Hatay'ın görünmeyenleri ve Türkiye'nin deprem 'çaresizliği'

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
6 Şubat Kahramanmaraş depremlerinin üzerinden bir yıl geçti. Deprem kentlerinde yakınlarını kaybedenler, öyle vahim olaylar yaşadılar ki depremin birinci yılı en çok, yaslarını bile tutmaya fırsat bulamadıklarını ortaya koydu.
Deprem bölgesinde halen devam eden sorunlar; adalet mücadelesi, barınma krizi, belirsizlik, kayıplar, yaralıların tedavileri, geçim sıkıntısı diye uzayıp gidiyor. Bu başlıkların her birinin içini uzun yazı dizileriyle doldurmak mümkün. Ancak depremin vurduğu kentleri gördüğünüzde, ilk gün olduğu gibi bugün de Hatay'ın durumundan özellikle bahsetmek şart.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın belediye ile merkezî iktidarın farklı partilerde bulunmasıyla açıkladığı Hatay'ın "garip ve mahzun" hâli, aslında bir hakikat. Erdoğan’ın sözleri bu anlamda sadece geleceğe yönelik bir "uyarı" değil, aynı zamanda mevcut durumun ifadesi de.
Hatay’ın belirsizliği
1999 depremini yaşayan veya o depremin vurduğu kentleri görenler için basit bir kıyaslama yapmak, Hatay'ın hâlini anlamayı kolaylaştırabilir.
Maraş, Adıyaman, Malatya gibi 6 Şubat depreminde yıkılan kentler, 1999 depreminde yıkımın büyük olduğu kentlerle benzer bir görünüme sahip. Hatay'ın yaşadığı yıkım ise Türkiye'nin deprem tarihindeki hiçbir görüntüyle örtüşmüyor. Büyük bir savaşta yerle bir edilmiş, öylece bırakılmış bir kent görünümü var Hatay'ın…
Ve gelinen noktada en büyük sorun belirsizlik.
Bir yılda yaşananlar
Hatay'da depremden hemen sonra bir arama-kurtarma skandalı yaşandı. AFAD, diğer deprem kentlerinde de gecikmişti, ancak üç gün boyunca Hatay'da ve özellikle merkez ilçesi Antakya'da hiç yoktu. Bugün hâlâ Antakya'da herkes, devletin o üç gün boyunca nerede olduğunu soruyor; aksini savunanlara hiçbir yardım gelmediğini kanıtlamaya çalışıyor.
Felaketin büyüklüğünün elbette farkındalar, ancak öfkenin nedenleri "yapılabilecekken yapılmayanlarda" birleşiyor.
Sorulardan biri hâlâ, askerin neden sokağa çıkartılmadığı. Kışlaya 50 metre mesafede olan yıkılan evlerden gelen yardım çağrılarına bile üç gün kayıtsız kalındığını anlatıyor Antakyalı ve İskenderunlular.
İş makinelerinin bir bölümünün kent girişinde durdurulmasının nedenlerini sorguluyor.
Ve bütün bunların neden yaşanmamış sayıldığını, yok sayıldığını anlamak istiyorlar. En büyük öfke, yaşananların yalanlanmasına…
İskenderun, Antakya ve Kırıkhan devlet hastaneleri depremde ya yıkıldı ya da çalışamaz hâle geldi. Bu nedenle insanlar yaralılarının başında duramadı. Depremin ardından Antakyalılar, depremde veya savaşta mutlaka ayakta kalması gereken hastanelerin neden yıkıldığını sorgulamaya başladı.
Kayıplar meselesi de o günlerde ortaya çıktı. Yüzlerce insanın yakını enkazlardan çıkmadı. Devletin bu kayıpları kabul etmeyip, kayıp bulunmadığını açıklamasına, TBMM'de bu konuda komisyon kurulması girişimlerinin reddedilmesine büyük öfke var.
Önce çadır, sonra konteyner krizleri de Antakya'da diğer kentlere oranla daha büyüktü. Şimdi ise özellikle ana caddelerde çadır görülmemesi için insanların eşyalarını koydukları çadırların zorla kaldırılması krizi yaşanıyor.
Konteynerlerde geçen bir yıl, özellikle kadınlar için daha büyük güçlüklere yol açmış. Yapılan araştırmalar hijyenden beslenmeye kadar uzanan bir dizi soruna işaret ediyor. Kadınların konteynerlerde yaşanan taciz ve tecavüzlerle ilgili anlatımları da dehşet verici. Bunları sonuçları yakın zamanda açıklanacak Sosyal Haklar Derneği raporunda görmek mümkün olacak.
Barınma krizi
Antakya'da kiralar, Türkiye ortalamalarına yakın. Depremzedeler, kentte kalan az sayıdaki sağlam eve çıkabilecek maddi imkanlara sahip değil.
Bir de konteynerden çıkmaları hâlinde devletin depremzedeler için açıkladığı olanaklardan yararlanamama endişesi var.
Resmî rakamlara göre 23 bin kişinin hayatını kaybettiği Antakya'da ikametgah sorunu nedeniyle 16 bin kişinin ailesine depremzede yardımı yapıldığına yönelik tespitler de bu endişenin temel kaynağı.
