
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
TDK tarafından “Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi” olarak tanımlanan demokrasi, bir diğer tanımıyla “dünyadaki tüm üye veya vatandaşların, organizasyon veya devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir tür yönetim biçimidir.”
Genellikle devlet yönetim biçimi olarak değerlendirilse de demokrasi, üniversiteler, işçi ve işveren organizasyonları ve bazı diğer sivil kurum ve kuruluşların da yönetim biçimi olabilir.
Demokrasi, insan haklarını temel alan kuralları benimser. Bu kapsamda demokratik haklar, temel insan hakları ile bağlantılıdır.
Peki Türkiye’de dünyayla kıyaslandığında demokrasi neden ibaret?
Dünyada neler oluyor?
Dünyada, özellikle Avrupa’da, son dönemde farklı ülkelerde farklı nedenlerden meydana gelen pek çok ayaklanma mevcut. Bu ayaklanmaların tamamı halkın mevcut duruma ya da meydana gelen olaylara tepki göstermek ve yönetene yönetiminin yanlış olduğunu vurgulamak amacıyla gerçekleştirdiği gösteriler.
Yunanistan’da 28 Şubat’ta yolcu treninin yük treniyle çarpışması sonucu meydana gelen kazada 57 kişi yaşamını yitirdi. Kazanın ardından üç günlük ulusal yas ilan edilirken "Böylesi bir trajik olaydan sonra hiçbir şey olmamış gibi göreve devam etmek imkansızdır." diyen Ulaştırma Bakanı Kostas Karamanlis istifa etti. Trende bayram tatilinin ardından Selanik’e dönen pek çok öğrencinin olduğu belirtilirken Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis ilk açıklamasında kazanın "trajik bir insan hatasından kaynaklandığını" söyledi.
Halk demir yollarının uzun süredir sorunlu olduğunu, sistemin eskidiğini, hâlihazırda demir yolu işçilerinin de kötü koşullarla, yetersiz maaşla ve yetersiz sayıda çalıştığını söyledi. “Acımız öfkeye dönüştü” diyen demir yolu işçileri ve sendika üyeleri greve gitti. Günlerce düzenlenen grevi halk da destekledi. Kazanın meydana geldiği Larisa kenti başta olmak üzere Atina ve Selanik gibi birçok şehirde protesto gösterileri düzenlendi. Parlamento binasının bulunduğu Sintagma Meydanı'nda bir araya gelen yaklaşık 20 bin protestocu, hükümet aleyhinde sloganlar attı. Gösterilere polis müdahalede bulundu. Protestocular, kazanın ihmal nedeniyle meydana geldiğini, tek bir kişinin cezalandırılmasının adil olmadığını vurguladı. Öğrenciler ve işçi sendikaları, 16 Mart'ta yeni bir protesto düzenleneceğini duyurdu.

Gürcistan’da geçtiğimiz hafta halk, parlamentoda "Yabancı Etkinin Şeffaflığı Hakkındaki" yasanın onaylanmasına tepki göstermek için sokağa çıktı. Yolları, caddeleri ve köprüleri kapatan protestocular, parlamentonun önünde de eylem yaptı ve sloganlar attı. Polis eylemlere müdahale ederken protestocuların eylemleri son bulmadı.
İktidardaki "Gürcü Hayali" Partisinden ayrılan bazı milletvekillilerden oluşan muhalefetteki "Halkın Gücü" Partisinin parlamentoya sunduğu yasa tasarısı, diğer muhalefet partileri tarafından da tepkiyle karşılandı. Protestocular yasanın basın özgürlüğünü kısıtlayacağını, sivil toplum kuruluşlarını da baskıyacağını savunuyor. Yasa tasarısına göre finansmanlarının %20’sinden fazlasını yurt dışından alan sivil toplum ve medya kuruluşları, kendilerini “yabancı ajan” olarak kaydettirmek zorunda kalacak. Yasa ayrıca Rusya’da da 2012 yılında benzeri bir tasarının onaylanması nedeniyle “Rus tipi yasa” olarak da adlandırılıyor. Rusya’da bu yasanın kabul edilmesinin ardından Batı ülkelerinden fon alan STK’lar ve medya kuruluşlarının hedef alındığı hatırlatılıyor. Yasaya tepki gösterenler ayrıca, bu yasanın kabul edilmesi hâlinde Avrupa Birliği’nden uzaklaşacaklarını savunuyor.
Protestoların ardından parlamento, yasanın “koşulsuz olarak” geri çekildiğini açıkladı. Adımın “toplumun tamamını temsil etmek ve kutuplaşmayı azaltmak amacıyla atıldığı” vurgulandı.

