Kılıçdaroğlu'nun stratejisi ve toplumsal mutabakat

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, başörtüsünün yasal güvence altına alınması teklifi nedeniyle muhalefet seçmenlerinin bir kısmı tarafından eleştiriliyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu ve Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Mansur Yavaş’ın cumhurbaşkanlığı adaylığını engelleyerek kendini altılı masanın adayı olarak dayattığı öne sürülüyor. ABD ziyaretinin içeriğinin zayıf olduğu söyleniyor.
Özellikle başörtüsünün yasal güvence altına alınması teklifinin akabinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bunu siyasi bir koza dönüştürüp LGBTİ+’ların hak ve özgürlüklerine dair kısıtlamaları da içeren yeni bir yasa değişikliğini muhalefete dayatması hem CHP açısından büyük bir strateji hatası hem de Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığı için doğru kişi olmadığının kanıtı olarak görülüyor.
Peki, 2019 yerel seçimlerinde başta İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere büyükşehirlerin çoğunu kazanan ve AK Parti'ye tarihinin en büyük seçim hezimetini yaşatan Kılıçdaroğlu, genel seçimlere aylar kala neden strateji hataları yapıyor? Enflasyonun %82'ye ulaştığı ve halkın büyük bir kesiminin temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamadığı bir durumda Kılıçdaroğlu helalleşme söylemi ve başörtüsü yasa teklifi hamleleriyle neden muhalefetin odağını başka yöne çeviriyor?

DHA
Bu yazıda, Kılıçdaroğlu’nun muhalefet stratejisini doğru veya yanlış olarak nitelemekten ziyade bu sorulara demokratikleşme teorilerini kullanarak tatmin edici bir cevap bulmaya çalışacağım.
İktidarı korumak için kutuplaştırmak
2002'den beri kesintisiz iktidarda olan ve otoriterleşmenin dozunu gitgide artıran bir hükümeti nasıl demokratikleşmeye ve vatandaşlarının hak ve özgürlüklerine saygı duymaya zorlayabilirsiniz? Özellikle Türkiye gibi etnik, dinî ve kimlik ayrımlarının güçlü olduğu, toplumu ilgilendiren temel meselelerde toplumsal bir mutabakatın sağlanamadığı ülkelerde kutuplaştırma siyaseti yürüterek otoriter bir yönetim kurmanın mümkün olduğuna 20 yıllık AK Parti yönetimi altında yakinen şahit oluyoruz. AK Parti iktidarının "altın dönemi" olarak adlandırılan 2002-2007 yılları arasındaki ekonomik büyüme ve toplumsal refah artışı o dönemde hem partinin seçmen tabanını genişletebilmiş hem de bazı kesimlerin hak ve özgürlüklerinin ihlâl edilmesi görmezden gelinebilmişti.
2008 finansal krizinin de etkisiyle sonraki dönemde ekonomik büyümenin yavaşlaması ve servetin tabandan tavana doğru toplanması iktidarın seçmenlerine sunduğu ekonomik kazanımları azaltırken AK Parti'yi de iktidarını korumak ve otoriterleşme adımlarını devam ettirebilmek için kimlik siyaseti üzerinden toplumun kutuplaştırıldığı bir siyaset anlayışına yönlendirdi. Vatandaşlarının temel hak ve hürriyetlerini istikrarlı bir şekilde ihlal eden AK Parti hükümeti, buna karşı oluşacak toplumsal muhalefeti belirli bir dönemde yaratılan ekonomik refahla dizginlerken sonraki dönemlerde de kimlik siyaseti üzerinden toplumu parçalara ayırarak engelledi.
Bugün gelinen noktada, Türkiye’de ideolojik ve kimlik temelli ikiye bölünmüş bir toplum olduğunu görüyoruz. 2023 seçimlerinin Türkiye açısından hayati önemi göz önünde bulundurulduğunda, muhalefetin yeniden demokratik bir rejim inşa edebilmek için nasıl bir strateji izlemesi gerekiyor veya hükümeti demokratik bir siyasete zorlamayı nasıl başarabilir? Ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu, bu soruya helalleşme ve başörtüsünün yasal güvence altına alınması teklifiyle yanıt veriyor aslında. Peki neden?
Sürekli olarak gücünü vatandaşların hak ve özgürlükleri aleyhine genişletmek isteyen bir iktidarı sadece muhalefet seçmeninin karşı koyması engelleyemiyor; çünkü kendi seçmeninin oy oranı iktidarda kalması için yeterli. Bu durumda, insan hakları ve demokrasi gibi değerleri benimsemeyen ve tek amacı iktidarını devam ettirmek olan AK Parti için muhalefet seçmeni olarak gördüğü milyonlarca insanın temel hak ve özgürlüklerini ihlâl etmesi kendisine hiçbir siyasi maliyet yaratmıyor. Kendisini destekleyen toplumsal tabanın çoğunluğu hem karşı cenaha yapılan zulmü ve hak ihlâllerini eleştirmiyor hem de iktidara olan desteği karşılığında elde ettiği ekonomik ve siyasi kazanımlarla diğer gruba karşı üstünlük sağlayabiliyor.
Temel hak ve özgürlükler konusunda toplumsal mutabakatın sağlanamadığı Türkiye toplumunda AK Parti’ye seçimi kaybettirebilecek veya hak ihlâllerini engelleyebilecek tek şey ya ekonomik kriz gibi dışsal faktörlerle sistemin bozulması ya da kendi seçmeninin de karşı cenaha yapılan hak ihlâllerine tepki göstermesi olacaktır. Enflasyonun %84'e ulaştığı, asgari ücretin açlık sınırının dahi altında kaldığı bu ekonomik krizin AK Parti'ye doğal olarak seçimi kaybettireceği tezi uzun bir süredir muhalefet için umut yaratıyordu. Ancak, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın seçim ekonomisini başlatarak kredi ve sosyal yardım musluklarını sonuna kadar açması ve son dönemde dış politikada yaratılan zafer algıları bu olumsuz havayı tersine çevirerek hem Erdoğan’ın görev onayını hem de AK Parti’nin oy oranını artırdı.
İktidarın elinden son kozunu da almak
Denge ve denetleme mekanizmalarının işlevsel olduğu, toplumsal muhalefetin güçlü olduğu demokratik ülkelerde iktidardaki partinin uyguladığı yanlış politikalar veya yapılan yolsuzluklar toplumda tepkiye neden olarak iktidara oy kaybettirir. Muhalefetteki partiler için de iktidara gelme fırsatı doğmuş olur. “İktidarda olmanın maliyeti” olarak tanımlanan bu süreç denge-denetleme mekanizmalarının ortadan kaldırıldığı, kamu kaynakları ve medyanın iktidar partisinin tahakkümü altında olduğu Türkiye’de geçerliliğini yitiriyor. Yapılan her bir yolsuzluk veya uygulanan her yanlış politika bir şekilde muhalefetin üzerine atılabiliyor ve bunun iktidar seçmeni tarafından da büyük ölçüde inandırıcılığı olabiliyor. İktidarın bilinçli ekonomik tercihleriyle tarihinin en büyük ekonomik krizlerinden birini yaşayan Türkiye’de krizin yegâne sorumlusu olan AK Parti’nin seçmen tabanında hâlâ büyük bir kırılmanın yaşanmamış olması hem kimlik siyasetinin ne derece etkili olduğunu hem de ana akım medyayı kontrolü altında tutan iktidar için “iktidar olmanın maliyeti” olmadığını gösteriyor.
Bu gerçeğin farkında olan Kemal Kılıçdaroğlu da AK Parti’yi seçimi kaybetmeye veya hak ihlâllerine son vermeye zorlayacak yegâne şeyin onun tabanından gelecek baskı olacağını düşünüyor ve muhalefet stratejisini bunun üzerine kuruyor. Muhalif seçmene karşı yapılan hak ihlâllerini veya kendisine yabancı yaşam tarzlarına uygulanan baskıyı bir kazanım olarak gören sempatizan iktidar seçmeni ile AK Parti arasındaki bağımlılık ilişkisinin temelinde sosyal yardımlar, kısmi de olsa refah artışı ve iktidarın tahakkümü altındaki kutuplaştırıcı kimlik politikaları yer alıyor. İBB ve ABB’nin CHP’ye geçmesiyle sosyal yardımlar üzerindeki kontrolü zayıflayan, ekonomik krizin etkisiyle de kendi seçmenine dahi refah artışı vadedemeyen iktidarın elinde kalan son koz kutuplaştırıcı kimlik politikaları. Kılıçdaroğlu’nun yapmak istediği şey de, kendi seçmenini küstürmek pahasına, bu son kozu da iktidarın elinden almak.
Geçmişte yaşam tarzları veya siyasi görüşleri nedeniyle hak ve özgürlükleri ihlâl edilmiş kesimlerle barışmak için başlatılan helalleşme söylemi ve iktidarın kutuplaştırıcı kimlik politikalarının en büyük kozu olan başörtüsünün yasal güvence altına alınması teklifi kendi içinde de parçalanmış olan muhalefet baskısının iktidarı değiştirmeye yetmediği Türkiye’de otoriter yönetime karşı toplumsal muhalefeti genişletme hedefi taşıyor. Bu muhalefet stratejisinin başarılı olup olmayacağı bilinmemekle birlikte otoriterleşmeye karşı toplumsal muhalefetin genişlemesi mümkün olursa sadece 2023 seçimlerini kazanmakla kalmayıp yeni Türkiye’de bir daha bu denli hak ve özgürlüklerin ihlâl edilmesine izin verilmeyen demokratik bir sistemin yaratılması mümkün olabilir. Aksi takdirde, kendisinden olmayan karşı yapılan her haksızlığı ve zulmü reva gören bir anlayışla demokratik bir rejimin inşası ne yakın ne de uzak gelecekte mümkün olmayacaktır.
Kılıçdaroğlu'nun zayıf noktası
Kılıçdaroğlu’nun bu stratejisindeki zayıf nokta ise kimlik politikalarına bu kadar vurgu yaparken hem muhalefet seçmenine yönelik artan baskıyı gözden kaçırması hem de başta ekonomi olmak üzere hâlihazırda yaşadığımız somut problemlere karşı bir çözüm önerememesi. Genel seçime aylar kalmışken CHP’nin hala inandırıcı ve tatmin edici bir ekonomi politikası ortaya koyamamış olması ve seküler yaşam tarzına yönelik artan baskılara güçlü bir şekilde karşı çıkılamaması muhalif seçmen açısından büyük bir hayal kırıklığı yaratıyor. İnsanların oy kullanma isteği de azalıyor. İktidara karşı baskıyı onun seçmen tabanından artırmak isteyen Kılıçdaroğlu, bu dengeyi iyi kuramadığı için muhalif seçmenin inancını kırıyor ve değişime olan umudunu azaltıyor.
Sonuç olarak, 2023 seçimleri öncesinde tarihi bir fırsat yakalayan muhalefet için en büyük zorluk kendi seçmen tabanından kopmadan, onların endişelerini ve taleplerini göz önünde bulundurarak iktidarın seçmen tabanını zayıflatmak ve otoriterleşmenin maliyetini artırmak olacaktır. Gücünü vatandaşların hak ve özgürlüklerini aleyhine genişletmek isteyen iktidarlara karşı güçlü bir muhalefet oluşturamayan ve toplumsal mutabakat sağlayamayan ülkelerde insan haklarına sadık, demokratik bir siyasi rejimin inşa edilmesi de mümkün değil.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Yaşam tarzı endişeleri, CHP ve toplumsal mutabakat
12 Eki 2022

YAZARLAR

Abdullah Esin
Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü mezunudur. Dış politika, diplomasi ve politik ekonomi alanlarında araştırmalar yapmaktadır.

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR



