COP31’e Doğru Türkiye'nin Zorunlu Yönü: Uyum

COP30 sonrası gerçekler
COP31’e Doğru Türkiye'nin Zorunlu Yönü: Uyum

147 - bmw i - Dünyahali hep
BMW i ile birlikte

Dünyahali, Yuvam Dünya ve Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Araştırma Merkezi iş birliğinde, BMWi’nin desteğiyle hazırlanmaktadır.

Daha fazlasını öğren

Dünyahali

Dünyahali

Dünyahali bültenine hoşgeldiniz! Burada sadece iklim krizinden değil; havadan sudan da konuşuyoruz. Yuvamız dünyamızdan bahsediyoruz. O zaman, haydi başlıyoruz!

Prof. Dr. Levent Kurnaz

COP30 öncesi son yazımı “Şimdi sahte umutların değil, hazırlıklı bir kabullenişin zamanı. Bu çağın politikası “sınırları zorlamak” değil, “sınırların içinde var olmayı öğrenmek” olmalı. Belki insanlık ancak bu farkındalıkla kendi gezegeninde misafir olduğunu yeniden hatırlayacak” diyerek bitirmiştim. 

Nitekim öyle de oldu denebilir. Belém’de düzenlenen COP30, Paris Anlaşması’nın onuncu yılında dünyanın hangi noktaya geldiğini acı bir açıklıkla ortaya koydu. Bu zirve, uzun yıllardır uluslararası iklim diplomasisinin merkezinde yer alan “küresel sıcaklık artışını 1,5°C ile sınırlama” hedefinin artık büyük ölçüde sembolik bir ifade hâline geldiğini gösterdi. Bilimsel literatürün işaret ettiği fiziksel sınırlar hızla daralırken, ülkelerin fosil yakıtlardan çıkış konusunda uzlaşı sağlayamadığı ve büyük ihtimalle de sağlayamayacağı bir kez daha tüm açıklığıyla görüldü. Belém sonuç metninde fosil yakıtların aşamalı olarak azaltılmasına dair somut bir yol haritasının yer almaması, Paris hedeflerinin fiilen rafa kalktığının bir işareti niteliğindeydi.

Bu gelişmenin anlamı nettir: Küresel iklim hedefleri kağıt üzerinde yaşamaya devam etse de, onların gerçekleşmesini sağlayacak kolektif finansal yapı ve siyasi irade artık ortada yoktur. Bu nedenle dünya giderek daha fazla uyum politikalarına yönelmek zorundadır. COP30'un en güçlü çıktısı da bunun bir teyidiydi—ülkelere, özellikle kırılgan olanlara, iklim etkilerine dayanıklılık kazandırmak amacıyla uyum finansmanının 2035’e kadar üç kat artırılması kararlaştırıldı. Yani uluslararası sistem, azaltım hedeflerini başaramadığı ölçüde, ortaya çıkacak zararın yönetilmesine odaklanmak zorunda kalmaktadır. Gerçi bu kararın da yakın gelecekte ne ölçüde uygulanacağı oldukça kuşkulu bir durumdur. 2009’da kurulan Yeşil İklim Fonu amaçlanan katkının çok küçük bir kısmına ulaşabilmişti, bunu unutmamak gerekir. Gelişmiş ülkeler ne bu krizi durdurmak için ciddi bir adım atıyorlar, ne de gelişmekte olan ülkelerin bu krizin sonuçlarına dayanabilmesi için. Gelecekte bizleri çok ilginç günler bekliyor olacak.

Bu tablo içinde 2026’da Türkiye’de düzenlenecek COP31’in nasıl bir anlam taşıyacağı sorusu önem kazanıyor. Türkiye muhtemelen bu zirvenin küresel gündemini belirleyen aktör olmayacaktır; ancak COP31 süreci Türkiye içinde yoğun bir tartışmayı da beraberinde getirecektir. Bu tartışmanın gerçekçi bir zeminde yürütülmesi ise hayati önem taşımaktadır. Çünkü Türkiye, iklim değişikliğinden en çok etkilenecek bölgelerden biri olan Akdeniz havzasında yer almakta ve su kıtlığı, kuraklık, gıda üretimindeki düşüşler, orman yangınları ve enerji güvenliği riskleri ülkemizi diğer birçok ülkeden daha hızlı bir şekilde sıkıştırmaktadır.

Bu nedenle Türkiye’nin COP31’e giderken odaklanması gereken asıl konu, artık bir “hedef” olmaktan çıkan azaltım değil, uyum kapasitesini güçlendirmek olmalıdır. Önümüzdeki yıllarda su–gıda–enerji ilişkisi Türkiye’nin ulusal güvenliğinin, ekonomik istikrarının ve toplumsal refahının belirleyici ekseni hâline gelecektir. Su kaynaklarının hızla azalması, tarımsal üretimdeki kırılganlık ve enerji sistemimizin dışa bağımlılığı, iklim krizinin etkileriyle birleştiğinde çok boyutlu bir baskı yaratmaktadır. Dolayısıyla ulusal siyasetin ve kamu kurumlarının, hâlâ sembolik bir şekilde azaltım hedefleri etrafında dönmenin ötesinde, gerçekçi bir biçimde kırsal uyum, kentlerin dayanıklılığı, su yönetimi reformu, tarımda modernizasyon, enerji arz güvenliği ve doğal ekosistemlerin restorasyonu gibi konulara yönelmesi gerekmektedir.

Türkiye’nin fosil yakıtlar konusundaki uluslararası baskıdan tamamen azade olduğu söylenemez; ancak önümüzdeki 10–20 yılın belirleyici mücadelesi, salım azaltımından çok, iklim krizinin kaçınılmaz etkileriyle nasıl baş edileceği olacaktır. COP31 bunun fark edilmesi, kabul edilmesi ve ülke içinde yeni ve kapsamlı bir uyum stratejisinin tartışmaya açılması için önemli bir fırsat olabilir. Türkiye bu süreci, iklim hedeflerinin artık ütopya hâline geldiği bir dünyada, ayakta kalmak ve toplumunu korumak için gerekli olan dönüşümü başlatmanın vesilesi olarak değerlendirmelidir.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Dünyahali

Dünyahali

Dünyahali bültenine hoşgeldiniz! Burada sadece iklim krizinden değil; havadan sudan da konuşuyoruz. Yuvamız dünyamızdan bahsediyoruz. O zaman, haydi başlıyoruz!

İLGİLİ BAŞLIKLAR

NEREDE YAYIMLANDI?

DünyahaliDünyahali

BÜLTEN SAYISI

160: Uyumla Güçlenmek🌎

COP31 Türkiye’de; akçaağaç portresi, Akdeniz beslenmenin bilimsel faydaları ve İran’ın Yazd kentindeki badgirlerden sürdürülebilir mimari örnekleri

27 Kas 2025

BMW i ile birlikte
Alex Holzreiter, Unsplash

YAZARLAR

Dünyahali

Dünyahali bültenine hoşgeldiniz! Burada sadece iklim krizinden değil; havadan sudan da konuşuyoruz. Yuvamız dünyamızdan bahsediyoruz. O zaman, haydi başlıyoruz!

İLGİLİ OKUMALAR

DünyahaliDünyahali

HİKAYE

Fısıldayan ağaçlar

Ağaçların Görünmez İletişim Ağı ve Doğanın Dili

01 Tem 2026

Fısıldayan ağaçlar
DünyahaliDünyahali

HİKAYE

Merceği Ormanın Kalbine İndirmek

Warner Bros. Discovery Pazarlama Direktörü Beste Toksoy Balcı ile Röportaj

01 Tem 2026

Merceği Ormanın Kalbine İndirmek
DünyahaliDünyahali

HİKAYE

Fıstık Ağacı

Bir Coğrafyanın Hafızası: Fıstık Ağaçları

01 Tem 2026

Fıstık Ağacı