Uzmanların "az hasarlı", "orta hasarlı" raporu verdiği, yıkıma uğrayan mahallelerdeki az sayıda bina halen ayakta, ancak insanlar bu binaları yaptırmaya cesaret edemiyor. Zira rezerv alan ilan edilen bu bölgelerde devlet, hasar durumuna bakmaksızın istediği binayı kamulaştırıp yıkma hakkına sahip.
İnsanlara yıkılıp yıkılmayacağı konusunda da bir açıklama yapılmıyor. Bu nedenle evi ayakta kalan da konteynerlerde yaşamaya mahkum edilmiş durumda.
TOKİ, Hatay'daki hasar gören konut sayısını 254 bin olarak açıkladı. Bugüne kadar yapımı tamamlanmış ya da kısa vadede tamamlanacak konut sayısı ise sadece 10 bin 418. Hatay'da planlanan konutların sadece %4’ü yapılmış durumda. Bu, bütün deprem kentleri arasında en düşük oran.
Türkiye'nin deprem çaresizliği
Hatay üzerinden Türkiye'ye de bakmak gerekli. İstanbul depremi yıllardır gündemden düşmemesine rağmen, gerekli önlemlerin henüz alınamadığı ortak bir tespit.
Ancak 6 Şubat depremlerinden sonra açılan dava ve soruşturmalar, önlemlerin alınamayacağının da işareti gibi.
Türkiye genelindeki mimar ve inşaat mühendisi sayısı 200 bini bulmuyor. Buna karşılık kayıtlı müteahhit sayısı 450 bin civarında. Kayıtsız biçimde inşaat yapan müteahhit sayısı da onbinlerle ifade ediliyor.
Yapı denetim uzmanlığı bu noktada kritik. Zira bir binanın kriterlere uygun yapılıp yapılmadığını, güçlendirilip güçlendirilmediğini bu uzmanlar belirliyor ve onay veriyor.
Ancak bu sistemin ne kadar sağlıklı işlediği de tartışmalı. Zira yapı denetim uzmanlarına ödenecek para, toplam maliyetin %8'inden %1,5'ine kadar düşürüldü. Bir yapı denetim firmasının bu parayı alabilmesi de işin bitmesine bağlı. Firmanın onay vermediği bir işten para kazanması mümkün değil.
Firmalar genellikle iş bulamayan yeni mezun ya da emekli mühendislerle çalışıyor. İdare, kimin hangi binayı denetleyeceğine "havuz" sistemiyle karar veriyor. Buna göre misal 70 yaşın üzerinde bir yapı denetim uzmanı mühendis, 40 katlı bir binanın denetlemesini yapmakla görevlendirilebiliyor. Bu 40 katı ne kadar sürede, nasıl denetleyeceği, fiziken buna uygun olup olmadığı da belirsiz.
Götürü usulü çalışan, iyi para kazanabilmek için bir ay içinde birden fazla iş bitirmesi gereken inşaat işçisi ve ustaları da mühendis ya da yapı denetim uzmanını dinlemeden, bildiği yöntemle iş yapıyor.
Uzmanlara göre, bu sistemin denetlenebilmesinin tek yolu ruhsat süreci. Binaya elektrik, su bağlanmadan, bina ruhsatlandırılmadan satışı mümkün değil.
Bu nedenle deprem bölgesindeki soruşturmalar önemli. Deprem bölgesinde açılan davaların hiçbirinde kamu görevlisi bir sanık yargılanmıyor. Belediye başkanı, belediye meclis üyesi gibi isimlerin yargılandıkları davalar ise denetimsizlikten değil, bu isimlerin de müteahhitlik yapmalarından kaynaklanıyor.
Uzmanlar tam da sistemdeki açmazlar nedeniyle depremden sonra kamu görevlileri ve siyasetçiler hakkında işlem yapılmasının önem taşıdığını söylüyor. Bu durumda benzeri görevde bulunanların hem denetim görevini tam yapacaklarının hem de sistemi değiştirmeye yönelik adımlar atacağının altını çiziyor.
Buna karşılık deprem bölgesinden gelen haberler, davaların tam aksi yönde açıldığını gösteriyor. Son olarak Antakya Ilgım Apartmanı davasında, binanın çökmesi sonucu 85 kişinin hayatını yitirmesine karşılık, Karadeniz Teknik Üniversitesi’nden gelen rapor şaşkınlık yarattı. Raporda, 6-7 yıl önce yapılan binanın yönetmeliklere uygun inşa edildiği, bu nedenle çökmesinden dolayı asli kusurlu kimsenin bulunmadığı vurgulandı.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
YAZARLAR

Gökçer Tahincioğlu
Gazeteci ve yazar. 1997-2018 yılları arasında Milliyet Gazetesi’nde muhabir, haber müdürü ve köşe yazarı olarak çalışan Tahincioğlu, 2019’dan beri T24 internet sitesinde Ankara Temsilcisi ve yazarlık görevlerini üstleniyor.

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.
16 Tem 2026

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.




