, düşük yoğunluklu ama yaygın bir uyum pratikleri bütünü.
Elbette bu, yolsuzluğu normalleştirmek yönünde bir çaba değil. Tam tersine, yolsuzluğu yalnızca “hukuki ihlal” olarak değil, bir yönetim biçimi ve toplumsal ilişki tarzı olarak görebildiğimiz ölçüde bu döngüyü kırmanın imkanları üzerine düşünebiliriz. Aksi hâlde, her yeni "lawfare" raundunda taraf değişse de, oyunun kuralı değişmiyor: Hepimizin bildiği o “kasa her zaman kazanır” mantığı, bu kez mahkeme salonlarında, ihale dosyalarında, parti içi tasfiye süreçlerinde çalışıyor.
'Temiz siyaset' ne zaman mümkün olur?
Belki de yolsuzluk tartışmasını yeniden başlamamız gereken yer burası: Devletin çekildiği, dayanışma ağlarının çözüldüğü, hukukun seçici çalıştığı bir düzende, “temiz siyaset” yalnızca rakibin dosyasını büyütmekten ibaret olmaya mahkum olur. Tam üç yıl önce yazdığımız "Vatandaş Müşterileşirken Ofsayttan Nasıl Çıkarız?" başlıklı yazımızda 1980 sonrasında piyasa güçlerinin toplumun her alanına musallat olmasını sonuçlarının çok ağır olduğunu Wolgang Streeck üzerinden tartışmıştık. Şöyle yazmışız o zaman:
“Bizzat yararlanıcıları yani bir devletin vatandaşları tarafından ortak olarak üretilen ve başka türlü de (yani kolektif bir çabaya dayanmadıkça) üretilmesi imkânsız üç temel siyasi ürün var: toplumsal dayanışma, eşitlik temelli adalet (distributive justice) ve vatandaşlığın temelini oluşturan haklar ve sorumluluklar. Öncelikle şunu görmek gerekiyor, bu kolektif/siyasi ürünler parçalarına ayrılamazlar, bölünemezler, taksitlendirilemezler. Adalet ya vardır ya yoktur. Toplumun bir arada durmayı kabullenişi ortak ideallerin ve değerlerin üretimine bağlıdır; bu üretime dayalı toplumsallaşmanın parçalı hale gelmesi toplumsal dayanışmaya büyük zarar verir. Bireylerin siyasi ve toplumsal hayata sorunsuz katılımının yolu ancak vatandaşlık hak ve sorumluluklarının kesintisiz işlemesi sayesinde mümkün olabilir. Bütün bu ürünlerin üretiminden bizzat kullanıcıları sorumludur, başta özel sektör olmak üzere taşeron kurumlara bu sorumluluğu kaydıramazsınız. Bu ürünleri çekici hale getirmenin, insanların bunlarla ilgilenmesini sağlamanın yolu ürün çeşitlendirmesinden filan da geçmez; kaldı ki bunlar pazarın ürettiği ürünlerle aynı standartlara tabi tutulmamalıdır. Siyaset şirket mantığıyla yapılamaz. Bireylerin şahsına münhasır isteklerine göre şekillendirilmiş siyaset toplumun genel çıkarlarını yansıtamaz. Yine Streeck’den alıntılayalım: “Vatandaşlık yapısı gereği müşterilikten daha konforsuz bir durumdur ve tüketicilikle vatandaşlık eğer aynı kriterlerle yarışa zorlanırsa vatandaşlık kaybetmeye mahkûm olur.” Ya da daha yumuşak bir ifadeyle, eğer piyasa mantığını siyasete sokmaya çalışırsanız, dayanışma, adalet ve vatandaşlık alanlarında ciddi sorunlar (piyasa dilinde büyük kıtlıklar!) yaşarsınız.”
Toplumları dipsiz girdaplara sürükleyen hukuk savaşları bu hatırlatmaların ne kadar yerinde olduğuna tekrar işaret ediyor. Kamusal olan nasıl tanımlanıyor? Kaynaklar nasıl dağıtılıyor? Bu bölüşümde kimler, hangi toplumsal gruplar sistematik olarak dışarıda bırakılıyor? Bu soruları her daim gündemde tutmak önemli. Ancak o zaman hem yolsuzluğu modern bir yönetimsellik biçimi olarak teşhis edebilir, hem de "lawfare"’in ötesine geçen gerçek bir kamusallık tartışmasının kapısını aralayabiliriz.

Porto Rikolu sosyolog ve yazar olup Eugenio María de Hostos'a saygı için çizilmiş duvar resmi: "Kolektif hakları feda etmek asla bir görev olmayacaktır."
Belki de başlangıç noktası basit: Dayanışmayı, eşitliği ve vatandaşlığı yeniden kolektif bir üretim alanı olarak düşünmek. Böyle bir zemini kurabildiğimizde, hukuk silah olmaktan çıkar; siyaset de rakibi tasfiye etme sanatı değil, birlikte yaşamanın müzakeresi olur.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Hukuk, “lawfare” adı altında dünyanın birçok ülkesinde iktidar savaşlarında kullanılan bir cephane türüne dönüşüyor. Yolsuzluk iddiaları ise bu cephanenin en güçlü mühimmatı hâline geliyor.
30 Kas 2025

YAZARLAR

Zappa Zamanlar
“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ OKUMALAR
Kaybın ismini koymamıza rağmen gelecekten vazgeçmemek ve geleceği kurmak konusunda ısrarcı olmak. “Israr etmeliyiz” çünkü çocuklara ve gençlere hikâyelerini yazabilecekleri bir dünya borçluyuz.
26 Nis 2026

21. yüzyıl kültürü biçimsel bir nostaljiye hapsolmuş durumda. Geçmiş biçimleri yeniden paketlemek, zaten bilinen formülleri rafine ederek tekrar dolaşıma sokmak, tanıdık olandan şaşmamak... Mark Fisher'ın "geleceğin usulca yitişi" dediği olgu, “kültürün bugünü kavrayıp ifade etme kapasitesini yitirdiğine dair artan bir hisse” işaret ediyor.
12 Nis 2026

Bugün çoğu film, dünyayı anlamaya değil, onunla baş etmeye çalışan bireylerin duygusal evrenine çekiliyor. Bu yüzden de politik olan, sistemsel olan, yapısal olan arka plana itiliyor.
29 Mar 2026

Gastronomi, üretim zincirindeki eşitsizlikleri örten şık bir örtü yerine, bu eşitsizlikleri çözen bir kaldıraç olarak kullanılırsa; şehirler sadece bir "lezzet durağı" değil, belirsizlikler çağında "toplumsal direnç ve adalet merkezleri" haline gelebilir.
08 Mar 2026

“Bitti” dediğimiz o eski dünya düzeni, sadece askeri anlaşmalarla değil; bu tür “kalkınma” anlatılarıyla, mühendislerin hatıralarıyla ve hatta şairlerin sesleriyle örülmüştü.
15 Şub 2026



