Biyoçeşitliliğe Alan Açmak

Bahçenin Saklı Renkleri
Biyoçeşitliliğe Alan Açmak

147 - bmw i - Dünyahali hep
BMW i ile birlikte

Dünyahali, Yuvam Dünya ve Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Araştırma Merkezi iş birliğinde, BMWi’nin desteğiyle hazırlanmaktadır.

Daha fazlasını öğren

Dünyahali

Dünyahali

Dünyahali bültenine hoşgeldiniz! Burada sadece iklim krizinden değil; havadan sudan da konuşuyoruz. Yuvamız dünyamızdan bahsediyoruz. O zaman, haydi başlıyoruz!

Yasemin Sayıbaş Akyüz

Belki de bazen doğayı onarmanın yolu, onu rahat bırakmaktan geçiyordur.

İlk yaptığım doğal mürekkep, bahçedeki ekşi yoncalardandı. Dökülen ekşi yonca çiçeklerinden çıkan mürekkebi kâğıda sürdüğümde “güneş” dedim; sanki güneş, tüm sarısıyla önce yoncaya, oradan da önümdeki kâğıda inmişti.

Renkler bize ne çok şey anlatır. Bir ekosistemin sağlığını anlamanın iyi bir yolu da renklerine bakmak olabilir mi? Çünkü tek tipe dönüşen her yerde önce renkler kayboluyor.

Evimizin küçücük bahçesi, biz buraya taşındığımızda tek renkti: çim yeşili. Önceki kiracı tüm bahçeyi çimle kaplatmıştı. Tek türe mahkûm edilmiş, sürekli biçilmesi ve sulanması gereken bir bahçe. Oysa burası, yazın aylarca yağmur düşmeyen bir  coğrafya. Tatlı su giderek azalıyor, kuraklık giderek artıyor ve her yıl yaz sonuna doğru yağmurlar başlamadan barajlardaki su tükeniyor.

Bu eve yerleştikten sonra çimleri hiç sulamadık. İlk yaz boyunca karşımızda kuru, çatlamış, neredeyse ölü görünen bir toprak vardı. Sonbaharla birlikte ilk yağmurlar düştüğünde, sessiz sandığımız yerin içinden hayat yeniden çıkmaya başladı. Sonra kış… Ve bütün ihtişamıyla ilkbahar.

Önce ince yabani çimenler belirdi. Sonra yoncalar, ayrık otları, yabani arpalar, hardal otları, tilki kuyruğu otları… Ardından adını bilmediğim türlü türlü bitkiler. Sanki doğa, ekolojide “süksesyon” denilen o yavaş ve katmanlı iyileşme sürecini gözlerimizin önünde yeniden kuruyordu. 

Bir sabah baktım, bütün bahçe sapsarıydı; ekşi yoncalar küçük güneşler gibi açmıştı. Sonra ebegümeçleri yükselmeye başladı. Mor çiçekleri ılık rüzgârda dans ediyordu. Papatyalar, ısırganlar, utangaç pembe çiçekli küçücük otlar…

Fotoğraf 2. Ekşi yonca çiçekleri üzerinde dolaşan bir bal arısı. Bahçenin sarısı yalnızca bir renk değil, aynı zamanda arılar için bir besin ve temas alanı.

Bahçenin kenarında yaseminler. Çiti tamamen saran beyaz çan çiçekli sarmaşıklar… Ve kendi halinde, mütevazı begonviller. Göz alıcı pembe renklerini nereden almışlardı, bilinmez.

Claude Monet’nin bahçesi gibi. Birbirine karışan ama tek tek de seçilen sarılar, morlar, pembeler, yeşiller… Doğa, insanın yapmaya çalıştığı resmi çoktan yapmıştı.

O resmin içinde kuşlar, arılar, kelebekler ve sinekler uçuşuyor; karıncalar büyük bir telaşla oradan oraya koşturuyor, uğur böcekleri ve çekirgeler ise rüzgârla bir o yana bir bu yana savrulan manzarayı uzun uzun seyrediyordu.

Bu evde neredeyse on yıldır yaşıyoruz. Her ilkbahar ayrı bir heyecan.

Geçen sabah uzun süre arıları seyrettim. Bal arıları, tombul tüylü yaban arıları, küçücük yalnız arılar… Bir çiçekten diğerine konarken çıkardıkları o vızıltı, bana dünyanın en canlı seslerinden biri gibi geldi.

Yaşamın görünmez bağları iş başındaydı. Kaybetmekte olduğumuz arılar bile coşkuyla hayata tutunuyordu. Düzenli çim alanlar arılar için yoksul habitatlar iken, ilaçlanmamış, dağınık bırakılmış bir bahçe onlar için çok değerli olmalıydı.

Yaz gelip otlar kuruduğunda bahçede yeni bir dönem başlıyor. Çiçekler soluyor, saplar sararıyor, tohumlar toprağa dökülüyor. İlkbahardan kalanlar gözlerimin önünde başka canlıların yaşam alanına dönüşüyor. Kuruyan otların içindeki boş saplar ve çıplak toprak alanları birçok yalnız arı ve böcek için yuva alanına dönüşüyor. Ve kuşlar için başka bir dönem başlıyor.

Son birkaç yazdır bir çift kumru dikkatimi çekiyor. Uzun uzun bahçede dolaşıyorlar. Kurumuş otların arasında kaybolmuş küçücük tohumları tek tek topluyorlar. Serçeler gelip gidiyor. Ara sıra güvercinler konuyor. Bazen küçük ispinozlar uğruyor; otların arasında kısa kısa zıplayıp yeniden uçuyorlar.

Tek tip çimle kaplı bir bahçeden, sadece sulamayarak ve başka hiçbir müdahalede bulunmayarak ulaştığımız bu zengin biyoçeşitlilik, sanırım ekolojide “pasif yeniden yabanileştirme” olarak adlandırılıyor. Yazın kavurucu sıcağında tamamen kurumuş topraktan, ilk yağmurlarla birlikte çıkan o incecik otlar ise öncü türler. Bozulmuş toprağın üstünü örten, toprağı yeniden nefes alır hâle getiren ilk canlılar.

Ne ilginç değil mi? İyileşme, büyük ve görkemli bir şey gibi başlamıyor. Önce küçücük bir ot çıkıyor. Sonra yaşam, bütün ihtişamıyla yerin altından üstüne doğru yükselip her yeri kaplıyor.

Belki de bazen doğayı onarmanın yolu, onu rahat bırakmaktan geçiyordur. Hiçbir şeyi zorlamadan, kontrol etmeyi bırakarak. Bu konudaki çalışmaları takip etmeye çalışıyorum. Yeniden yaşama yer açmaya çalışan ne çok insan var. Bana geleceğe dair umut veriyorlar.

Bir dönem bu bahçedeki çiçeklerle doğal mürekkepler yaptım. Toprağa düşmüş ekşi yonca, ebegümeci ve begonvil çiçekleriyle.

Ekşi yoncalardan sarı, begonvil çiçeklerinden pembe. Ebegümeci çiçeklerinden maviyle yeşil arası kararsız bir renk. Biraz da evden çıkan soğan kabuklarıyla turuncu ve kırmızılar. Sonra o mürekkeplerle resimler yaptım.

Sentetik boyalar icat edilmeden önce, yüzyıllarca ressamlar renklerini topraktan, bitkilerden ve minerallerden elde etmiş. Albrecht Dürer ceviz kabuğundan yaptığı mürekkeplerle doğa çizimleri yapmış, Leonardo da Vinci meşe mazısından elde ettiği sepya tonlu mürekkeplerle eskizler çizmiş. Maria Sibylla Merian kökboyası ve bitki pigmentleriyle böcekleri ve bitkileri kayda geçirmiş.

Peki sanat tarihinde önemli bir yeri olan bu sanatçılar gibi, benim de bahçemde toprağa dökülen çiçeklerden mürekkep yapmam bir çeşit doğaya müdahale değil miydi? Sonuçta yere düşen her çiçek; çürümenin, böceklerin, bakterilerin ve yeni yaşamın bir parçası…

Bir yandan da 19. yüzyıldan beri kullanılan endüstriyel boyaların ve sentetik pigmentlerin doğada bıraktığı izi düşündüm. Sonuçta bir avuç kadar yere dökülmüş çiçekten yapılan geçici mürekkepler bana başka türlü bir ilişki öneriyor gibi geldi. Doğadan çalmak değil de kısa süreliğine ödünç almak gibi. Çünkü benim yaptığım haliyle doğal mürekkepler endüstriyel boyalar gibi davranmıyor, kâğıt üzerindeki renkleri kalıcı değil. Nasıl bir çiçek zamanla solar, rengini kaybederse bu mürekkeplerle yapılan resimler de zamanla soluyor ve yavaş yavaş siliniyor. Doğanın kendisi gibi değişmeyi kabul ediyorlar. Kalıcı olmaya çalışmıyorlar. Ve üzerine sürüldükleri kağıtla birlikte bir süre sonra doğaya geri dönüyorlar. 

İnsanlar genelde solmayan şeyleri seviyor. Hep aynı kalan yüzeyleri. Bozulmayanı. Kontrol edilebilir olanı. Oysa doğadaki her şey gibi, doğanın bir parçası olan biz insanlar da bir döngünün içinde hayat buluyoruz. Uzun ya da kısa, göreceli. 4,5 milyar yıl yaşındaki dünyamızda bir kelebeğin ömrü gibi.

Amazon ormanlarındaki kelebeklerle ilgili bir araştırma okumuştum. Bilim insanları, tropik ormanlar yok oldukça kelebeklerin renklerinin de solmaya başladığını anlatıyordu. Daha sıcak, daha kuru ve tek tipe dönüşmüş alanlarda yaşayan kelebekler daha renksiz hâle geliyormuş.

Çağımızdaki biyoçeşitlilik kaybını düşünüyorum da; acaba dünya da yavaş yavaş soluyor mu?

Ormanlar yok oldukça, nehirler kurudukça, toprağın üstü betonla kaplandıkça, fosil yakıtlar ve madenler için yeraltı ile yerüstü birbirine karıştırıldıkça yalnızca türler kaybolmuyor. Sesler, kokular ve renkler de kayboluyor.

Bu küçücük bahçede toprağı rahat bırakınca ortaya çıkan çeşitliliği düşünüyorum. Bir zamanlar tek tip çim uğruna bastırılmış gibi duran bütün bu canlılar geri dönebiliyorsa, tamamen sökülüp kazınan, yerinden edilen toprakların altında kaybolan hayat geliyor aklıma.

Sonra Akbelen Ormanı gözümün önüne geliyor.

İklim krizinin ortasında, kömür madeni için yok edilen o orman… Kesilen ağaçlar değil sadece; artık geri dönemeyecek böcekler, mantarlar, kuşlar, yabani otlar… Kimsenin adını bile bilmediği, bir zamanlar o ormanla birlikte yaşayan, toprağın altındaki ve üstündeki tüm canlılar…

Ve o ormanla birlikte kaybolan renkler. Çünkü bir orman yok edildiğinde gözümüzün önünden silinen şey yalnızca ağaçlar değil; kocaman bir ekosistem.

Bahçede oturuyorum, etrafa bakıyorum. Komşu evlerin bahçeleri hâlâ kusursuz çimlerden oluşuyor. Tek renk. Sessiz. Kontrollü.

Ama bizim bahçemizde her ilkbahar başka bir şey beliriyor. Başka bir böcek geliyor. Başka bir kuş konuyor.

İnsan eliyle tahrip edilmiş doğa, fırsat bulduğu her yerde geri dönmeye çalışıyor.

Küçücük bir bahçede gördüğümüz bu değişim, yalnızca bir bahçenin yeniden hayat bulması değil; tüm dünyada kaybetmekte olduğumuz biyoçeşitliliğin küçük bir hatırlatması gibi.

Sanki bu bahçenin renkleri hiç yok olmamış. Sanki tüm renkler sessizce toprağın altında saklanmış. Hayatın, fırsat bulduğunda yeniden geri dönebileceğine dair belleğimde kök salmış umut gibi.

KUTU:

Cennetten Çime, Çimden Yabana: Bahçenin Kısa Tarihi

Bahçe, insanlık tarihinde yalnızca bitkilerin yetiştirildiği bir yer olmadı; doğayla kurduğumuz ilişkinin aynası oldu. Antik Pers bahçelerinde su kanalları, ağaçlar ve geometrik düzen bir araya gelerek “yeryüzündeki cennet” fikrini temsil ediyordu; hatta UNESCO’ya göre Pers bahçesinin kökleri MÖ 6. yüzyılda Büyük Kyros dönemine kadar uzanır ve dört parçalı “çahar bağ” düzeni su, toprak, gökyüzü ve bitkiler arasında simgesel bir denge kurar.

Zamanla Avrupa’da bahçe, özellikle aristokratik malikânelerde doğayı düzenleme, biçme ve kontrol etme sanatına dönüştü. Kusursuz çimler uzun süre zenginliğin, boş zamanın ve insanın doğa üzerindeki hâkimiyetinin göstergesi sayıldı; modern çim kültürü de bu estetik ve sınıfsal mirası büyük ölçüde sürdürdü.

Bugün ise bahçe fikri yeniden değişiyor. Ekolojik kriz çağında “iyi bahçe” artık her yeri aynı boyda biçilmiş, tek renkli bir yüzey değil; böceklere, kuşlara, yabani otlara, mantarlara ve toprağın kendi döngülerine yer açan canlı bir ekosistem olarak düşünülüyor. Çimlerin daha seyrek biçilmesi bile bitki ve omurgasız çeşitliliğini artırabiliyor, tozlaştırıcılar için daha zengin bir yaşam alanı oluşturabiliyor.

Bu yüzden küçük bir bahçeyi sulamamak, ilaçlamamak ya da sürekli biçmemek basit bir ihmal değil; bazen doğanın kendini onarmasına izin veren ekolojik bir tercih olabilir. Güncel yeniden yabanileştirme çalışmaları da bunu vurgular: Amaç, insan kontrolünü azaltarak kendi kendini sürdürebilen, daha karmaşık ve dirençli ekosistemlere alan açmaktır.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Dünyahali

Dünyahali

Dünyahali bültenine hoşgeldiniz! Burada sadece iklim krizinden değil; havadan sudan da konuşuyoruz. Yuvamız dünyamızdan bahsediyoruz. O zaman, haydi başlıyoruz!

NEREDE YAYIMLANDI?

DünyahaliDünyahali

BÜLTEN SAYISI

171: Biyoçeşitlilik Dosyası 🐞

Biyoçeşitlilik ve yaşamın görünmeyen ilişkileri, doğa tarihi, şehirde doğayı fark etmek, İzlanda’dan gözlemler ve biyoçeşitliliğin farklı yüzleri bu sayıda sizleri bekliyor.

14 May 2026

BMW i ile birlikte
 Bernd 📷 Dittrich, Unsplash

YAZARLAR

Dünyahali

Dünyahali bültenine hoşgeldiniz! Burada sadece iklim krizinden değil; havadan sudan da konuşuyoruz. Yuvamız dünyamızdan bahsediyoruz. O zaman, haydi başlıyoruz!

İLGİLİ OKUMALAR

DünyahaliDünyahali

HİKAYE

Fısıldayan ağaçlar

Ağaçların Görünmez İletişim Ağı ve Doğanın Dili

01 Tem 2026

Fısıldayan ağaçlar
DünyahaliDünyahali

HİKAYE

Merceği Ormanın Kalbine İndirmek

Warner Bros. Discovery Pazarlama Direktörü Beste Toksoy Balcı ile Röportaj

01 Tem 2026

Merceği Ormanın Kalbine İndirmek
DünyahaliDünyahali

HİKAYE

Fıstık Ağacı

Bir Coğrafyanın Hafızası: Fıstık Ağaçları

01 Tem 2026

Fıstık Ağacı