İsrail’de Başbakan Binyamin Netanyahu hükümetinin yargı reformuna karşı, yargının yetkilerini kısıtladığı ve demokrasiyi tehdit ettiği gerekçesiyle başlatılan protestolar, 11’inci haftasında da devam ediyor. Başta Tel Aviv olmak üzere çok sayıda şehirde protesto sürüyor.
Yolları ve köprüleri kapatan onbinlerce kişiye polis, göz yaşartıcı sprey ve basınçlı suyla müdahale etti. Hükümet yetkilileriyse protestocuları "anarşist" olarak tanımlıyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Twitter'dan yaptığı paylaşımda "Protesto hakkı anarşi hakkı değildir" dedi. Yasa tasarısında atanacak yargıçların kontrolü hükümete bırakılırken Yüksek Mahkeme’nin de yürütme ve yasalar üzerindeki yetkisi azaltılıyor. Protestocular bunun denge ve denetleme mekanizmalarını bozacağını, anayasası veya senatosu olmayan ülkede her şeyin iktidarın kontrolüne geçeceğini savunuyor.
Protestocular arasında yer alan emekli bir istihbaratçı durumu “çok sıra dışı" diye tanımlıyor. Protestocu “Bu tip konularda genellikle tarafsız kalma eğiliminde oluruz ama bu sıradan bir siyasi tartışmanın çok ötesinde." diyor.

Fransa’da senato, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un önerdiği emeklilik reformu çerçevesinde ülkede asgari emeklilik yaşını 62’den 64’e çıkarılmasını öngören maddeyi 201'e karşı 115 oyla kabul etti. Kararın hemen ardından açıklama yapan işçi sendikaları temsilcileri, protesto gösterileri ve grevler düzenleyerek hükümet üzerinde baskı kurmaya devam edeceklerini bildirdi.
Emeklilik reformu yasası nedeniyle Fransa’da aylardır gösteri ve yürüyüşler düzenleniyor. Fransa'nın sekiz ana işçi sendikası hükümete yaş tedbirinden tamamen vazgeçmesi çağrısında bulunuyor. Kamuoyu araştırmaları da Fransa'da her üç kişiden ikisinin reform planına karşı olduğunu gösteriyor.

Birleşik Krallık’ta geçtiğimiz gün on binlerce pratisyen hekim, maaş artışı ve çalışma koşullarında yaşanan anlaşmazlık nedeniyle 3 günlük grev başlattı. Yarın sona erecek olan grevde talep, %35 oranında ücretlere artış yapılması. Bunun nedeniyse ülkede artan yaşam maliyeti. Grevin ülkenin sağlık sisteminde ciddi bir aksamaya yol açtığı ifade ediliyor. Ülkede geçtiğimiz ay düzenlenen grevlere itfaiye erleri ve öğretmenler de katılım göstermişti.

Ya Türkiye?
Türkiye henüz geçtiğimiz ay, büyük bir deprem ile sarsıldı. 11 ili etkileyen depremde 48 bin 448 kişi yaşamını yitirdi. İllerde bir yandan enkaz kaldırma çalışmaları devam ediyor; bir yandan da depremzedelere destekler sürüyor. Büyük yıkımın yaşandığı depremde hükümetin de enkaz altında kaldığı anlatılıyor.
Deprem öncesi yapılması gereken uzun vadeli iyileştirmelerin gerçekleşmemesinin yanı sıra depremin ardından müdahalelerde yaşanan gecikmeler, koordinasyonsuzluklar, devlete bağlı kurumların gerçekleştirdiği satışlar, bölgeye yapılan yardımların yetersiz gelmesi gibi çok sayıda büyük sorun da bu enkazı oluşturuyor.
Öte yandan Türkiye’de neredeyse her sektörde kriz mevcut. Sağlık, eğitim, emlak, medya gibi çok sayıda sektörde farklı sorunlar olsa da mevcut bir kriz bulunuyor. Türlü hak ihlallerinin de yaşandığı Türkiye’de eşitsizlikler, şiddet ve geçim sıkıntısı gibi apayrı ancak son derece güçlü birçok unsur da bulunuyor.
Tüm bunların karşın, Türkiye’de oldukça uzun süredir, kitlesel bir protesto görünmüyor. Bunun yerine “zamanı gelince söylenecek”, “şimdi değil sandıkta” gibi ifadelerle halk, seçim bekliyor. Yıldan yıla toplumsal öfke birikiyor; ancak boşalacağı noktanın sokak değil, sandık olduğu ifade ediliyor, bu söylem yaygınlaştıkça da demokrasinin sınırları sandıktan öteye geçemiyor. Önce sokaklar kapanıyor, ardından söylemler kısılıyor. Peki Türkiye neden demokrasiyi sandıktan ibaret görüyor?
Devlet, millet, ümmet
Geçtiğimiz günlerde Ozan Gündoğdu’nun sunduğu Trend Topic isimli podcastin 233’üncü bölümünü dinledim. “Kutsal Devlet ve Muhteşem Süleyman” başlıklı bu bölümde Gündoğdu, Türkiye’deki “devlet ve hükümet” anlayışına ilişkin önemli bir tespitte bulunuyordu. Gündoğdu şunları söylüyor:
"Bunca fiyaskoya rağmen bizleri nasıl ikna ediyorlar da sanki devleti yönetebilecek kabiliyette zannediyoruz onları? Hangi yöntemi kullanıyorlar? Son zamanlarda herhalde sıklıkla duyduğumuz bir ifadedir. ‘Devlet ayrı hükümet’ ayrı derler. Elbette kelime anlamları farklı; ancak bunu söyleyenler farklı bir noktasını vurguluyorlar. Gördüğüm kadarıyla bu devlet ayrı hükümet ayrı ifadesine bir duygu yükleniyor. Devlete bir kutsiyet atfediliyor. Bir tür mistik bir güç olarak yorumlanıyor devlet. Bir ruh gibi ölümsüz ve kutsal. Hükümet ise bir vücut gibi ölümlü ve dünyevi. Devlet halkının emrinde bir güç odağı olmaktan çıkıyor. Milletin hamiliğini üstlenen bir tür tanrıya dönüşüyor. Her yerde olan, olmasa da olan size şah damarı kadar yakın olan bir tür tanrı. Böylece devlet uhrevileşiyor. Dünyadan kopuyor. ‘Nerede bu devlet?’ Diyenler de bir tür ateist bir tür müşrik gibi kavranıyor. O hâlde eleştirimizin sınırlarını devletle tutmalı, hükümete dokunmamalıyız. Çünkü devlet kutsal. … 20 yıllık iktidar devlet kurumlarının tümünü kendi ideolojisi etrafında yeniden organize etmiş durumda. Devletin nerede başladığı hükümetin nerede bittiği belirsizleşiyor. Bu noktada AK Parti bir kurucu iktidar adayı olarak kodluyor kendisini. Bu kodlar eski Türkiye, yeni Türkiye ifadesinde de vücut buluyor. Her kurucu iktidar gibi devlet mekanizmasına özdeş hâle geliyorlar. Kendilerini öyle görüyorlar. Takipçilerine de böyle olması gerektiğini dikte ediyorlar. Böylece iktidara dönük demokratik eleştiriler iktidarın kitle tabanı tarafından ihanet etmek, fitne yaymak olarak görünüyor. Zira bir kutsalı yani devleti eleştiriyorsunuz. Hatta yer yer devlet millet, millet de devlettir diyerek eleştirler milletin birliğine kast etmek anlamına gelebiliyor. Muhalif kamuoyu da çırpınıyor, 'devlet ayrı, hükümet ayrı' diyorlar. Biraz da çaresizce savunmada kalarak 'Aman aman devlete laf ettiğimiz yok, devlet kutsaldır. Bizim lafımız hükümete yani dünyevi olana' diyorlar. Böylece onlar da aslında devletin uhrevi olduğunu kabul ediyor ve iktidarın tuzağına düşüyor."
Peki bunun anlamı ne? Ozan Gündoğdu’nun anlattığı devlet uhrevi, hükümet dünyevi algısı; toplumda özellikle muhalefet tarafında eleştirilerin kısıtlanmasına yol açıyor. Öyle ki bu eleştiri, “ihanet” boyutuna varabiliyor. Hatta toplumun farklı kesimleri “devleti eleştirdiği” düşüncesiyle “terörist veya hain” ilan edilebiliyor.
Bu durumda henüz eleştirel düşüncenin bile kabul görmediği bir durumda, herhangi bir eylem de “ayaklanma” hatta toplumsal hafızada büyük korku yaratan “darbe” algısı oluşturuyor.
Günümüz Türkiye’si ilahlaştırılan bir devletin gelip geçici olması gerekirken “kurucusu” hâline gelen hükümetini bu nedenle eleştiremiyor. Bu bireysel düşüncelerin bir araya gelerek ortak sesi çıkarması da bir protesto değil, ihanet olarak görülüyor.
Peki neden ihanet?
Tek bir örnek ve üç kelimeyle tanımlamak gerekirse; Gezi Parkı Eylemleri. 2013 yılında Taksim Gezi Parkı’nda başlayan eylemler, Türkiye’nin neredeyse her iline yayıldı; Türkiye tarihinin en büyük toplumsal ayaklanmalarından biri olarak da tarihte yerini aldı. Öyle ki bu eylemler yalnızca tarihte yerini almadı; hükümetin günümüzdeki “hükmedici” tavrını da oluşturdu. Zira toplumsal ayaklanma öyle etkili oldu ki; Recep Tayyip Erdoğan’ın halka hitabını dahi değiştirdi, sertleştirdi, “Çapulcu” ile başlayarak günümüze “sürtük” ile yansıyan geniş hakaret sıfatlarını kayatımıza ekledi. Polis devletini oluşturdu. Korku duvarları inşa edildi. Güç etki için değil, tepki için kullanıldı. Bunun nedeniyle toplumsal bir ayaklanmanın gücünün apaçık şekilde görülmesiydi.

Ancak hükümet (belki de devlet) toplumu dinlemek yerine kulaklarını tıkamayı tercih etti. 2013 yılından bu yana, 10 yıldır da daimi olarak bu tavrını sürdürdü. Şiddet eylem sahnesine girdi, eleştiriler dava konusu haline geldi. Yaşadığı sorunu zikretmek, suçlamak; sonucunu aramak, günah ilan edildi. Bu çerçevede ise özellikle 80 sonrası dönemde eylemlerden ve protestolardan çekinen Türkiye toplumu, ayağını gitgide sokaklardan ve meydanlardan çekti.
Ancak
Türkiye geçtiğimiz iki yıllık süreçte hem ekonomi hem de insan hakları açısından büyük sınavlardan geçti. Öyle ki toplumsal muhalefetin sesi, gitgide gürleşti. Öğrenciler “Barınamıyoruz” dedi. Sağlık çalışanları “Şiddete hayır” dedi. Kadınlar “Bir kişi daha eksilmeyeceğiz” dedi. LGBTİ+’lar “Biz de varız” dedi. İşçiler “Geçinemiyoruz” dedi. Bambaşka sorunlar, bambaşka zorluklar bu toplumu yine sokaklarda birleştirdi.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Artık var olmayan evlerin devam eden kredi borçları: Akbaba kredileri
15 Mar 2023

YAZARLAR

İlkim Emirler
Deputy editor @ Aposto

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR



