🥾 Juan de Fuca Yolunda Hıdrellez Ateşi

Vancouver Adaları'ndaki Juan de Fuca Yolu'nda uzun bir yürüyüş
🥾 Juan de Fuca Yolunda Hıdrellez Ateşi

Henüz Fatih unvanını almamış olan 2. Mehmet’in döktürdüğü dev toplar Konstantinopolis’in kalın duvarlarını döverken sur içinde Emmanouíl Phokás kara kara ne yapacağını düşünüyordu. Doğu Roma İmparatorluğu tarihin tozlu sayfalarına karıştıktan sonra tası tarağı toparlayıp Kefalonya’ya yerleşmeye karar verdi. Çocukları burada büyüdü, ailesi genişledi ve Ioánnis adında bir torunu oldu. 

Gün geldi, denizciliğin tüm meziyetlerini küçük yaşta öğrenen bu toruna Akdeniz yetmez oldu. Uzak deryaları keşfetmek için dönemin en büyük iki deniz gücünden biri olan İspanya’nın himayesine girdi, Juan de Fuca adını aldı ve hızla yükselerek kendi filosuna sahip oldu. Atlas, Hint yetmedi, Pasifik Okyanusu’na kadar gitti. Gün geldi bir adaya ayak bastı. O ada yüzyıllar sonra Vancouver Adaları, ayak bastığı ve mürettebatıyla uzun bir keşfe çıktığı yürüyüş hattı ise Juan de Fuca olarak anılmaya başlandı.

Onur ve Renata’nın Kanada’da tanıştığımız günden beri "Yürümemiz lazım" dediği Juan de Fuca yolu için çantaları hazırlarken aklımdan bu hikâye geçiyor. Yüzyıllar önce kökü İstanbul’a dayanan bir Rum gemicinin İspanyol himayesinde gittiği yerlerde yürüme fikrini düşünüyorum. Diğer yandan da evin zeminine dizdiğimiz onlarca parça eşyayı nasıl çantalara yerleştireceğimizin telaşındayız.

Fotoğraf: Kerimcan Akduman


47 km’lik Juan de Fuca ağırlıklı olarak ormandan geçen, arada sahile bağlanan bir yol. Bazı kısımları gelgit nedeniyle gün içinde kapansa da baharda yürüyeceğimiz için toprak kayması gibi bir risk bulunmuyor. Ancak baharın getirdiği başka bir risk var. Tüm kış süren güzellik uykularından uyanmış kara ayılar ve çok nadir olsa da dağ aslanları, yani pumalar. Bu nedenle tüm kamp malzemelerinin yanında bir de ayı spreyi taşıyoruz. Gerçi ayı gelse ya altımıza edeceğiz ya da kalpten mortu çekeceğiz ancak biz yine de önlemimizi alıyoruz. “Ayının çaresi sprey, pumanın ise dövüşmek” diye uyarıyor Onur hazırlanırken.

Hazırlığın en önemli kısımlarından biri de yemek alışverişi. Konserve veya normal paketli gıdaları taşımak çok ağır olacağı için bu tip yürüyüşler için özel hazırlanmış ve çok az miktardaki sıcak suyla pişebilen kuru gıdaları tercih ediyoruz. Kanada’da bu tip yürüyüşler yapmanın en güzel tarafı ise su kaynaklarının bolluğu. Çok su hesabı yapmaya gerek kalmadan, ufak bir su filtresiyle tüm kaynaklardan temiz su elde etmek mümkün.

Sabah çantaları doldurup, arabaya atlayıp Juan de Fuca’nın başlangıç noktası olan China Plajı’na doğru yol alıyoruz. Yolda dev bir süpermarketten kuruyemiş almak için durduğumuzda ben içi çedarlı sosislere karşı koyamayıp Renata ve Onur’u ben taşırım diye ikna ederek bir paket alıyorum. 2 saatin sonunda öğleden sonra China Plajı’na arabayı park ediyoruz. İlk gün Bear Plajı’na kadar 9 km’lik, orta zorlukta bir parkurumuz var. Ormana dalıyor, yürüyüşe başlıyoruz. Artık 29 km’ye kadar parkurdan çıkış yok.

Fotoğraf: Kerimcan Akduman


Önce Mystic Plajı’na varıyoruz ki bu ilk iki km’yi bitirdiğimize işaret ediyor. Hava kararmadan Bear Plajı’na varmak için hızlanıyoruz. Onur’la ikimiz her gördüğümüz ışık huzmesi veya her manzarada durup fotoğraf çekmek istesek de Renata oymak başı rolünü üstlenip kırık Türkçesiyle “Hadi, hadi!” diye bizi yine yola devam ettiriyor. İne çıka, hafif çamurlu zeminde, arada kayarak kilometreleri aşıyoruz. Molalarda yanımızdaki enerji jellerinden güç alıyoruz. Akşam gün batmadan önce Bear Plajı indiğimiz yamacın sonunda beliriyor. Onur daha önce Juan de Fuca’yı yürümüş olmasına rağmen en az bizim kadar heyecanlı. İlk günü sakatlık yaşamadan, düşmeden veya ayılarla karşılaşmadan bitiriyoruz.

Sahile varınca ilk işimiz çadırları kuracak alanları belirlemek oluyor. Gelgiti de hesaplayarak çadırları kuruyoruz. Ardından o akşam yiyeceklerimizi ayırıp diğer yiyecekleri uzaktaki yüksek bir ağaç dalına asıyoruz. Normalde Kanada Milli Parklarında bu yiyecekler için ayıların açamayacağı kilitli dolaplar var ama aramaya üşenince işi doğal yollarla hallediyoruz.

Sıra ateş yakmaya geliyor. Onur bu işle ilgilenirken ben odun toplamaya çıkıyorum. Muhteşem bir gün batıyor. Ateşi yakıp odunları istifleyince gün batımını izlemeye başlıyoruz. O anda gün boyu zaman zaman sövülen yorgunluk, inilip çıkılan yokuşların zorluğu, ayak takılan, sendeleten ağaç kökleri, üzerlerinden atlanılan yere düşmüş kütükler sadece güzel anılara dönüşüyorlar.

Fotoğraf: Kerimcan Akduman


Günü batırınca karınlarımızdan gelen gurultulara teslim olarak yemek hazırlamaya başlıyoruz. Çöplere taktığımız sosisler ateşte kızarmaya başlıyor, yanına da makarna yapıyoruz. Onur'la yola çıkmadan 3,5 saat harcayarak hazırladığımız mp3 listesi fonda çalıyor. Renata’ya sevdiğimiz Türkçe şarkıların tercümelerini yapıp eğleniyoruz. Ateşin büyüsü ve avcı toplayıcı toplumların neden ateşe taptıklarını böyle zamanlarda tekrar tekrar anlıyorum. Adeta gözümü alamıyorum. İlk gün yorgunluğundan ve ertesi gün rotanın en kazık parkurunu yürüyeceğimiz için erken yatıyoruz.

Sabah erkenden uyanıyoruz. Yulaflı ve kurutulmuş sosisli kahvaltı sonrası Onur bize bir sürpriz yapıp çantasındaki cezveyi ve Türk kahvesini çıkartıyor. "Madem en zoru bugün, o hâlde Pasifik’in ıssız bir sahilinde Türk kahvesi içmeden yürümeye başlamamalıyız" diyerek cezveyi ateşe koyuyoruz. Ardından çadırları toplayıp, su stoklarımızı yenileyip yola koyuluyoruz.

İkinci gün hedefimiz, 13 km’lik mesafedeki China Plajı'na varmak. Önümüzde tırmanışı ve inişi bol bir etap var. Planımız 9 saatte burayı tamamlamak. Sabah serinliğiyle nispeten kolay geçen ilk kısım öğlen sıcağının basmasıyla giderek zorlaşıyor. Tırmanılan yamaçlar dikleşiyor, çantalar ağırlaşıyor. Üstelik parkur giderek çamurlu bir hal alıyor. Zaman zaman bileğe kadar çamura giriyoruz. Güneş iyice tepeye çıkmışken bir gölgelik kuytu bulup öğle yemeği molası veriyoruz.

Alınan karbonhidratlar ve enerji jelibonları ekibi tekrar ayağa kaldırıyor. Çamurlu yollardan yürümeye devam ediyoruz. Kısa bir süre için Onur’la Renata dinlenirken önden tek başıma yürümeye başlıyorum. Orman adeta beni içine alıyor. Muhteşem bir senfoni içerisinde hafifleyip, kayboluyorum. Kuş sesleri, ormanın yüceliği, boşluklardan sızan güneş ışıkları sanki beni taşımaya başlıyor. Bir anda sırtımdaki çanta, sabahtan beri yürüdüğüm kilometreler, üzerimdeki ter önemini kaybediyorlar. Sanki yürümüyorum da bir nehirde akıp, usulca sürükleniyorum.

Bir süre sonra Onur’la Renata beni suratımdaki gülümsemeyle yakalıyorlar. Yola tekrar beraber devam ediyoruz. Son kilometreler hepimizi oldukça zorluyor. Bu nedenle müziğe başvuruyoruz. Sonunda güneşli China Plajı görünüyor ve arka planda Pink Floyd çalıyor. Plaja vardığımızda hiç bitmeyecek gibi hissettiğimiz günün tamamlanmasıyla suratlarımıza gevrek bir sırıtış yerleşiyor. Anlıyoruz ki bitmeyen yol yok. Hepsinin bir sonu var. Yeter ki sen yolundan ayrılmadan yürü. Neredeyse sırtımızla bir olan çantaları ilk bulduğumuz yere bırakıp bir süre anlamsızca plajda dolaşıyoruz.

Fotoğraf: Kerimcan Akduman


Ardından kamp yeri bulup, çadırları kuruyoruz. Tahminimizden önce, yaklaşık 8 saatte plaja vardığımız için güneşin batmasına daha vakit var. Bu nedenle acele etmeden çadırları kurup, ateş için odun topluyoruz. Bu sefer de yemekleri uzaktaki büyük bir kayanın tepesine koyuyoruz. Buz gibi Pasifik sularına ayaklarımızı sokup rahatlattıktan sonra ateşi yakıyoruz. Güneş hızla batıyor. Yemeği hazırlıyoruz.

Yürüyüşün lüks hizmeti olarak yemek üzerine Türk kahvelerini içtikten sonra ateşi kuvvetlendiriyoruz. Çünkü o akşam Hıdrellez. Renata’ya Hıdrellez’den, şaman kültürünün günlük hayattaki etkilerinden bahsediyoruz. Öte yandan ben bu akşam için sakladığım ufak mataramı çantadan çıkartıyorum. Binlerce kilometre ötede bıraktığımız ve yıldız olup bizi tepeden izleyen sevdiklerimiz için kadeh kaldırıp, Hızır’a dileklerimizi sunuyoruz. Tepemizde arz-ı endam eden gök kubbeye bakıp evrendeki küçüklüğümüzü anımsıyoruz. Yatmadan ateşin üzerinden atlayıp ateşi söndürüyoruz. Çadıra girmeden son defa yıldızlara bakıyorum ve ağzımdan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dizeleri çıkıyor:

Ne içindeyim zamanın,

Ne de büsbütün dışında;

Yekpâre, geniş bir ânın

Parçalanmaz akışında.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

RutaRuta

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

🥾 Juan de Fuca Yolu'nda Hıdrellez

Vancouver Adaları'nda uzun bir yürüyüş

20 Tem 2022

🥾 Juan de Fuca Yolu'nda Hıdrellez

YAZARLAR

Kerimcan Akduman

Turizm profesyoneli, yazar, fotoğrafçı. İstanbul'da doğdu, yetişti. Reklamcılık yapmaktan sıkılıp 1,5 sene dünyayı dolaştı. Eve dönüp öğrendikleriyle turizm sektörüne girdi. Dünyanın uzak bölgelerinde deneyim odaklı turlar düzenliyor.

Ruta

Ruta hayatını genelde yolda geçiren ve not tutmak yerine fotoğraf çeken bir adamın seyir defteri.

İLGİLİ OKUMALAR