Biyografik filmler ne işe yarar?

Belki de bu filmler günümüzü anlayıp anlamlandırmakta zorlandığımızın, gelecek tahayyüllerimizin zayıfladığının, geçmişe bakışımızın derinlikten yoksun bir hâle büründüğünün işaretidir.
Biyografik filmler ne işe yarar?

Zappa Zamanlar

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

Biray Kolluoğlu, Evren M. Dinçer, Zafer Yenal

Biyografik filmler sinemanın her zaman popüler ürünlerinden. Bunun nedeni pek de gizli saklı değil. Hakkında film yapmaya değer bir hayat yaşadıysanız, iyi bir yapımla büyük bir gişe başarısı neredeyse garanti. Hatta bu şekilde Oscar’a kadar uzanmak bile mümkün.

Ray Charles’ı canlandıran Jamie Foxx, Freddie Mercury’yi canlandıran Rami Malek, Truman Capote’yi canlandıran Philip Seymour Hoffman, onlar kadar popüler ve ikonik bir isim olmasa da Erin Brokovich’i canlandıran Julia Roberts’ın kazandıkları Oscar ödülleri bu durumun yakın zamandaki örneklerinden. Oscar’ı bizce hak etmiş olsa da adaylıkla yetinen ve muhteşem Iris Murdoch’ı anlatan Judi Dench’in Iris’ini de anmadan geçmeyelim tabii.

Ünlü yönetmen David Fincher’ın The Social Network (Sosyal Ağ) adlı filmi ile Tom Hooper’ın The King’s Speech (Zoraki Kral) adlı filmi ise hem çok sayıda Oscar adaylığı hem de büyük gişe başarısı ile yine hemen aklımıza gelen örnekler arasında. Çok sayıda adaylık ve ödülüyle Lincoln’ü, The Aviator (Göklerin Hakimi) ve Milk’i de unutmayalım. Hitler’i anlatan Downfall (Çöküş) bu janr kapsamında en ilginç işlerden. Stalin’in Ölümü ise alt türe tamamen farklı yaklaşan bir komedi/hiciv filmi. Kadrosundaki çok büyük isimlere rağmen yeteri kadar ses getirmeyen Trumbo filmini de izlemediyseniz mutlaka öneriyoruz.

Sinema tarihi de mega biyografik filmlerle dolu. Spike Lee’nin Malcolm X’i, Milos Forman’ın Amadeus’u, dahası Arabistanlı Lawrence, Akıl Oyunları, Gandhi, Son İmparator… Sinema biyografik filmlerden hiç vazgeçmiyor. Gişe, prestij ve ödül bu kadar yakın olunca finansman bulmak kolaylaşıyor, iyi kaynak ve finansmanla daha iyi işler çıkıyor. Görece küçük bütçeyle yapılan Hitchcock gibi filmler bile hikayenin cazibesi sayesinde Anthony Hopkins ve Helen Mirren gibi dev isimleri çekebiliyor.

Kısacası beğeniler, teknolojiler değişse de biyografik filmlerin her zaman izleyicisi var. Biyografik filmler tematik trendlerdeki kaymalara, teknolojik değişimlere kolayca ayak uyduruyor. Filmlerin ötesine geçip dizi formatına bakarsak başta Türkiye olmak üzere tüm dünyada biyografi eksenli yapımlarda son yirmi yılda bir patlama olduğunu söylemek mümkün. Alanın ilk ve en başarılı örnekleri arasında tabii Kanunî Sultan Süleyman’ı anlatan Muhteşem Yüzyıl var. Ayrıca Diriliş Ertuğrul, Payitaht: Abdülhamid, Alparslan Büyük Selçuklu, Barbaros Hayreddin: Sultanın Ferman gibi dizileriyle TRT bu hızla giderse yakında “Türk tarihinin” tüm isimlerine dair bir diziyi tamamlayarak dünya rekorlar tarihine girecek. 

Biz filmlere geri dönelim. Bu filmler tek tip değil. Bazıları iki-üç saate sığmayacak büyük hikayelerin kahramanlarının bütün hayatını anlatmaya çalışırken bazıları bu kişiliklerin yaşamının bir dönemine odaklanıyor. Malcolm X ve Ray, karakterlerin tüm hayatına öyle ya da böyle değinmeye çalışan filmler arasındayken Hitler’in son iki yılını anlatan Çöküş ikinci kategoride. Kimilerine göre birincisi çok riskli, sonuçta büyük tarihîisimlerin tüm hayatını anlatmak kolay bir iş değil. Öte yandan ikincisinin de kaynak israfı olduğunu söyleyenler var: Müşterisi bu kadar hazır bir hikayeyi neden harcayalım?

2023’te de çok ses getiren filmler arasında iki biyografik film vardı: Napolyon (Ridley Scott) ve Oppenheimer (Christopher Nolan). Bizim kategorizasyonumuza göre Napolyon daha çok birinciye, Oppenheimer ise ikinciye uyuyor. Buna karşın her iki film de gişede kötü bir performans sergilemedi. Hatta Oppenheimer, Barbie ile birlikte o kadar büyük bir reklam bombardımanı ile gösterime girdi ki film neredeyse iki ay hiç gündemden düşmedi. Sıradan izleyicinin fark edemeyeceği kadar küçük teknik detaylar günlerce konuşuldu. Bunlardan ne kadarının aklımızda kaldığı şüpheli tabii… 

Napolyon’un medyatik ödül şansı zayıf gibi görünse de Oppenheimer lobiye devam ediyor. Sonuçları yakında göreceğiz. 

Peki bu iki film bize ne gösteriyor? Oppenheimer, yönetmen Christopher Nolan’ın söylediği gibi tarihin en büyük hikayelerinin başında geliyor. Ama film hikayeyi ve etkisini irdelemeyi kendisine hiç dert edinmemiş; herhalde bu noktalarda herkesin hemfikir olduğunu düşünüyor. Atom bombasının ve açtığı pandoranın kutusunun neleri dönüştürdüğünü anlatmak yerine bir fizik profesörünün işyerinde yaşadığı gerilimlerden, bu gerilimlerin etkilediği özel hayatından başka izleyiciye bir şey sunmuyor. Oppenheimer’ın büyük sorunlar yaşadığı siyasi figürün ismini buraya yazmayacağız. Çünkü filmin üçte ikisini meşgul etse de bu kişinin kim olduğunu ve önemini muhtemelen çoktan unuttuk. Filmin derdi de bunu bize anlatmak olmadı hiçbir zaman… Karşımızda olağanüstü bir iş yaptığını zaten filmden önce de bildiğimiz birisi ve onun yaşadığı kişisel sorunlar vardı. Düşün dünyasına onlarca milyon dolardan geriye ne kalacak belirsiz.

Atom çağına dair yapılmış bir sürü film var ve Oppenheimer harcanan bütçeye karşın bize orijinal bir içerik sunmuyor. Kubrick’in absürt Dr. Strangelove’ı ya da Kurosawa’nın pek çok başyapıtından biri olan Korku İçinde Yaşıyorum’unu izlediğinizde bu yıkıma, daha doğrusu tarihin en büyük hikayesine dair çok daha yoğun bir içerikle karşı karşıya kalırsınız. Oppenheimer’ın da değinmeye çalıştığı girift karar alma süreçlerine dair bir hiciv olarak Dr. Strangelove’dan, bombanın yarattığı derin travmalar üzerine ise Korku İçinde Yaşıyorum’dan çok daha fazla şey öğrenmemiz mümkün.

Napolyon ise yelpazenin diğer ucunda. Modern dünya tarihinin en dönüştürücü isimlerinden biri, Josephine’e dair saplantılı aşkı ve tarih derslerinde sıkça anlatılan birkaç anekdotla karşımızda. Bir tanesi taç giyme töreninde papadan tacı alıp kendi kafasına koyması, bir diğeri Waterloo Savaşı’ndaki hâli, belki bir üçüncüsü de askerlerin müdahalesi sayesinde zor kurtulduğu darbe girişimi. Tarih meraklıları Moskova’nın yanışını, Rus çarıyla sohbet sahnesini, Saint Helena’da geçirdiği zamana dair kesiti de beğenmiş olabilir. 

Ancak pek çok detay Napolyon’un karmaşık tarihine ya hiç değinmiyor ya da üstünkörü geçiyor. Napolyon ilk sürgüne gittiği Elba’da yan gelip yatarken can sıkıntısı ile ülkeye geri gelmiş birisi gibi görünürken, biraz da Phoenix’in oyunculuğu nedeniyle sadece saplantılı bir adam gibi karşımıza çıkıyor. En önemlisi bu tür eleştiriler kendisine yöneltildiğinde Scott açıkça hiç de önemsemediğini söylüyor. “Napolyon destanı yapmak için tarihçilere ihtiyacım yoktu” deyip geçiyor.

Peki o zaman neden biyografik filmler yapılıyor? Freddie Mercury’nin hayatının hâlâ hayatta olan arkadaşlarının filme danışman olmalarına rağmen değiştirildiğini biliyoruz. Oppenheimer ve Napolyon’un gerçekçilik ya da gerçekliği niye anlattığına dair bir çerçeveye sahip olmamasının ne önemi var? Lincoln çıktığında bir eleştirmen “Film Lincoln’ü değil Obama’yı anlatıyor” demişti. Bu iki filmde böylesi bir bugünden Napolyon’a veya bugünden atom bombasına bakış var mı? Keşke. İzleyici olarak ona bile razıyız.

Peki o dönemleri daha iyi kavrama şansımız oldu mu? Oppenheimer’da takım elbiselerin bugüne kıyasla daha sıkı oluşu ve akademik giyim kuşamın henüz serbestleşmediğini görmek dışında ne hatırlıyoruz? (Trumbo filmini bu nedenle tekrar öneriyoruz.) Bu kadar büyük kaynaklar, bu kadar büyük hikayeler ama çerçeveden yoksun ve amaçsız anlatılar. Belki de bu filmler sadece bugün altından da verimli bir çağ yaşayan sinema-televizyonun girdiği konu krizini anlatıyordur. 

Tabii bir de şu var: Neredeyse yarım asırdır pazarın yavaş yavaş her alanı teslim alarak toplumsallığın kumaşının eprimesine yol açtığı, “Her koyun kendi bacağından asılır,” “Rekabetçi olmak lazım, ayakta kalmak için öne geçmek lazım” söyleminin içinde nefes aldığımız (bazen de alamadığımız) bir dönemden geçiyoruz. Belki de bu dönemde artık görüp görebildiğimiz veya görmek istediğimiz (ve hâliyle bize gösterilen) de sadece bireylerin mücadeleleri, nasıl kazandıkları veya nasıl kaybettikleridir. 

Yine belki de bu filmler günümüzü anlayıp anlamlandırmakta zorlandığımızın, gelecek tahayyüllerimizin zayıfladığının, geçmişe bakışımızın derinlikten yoksun bir hâle büründüğünün işaretidir. Son beş senede sizi sarsan, hâlâ hatırladığınız, sahnelerinin gözünüzün önünden gitmediği kaç film izlediniz? Aklınızdaki sayı bir elin parmaklarını geçmiyorsa ve son yıllarınız süper kahramanlarla, aynı hikayenin türevlerini anlatan fantastik eserlerle ve her yolun aileye çıktığı filmlerle geçtiyse belli ki hepimiz gibi sinemacılar da zorlanıyorlar geçici, akışkan, uçucu olanın içinde kalıcı olanı tespit etmekte. Onları da anlamak lazım…

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Zappa Zamanlar

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

NEREDE YAYIMLANDI?

Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

BÜLTEN SAYISI

Eklektik Bülten #13: Dünyanın gidişatına dair üç hikaye

Dünya Bankası'nın kısa tarihi, kontrolden çıkan borçlar ve biyografik filmler etrafında dünyanın gidişatına dair üç hikaye.

24 Ara 2023

Eklektik Bülten #13: Dünyanın gidişatına dair üç hikaye

YAZARLAR

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

İLGİLİ OKUMALAR

Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Okuldan taşan kriz: Yalnızlık, erkeklik ve şiddet

Kaybın ismini koymamıza rağmen gelecekten vazgeçmemek ve geleceği kurmak konusunda ısrarcı olmak. “Israr etmeliyiz” çünkü çocuklara ve gençlere hikâyelerini yazabilecekleri bir dünya borçluyuz.

26 Nis 2026

Okuldan taşan kriz: Yalnızlık, erkeklik ve şiddet
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Yeknesaklığın çağı: 2000'lerin deneyimini anlatan estetik duruşlar nerede?

21. yüzyıl kültürü biçimsel bir nostaljiye hapsolmuş durumda. Geçmiş biçimleri yeniden paketlemek, zaten bilinen formülleri rafine ederek tekrar dolaşıma sokmak, tanıdık olandan şaşmamak... Mark Fisher'ın "geleceğin usulca yitişi" dediği olgu, “kültürün bugünü kavrayıp ifade etme kapasitesini yitirdiğine dair artan bir hisse” işaret ediyor.

12 Nis 2026

Yeknesaklığın çağı: 2000'lerin deneyimini anlatan estetik duruşlar nerede?
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Oscarlar, aileler ve ideolojiler: Sinemanın sığlaşan ruhu

Bugün çoğu film, dünyayı anlamaya değil, onunla baş etmeye çalışan bireylerin duygusal evrenine çekiliyor. Bu yüzden de politik olan, sistemsel olan, yapısal olan arka plana itiliyor.

29 Mar 2026

Oscarlar, aileler ve ideolojiler: Sinemanın sığlaşan ruhu
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Gastronominin siyaseti: Peru’dan Bask Bölgesi’ne dersler

Gastronomi, üretim zincirindeki eşitsizlikleri örten şık bir örtü yerine, bu eşitsizlikleri çözen bir kaldıraç olarak kullanılırsa; şehirler sadece bir "lezzet durağı" değil, belirsizlikler çağında "toplumsal direnç ve adalet merkezleri" haline gelebilir.

08 Mar 2026

Gastronominin siyaseti: Peru’dan Bask Bölgesi’ne dersler
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Kalkınma, mühendislik ve "mış gibi" yapan imparatorluk

“Bitti” dediğimiz o eski dünya düzeni, sadece askeri anlaşmalarla değil; bu tür “kalkınma” anlatılarıyla, mühendislerin hatıralarıyla ve hatta şairlerin sesleriyle örülmüştü.

15 Şub 2026

Kalkınma, mühendislik ve "mış gibi" yapan imparatorluk