Doğuşundan bugüne Türk milliyetçiliği: Turancılıktan İslamcılığa

Doğuşundan bugüne Türk milliyetçiliği: Turancılıktan İslamcılığa

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

Liberalizm, muhafazakârlık, İslamcılık veya sosyalizm gibi milliyetçiliğin kökenleri de Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerine uzanıyor. Tanzimat reformlarıyla Osmanlı'da başlayan modernleşme/Batılılaşma hareketi bir yandan iktisadi ve teknolojik olarak Avrupa'nın gerisinde kalmış imparatorluğu "eski ihtişamına" kavuşturmayı hedeflerken diğer yandan da Balkanlar'daki milliyetçi akımlar ve artan Rusya baskısına karşı devleti bir arada tutmanın yollarını arıyordu. Bu arayışlara, dönemin aydınları ve devlet adamları dört farklı çözüm önerisi getirdi: Osmanlıcılık, İslâmcılık, Türkçülük (Yusuf Akçura’nın deyimiyle "Üç Tarz-ı Siyaset") ve Batıcılık. Bu yazının konusu olarak Türkçülüğün Osmanlı'nın son dönemlerinde nasıl ele alındığını, fikir önderlerini ve Cumhuriyet rejimiyle dönüşümünü ve eklemlenmelerini ele alacağım.

Türkiye'de siyasi ideolojiler üzerine önemli çalışmalar yapan Tanıl Bora, "Cereyanlar" adlı kitabında Türk milliyetçiliğini şu sözlerle tanımlıyor:

"Türk milliyetçiliğinin kendini takdimi, daima bir gecikme anlatısıdır. Modernleşmeden geri kalmışlığın sebebi de milliyeti idrakin ve millet inşasının gecikmişliğidir bu anlatıda. Bu telaş, Türk milliyetçiliğinin kuvvetli bir tehdit algısı ve beka kaygısıyla şekillenmesini beraberinde getirmiştir. Batı Avrupa'ya kıyasla geç oluşan bütün milliyetçiliklerin derece derece paylaştığı karakteristiktir bu. Türk milliyetçiliğinin farkı, geç milliyetçiliklerin çoğu gibi bağımsızlığını kazanma cehdi içinde değil, imparatorluk kaybetmenin endişesi ve travması içinde şekillenmiş olmasıdır."

Türkçülüğün doğuşu

Tanıl Bora'nın da ifade ettiği üzere, millet idrakinin ve inşasının gecikmişliği geç dönem Osmanlı aydınlarının bir bölümüne göre hem Balkan Savaşları'ndaki mağlubiyetin hem de dağılan imparatorluğun yegâne sebebidir. Osmanlı İmparatorluğu'nun belkemiği olan Rumeli'nin yapılan ağır ve uzun savaşlar sonucunda kaybedilmesi o dönemin milliyetçi aydınlarını "Vatan neresidir?" sorusuna yeni cevaplar bulma arayışına sokmuş ve Türkçülüğün kızılelması olan "Turan" kavramı türetilmiştir. Türk milliyetçiliğinin kurucularından Ziya Gökalp'in "Vatan; ne Türkiye'dir Türklere ne Türkistan, Vatan; büyük ve müebbet bir ülkedir, Turan" dizeleri uzun bir dönem boyunca Türk milliyetçiliği için önemli bir slogan ve vatan ülküsünün tanımı hâline gelmiştir.

Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura Türk milliyetçiliğinin bir ideoloji olarak gelişiminde kurucu rollere sahip iki önemli figürdür. Akçura, 20. yüzyılın başlarında Rus İmparatorluğu'nun Rusya ve Orta Asya'daki Türk halklarına karşı baskı ve asimilasyon politikalarına karşı Osmanlı, Tatar ve Orta Asya Türkleri arasında birlik oluşturulması fikrini savunmuştur. Gökalp'in milliyetçiliği ise Anadolu coğrafyasındaki Türklere hitap etmesiyle daha yerel olarak betimlenebilir. Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde oluşmaya başlayan Türkçülüğün günümüze nazaran en ayırt edici özelliklerinden biri İslamcılık fikriyle arasındaki mesafedir. Padişahın halifelik makamının gücünü kullanarak dünya Müslümanlarının lideri pozisyonuna gelmesini savunan dönemin İslamcılığı, aynı zamanda Balkanların kaybıyla İmparatorluğun nüfus dağılımında Müslümanların çok büyük bir paya sahip olmasını da devletin dağılmasını önlemek için bir fırsat olarak görüyordu. Türkçülük ise İmparatorluğun Arap nüfusundan ziyade hem Rusya'daki hem de Orta Asya'daki Türk halklarını millet tanımının içine sokuyor ve bir Türk Birliği'nin devletin tek kurtuluşu olacağını savunuyordu.

Erken Cumhuriyet dönemi milliyetçiliği

Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışının ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti, öncülünden birçok kurum ve geleneği miras aldığı gibi İmparatorluğun son dönemlerindeki hâkim ideolojileri de devraldı. Dönemin ideolojik konjonktürünün bir tezahürü olarak ulus-devlet anlayışı üzerine inşa edilen genç Cumhuriyet, güçlü bir milliyetçi ideolojiyi de benimsemişti.

1920'lerde hem Türkiye'de hem de Balkan ülkelerinde milliyetçi ideolojinin çok güçlü olması Türkiye ve Yunanistan arasındaki nüfus mübadelesine de zemin hazırlamıştı. Homojen bir millet anlayışını benimseyen Cumhuriyet rejimi, bu mübadeleyle azınlık nüfusunun büyük çoğunluğunu göndermiş ve homojen bir nüfus hedefine nispeten ulaşabilmişti. Kürt nüfus, homojen Türk milleti anlayışının dışında kalan yegâne halktı. Anadolu'daki diğer milletler ise hem nüfus olarak az olmaları hem de dil ve kültür birliğinin görece sağlanmış olması nedeniyle "Türk milleti" tanımının içine rahatlıkla sokulabiliyordu.

Koç Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Murat Somer, erken Cumhuriyet dönemi milliyetçiliğini "müspet milliyetçilik ve menfi milliyetçilik" olarak tanımlıyor. 

"Müspet milliyetçilik 'millet kimlerden oluşuyor?' sorusuna birleştirici ve kapsayıcı bir yanıt üretmeye çalışır. Birbirini aynı halkın parçası olarak görmeyen farklı gruplara farklılıklarını reddetmeden ortak bir kimlik ve payda vererek bir halk inşa etmeye odaklanır. Menfi milliyetçiliğin odağı ise daha çok dışlamak ve ayırmaktır. Zaten var olan bir halka ve kimliğe dayandığını iddia ederek o halkın ve kimliğin dışında kalanları dışarıda bırakmaya çalışır.”

Somer, Cumhuriyetin temelinde bu iki tip milliyetçiliğinde yer aldığını savunuyor. Cumhuriyet dönemi Türk milliyetçiliği, Anadolu'daki birçok farklı etnik kimliğe sahip halkı Türk kimliği altında birleştirebilmesi açısından müspet milliyetçilik olarak tanımlanabilir. 

Öte yandan Kürtleri, Alevileri ve Çerkezleri kendi kimlikleriyle kabul etmeyip dışlaması açısından da menfi bir milliyetçiliğin da var olduğu aşikârdır. Cumhuriyetin ikinci yüzyılında gireceğimiz bu dönemde, toplumun hem etnik kimlikler hem de siyasi ideolojiler etrafında bu denli kutuplaşmasına karşın toplumsal barışı sağlamanın yegâne yolunun kapsayıcı ve birleştirici bir müspet milliyetçiliğin yeniden ihyasıyla mümkün olduğu da belirtiyor Prof. Dr. Murat Somer.

Komünizmle mücadeleyi şiar edinen Türk milliyetçiliği: 1970'ler

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından siyasi ve ekonomik olarak ABD öncülüğündeki Batı kampına eklemlenen Türkiye'de siyasetin dönüştüğü gibi ideolojilerin de dönüştüğü bir döneme girildi. Sovyetler Birliği'ne karşı bir savunma ittifakı olarak kurulan NATO aynı zamanda liberal-kapitalist Batı dünyasının komünizmle mücadelesinin de bayrak taşıyıcısı konumundaydı. 1952 yılında NATO'ya üye olan Türkiye, Sovyet tehdidinin de etkisiyle anti-komünizmi hem siyasetin hem de hâkim ideolojinin temel referans noktası hâline getirdi.

Türk milliyetçiliği de 1940'lardan itibaren komünizmle mücadeleyi kendine şiar edinerek hem siyasi rejimle ideolojik bir ittifakın içine girdi hem de söylem ve eylemlerini bu doğrultuda dönüştürmeye başladı. Özellikle 1960'lar ve 70'lerde dünyadaki trende de paralel olarak Türkiye'de sol hareketlerin güçlenmesiyle Türk milliyetçiliği sokak örgütlenmelerine hız kazandırarak siyasi gücünün yanına paramiliter bir güç eklemlemiş oldu. Komünizmle Mücadele Dernekleri, Millî Türk Talebe Birliği (MTTB) ve Ülkü Ocakları Türk milliyetçiliğinin (popüler deyimiyle ülkücülerin) şiddete yatkın sokak örgütlenmeleri olarak dönemin siyasi atmosferinde önemli bir yer elde etti. 1970'ler ayrıca Türk milliyetçiliği ile İslâmcılığın bir koalisyon içine girdiği ve bunun sonucunda milliyetçiliğin farklı kamplara ayrıldığı bir dönemin de başlangıcı sayılabilir.

milliyetçi türkiye

Kalkınmacı milliyetçilik ve İslamcı milliyetçilik çağı: 1980’ler

12 Eylül askerî darbesi Türkiye'de siyasi, ekonomik ve ideolojik olarak yapısal dönüşümlere neden oldu. Bir diğer ifadeyle, bu yapısal dönüşümlerin gerçekleşebilmesi adına 12 Eylül darbesi gerçekleştirildi. 1970'lerde siyasi şiddet ve sokak olaylarının kontrolden çıkmasıyla hem sol hem de sağ grupların sokak örgütlenmeleri büyük şiddet olaylarına zemin hazırlıyordu. 

Komünist hareketle mücadeleyi kendine görev addeden ülkücü gruplar bu dönemde hükümetteki Milliyetçi Cephe koalisyonlarının da itici etkisiyle siyasi şiddetin öncüsü konumundaydı. 12 Eylül darbesinin ardından askerî yönetim, hem sol hem de sağ örgütlenmeleri idam ve hapis cezalarıyla kontrol altına alsa da muhafazakâr-milliyetçilik yeni rejimin hâkim ideolojisi hâline getirildi. O dönemde komünizme karşı ABD'nin İslamcılığı bir "panzehir" olarak kullanma politikasının da etkisiyle Türk milliyetçiliği ile İslamcılık harmanlanarak muhafazakâr-milliyetçi yeni bir simbiyoz yaratıldı. Dönemin milliyetçi partisi "Milliyetçi Çalışma Partisi" içindeki daha muhafazakâr ve İslamcı gruplar bir süre parti içinde bir dönüşüm yaratmaya çalışsalar da 1992 yılında MÇP'den ayrılarak Muhsin Yazıcıoğlu liderliğinde Büyük Birlik Partisi'ni kurdular. MÇP (ardılı olarak MHP) Alparslan Türkeş liderliğinde daha Turancı ve seküler bir milliyetçiliği benimserken Yazıcıoğlu liderliğinde BBP İslamcı bir milliyetçiliğin temsilcisi haline geldi.

türkeş

Öte yandan, Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisi de kalkınmacı bir milliyetçiliğin temsilcisi olarak görülebilir. Liberal-muhafazâkar bir ideolojiyi benimseyen Özal liderliğindeki ANAP, ekonomik kalkınmacı yaklaşımıyla milliyetçiliğin daha dünyevi ve yumuşak bir versiyonunu temsil eder. Özal'ın "Fatih Sultan Mehmet şunu yaptı, Yavuz Sultan Selim şunu yaptı diye geçmişle övünmek, milliyetçilik değildir. Milliyetçilik toplumların o anda, kendi yaptıkları işlerle övünebilmesidir. Sen dünyayla yarış edebiliyor musun? … daha iyi ressamın, sanatçın, tüccarın, politikacın var mı?" sözleri kalkınmacı milliyetçiliğin özeti olarak görülebilir.

Milliyetçiliğin yeniden yükselişi: 1990'lar

1990'lara gelindiğinde hem küresel hem de yerel ölçekteki gelişmeler Türk milliyetçiliğinin yeniden yükselişine ve güçlenmesine zemin hazırladı. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından bağımsızlığını kazanan Orta Asya'daki Türki Cumhuriyetlere Türkiye'nin liderlik yapabileceği düşüncesi hem Turgut Özal hem de Süleyman Demirel tarafından coşkuyla benimseniyordu. Demokratik ve laik bir ülke olan Türkiye, yeni Türki Cumhuriyetlere bir rol model olacak ve siyasi-ekonomik-ticari bağlar güçlendirilerek bir Türk birliği oluşturulacaktı. 

Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel bu ideali "Bir ucu Adriyatik Denizi'nde bir ucu Çin Seddi'nde olan bir Türkiye meydana gelmiştir." sözleriyle ifade ediyordu. Rusya'nın eski Sovyet Cumhuriyetleri üzerindeki etkisini artırmasıyla ve Türki Cumhuriyetlerin Türkiye'nin liderliğine sıcak bakmamasıyla çok geçmeden bu idealin bir hayal olduğu anlaşıldı. 1990'ların bir diğer önemli gündemi ise PKK ile yürütülen silahlı mücadelenin gün geçtikçe şiddetlenmesi ve düşük yoğunluklu bir savaşa dönüşmesiydi. Hem güneydoğuda yürütülen savaş hem de sayıları her geçen gün artan şehit haberleri Türk milliyetçiliğinin yeniden canlanmasına ve komünizmin çöküşüyle boşalan düşman profilinin yeniden dolmasına neden oldu.

İslamcı-milliyetçiliğin hakimiyeti ve tepki olarak seküler milliyetçilik: 2000'ler

2000’lere gelindiğinde AK Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte İslâmcılığın uzun bir süre hakim ideoloji konumuna geldiğini ancak 2015 yılından sonra İslâmcılık ve milliyetçiliğin yeniden bir koalisyona girerek İslamcı-milliyetçiliğin hakim konuma yükseldiğini görüyoruz. AK Parti iktidarının ilk yıllarında hem AB üyeliği rüzgarının etkisi hem de Kürt açılımıyla birlikte Türk milliyetçiliği daha yumuşak bir kimliğe büründü. Ardından, Ergenekon-Balyoz soruşturmalarıyla üst düzey askerlerin tutuklanması, Kürt açılımının başarısız olması ve terörle mücadelenin yeniden hız kazanmasıyla birlikte milliyetçilik de yeniden tırmanışa geçti. AK Parti’nin MHP ile koalisyon oluşturmasına paralel olarak da İslâmcı-milliyetçiliğin ittifakının hakim ideoloji haline geldiğini söyleyebiliriz. Buna paralel olarak, muhafazakâr-milliyetçiliğe bir tepki olarak seküler milliyetçiliğin hem toplumda hem de siyasette karşılık bulmaya başladığını ve son yıllarda yükselişe geçtiğini görüyoruz. 

1980 askeri darbesinin ardından kurulan yeni siyasi rejimin temel ideolojisi olan Türk-İslam sentezi; Türkiye nüfusunun şehirleşmesi, genç kuşakların dünyayla entegrasyonunun derinleşmesi, üniversite eğitimi alan nüfusun artması ve daha seküler bir hayat tarzının benimsenmesiyle birlikte ideolojik bir dönüşüm geçirerek seküler bir milliyetçiliğe evrildi. Bu yeni milliyetçi ideolojide, daha önceki Türk-İslam sentezi versiyonundaki Türklük bilinci daha baskın kalırken İslam vurgusu azaldı ve dünyayla daha entegre ve daha seküler yeni bir sentez yaratıldı.

MHP’nin temsil ettiği milliyetçi ve ülkücü siyaset, partinin AK Parti ile koalisyon kurarak daha İslamcı bir çizgiyi benimsemesiyle birlikte İYİ Parti’de temsiliyet kazandı. Hem İYİ Parti’nin siyasi yükselişi hem de seküler milliyetçiliğin toplumun önemli bir kesiminde benimsenmesi siyasetteki İslami söylemlerin etkisini azaltırken milliyetçi retoriğe güç kazandırdı. AK Parti’nin göçmenler konusundaki “ensar-muhacir” söyleminin zamanla etkisini yitirmesinin nedenlerinden biri de seküler milliyetçiliğin güçlenmesi olarak görülebilir.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

NEREDE YAYIMLANDI?

SpektrumSpektrum

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

"Hayali Cemaatler'den" Türkçülüğe: Nedir bu milliyetçilik?

İdeolojiler serisinde konumuz, doğduğu günden bu yana dünya tarihini şekillendiren milliyetçilik

22 Eyl 2022

YAZARLAR

Abdullah Esin

Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü mezunudur. Dış politika, diplomasi ve politik ekonomi alanlarında araştırmalar yapmaktadır.

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

SpektrumSpektrum

HİKAYE

Başka bir kader yoksa: Çocuklara verilecek cezaların artırılmasının sonuçları ne olabilir?

Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

Başka bir kader yoksa: Çocuklara verilecek cezaların artırılmasının sonuçları ne olabilir?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.

16 Tem 2026

Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Pelin Cengiz

·

15 Tem 2026

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Melisa Gülbaş

·

13 Tem 2026

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.

Uraz Kaspar

·

12 Tem 2026

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak