Uluslararası yaptırımlar

(Görsel kaynağı: Mathias Reding - Pexels üzerinden)
Günümüzde uluslararası yaptırımlar ve ambargolar, hükümetlerin dış politikasının merkezi bir aracı haline geldi. Ancak yaptırım kartı ne kadar sık kullanılırsa, etkisi o denli az olmaktadır. Ana fikir "ihtiyatlı kullanın" idiyse de, kısa süre içinde ve özellikle Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump için bu düşünce silikleşti. Trump'ın döneminde, yaptırımlardaki sürekli artışın nadir görülen bir durum olduğunu söyleyebiliriz. Zira kendisinin dört yıllık görev süresi boyunca, yaptırım programlarını denetleyen ABD Yabancı Varlıkların Kontrolü Ofisi (OFAC), George W. Bush ile Barack Obama'nın ikişer dönemlik (sekiz yıl) başkanlıklarına kıyasla, dört yılda yaklaşık iki kat daha fazla kuruluşu ve kişiyi hedef aldı. Deyim yerindeyse namlu Çin, İran, Rusya, Venezuela ve diğer "ABD çıkarlarını tehdit eden ülkelere" çevrildi. Yeni başkan Joe Biden ise, kendisinin bir geri çekilme sergileyeceğini düşünenleri yanıltmadı. İran'la Obama döneminde imzalanan ancak Trump tarafından terk edilen nükleer anlaşmayı (JCPOA) yeniden canlandırmayı uman Biden yönetimi, İran İslam Cumhuriyeti ile selefinin azami baskısını hafifletmek için Viyana'da görüşmelere devam ediyor.
Öte yandan, görevindeki ilk 100 günü geride bırakan Biden, bir dizi yeni yaptırım ilan etti: 15 Nisan'da ABD seçimlerine müdahale ve siber saldırılar gerekçesiyle Rusya'ya yönelik kapsamlı tedbirler açıkladı. Hemen bir ay öncesinde ABD ve Batılı müttefikleri, Çin'in Sincan bölgesindeki Uygur Türklerine yönelik insan hakları ihlalleri nedeniyle bazı Çinli yetkililere, mal varlığı dondurma ve seyahat yasağı koymuştu. Ayrıca Hong Kong'un özerkliğini zayıflattığı düşünülen Çinli yetkililere yaptırım uyguladı, Myanmar'da yaşanan darbenin aktörleri ile bağlantılı şirketleri hedef aldı. Bu tip önlemler, yaptırımların dış politikanın merkezi bir aracı haline geldiğini gösteriyor. Özetle yaptırımlar, diplomasinin tek başına yetersiz kaldığı ancak askeri müdahalenin çok riskli görüldüğü durumlarda; diğer devletlerin davranışlarını değiştirmeye çalışmanın bir yolu olarak görülmektedir. Örneğin ABD, yolsuzluk veya ciddi insan hakları ihlalleri ile suçlanan yabancı resmi yetkililere karşı Magnitsky Yasası'na başvurabilir.
Süreç içerisinde Batılı ülkeler, tematik ve sözüm ona değerlere dayalı politikaları giderek daha fazla benimsediler. Hedefler bir zamanlar Küba ve Kuzey Kore gibi küçük ülkelerdi; şimdiyse Çin ve Rusya gibi büyük ekonomileri içeriyor. Dolayısıyla hedefler büyüdükçe, ikincil hasar potansiyeli de artmaktadır. Uygurlara yönelik politikası nedeniyle Çin'e uygulanacak kapsamlı bir ambargo örneğin, dayanılmaz bir ekonomik geri tepme kuvveti yaratabilir. Söz konusu büyük hedefler, küresel anlamda finans ve teknolojiye olan bağımlılıklarını azaltmaya ne kadar çabuk cevap verirse, yaptırımların etkisi o kadar az olacaktır. Böylece uzun vadede yaptırımların ekonomiler üzerinde aşındırıcı bir etkisi olabilir.
Yaptırımların tarihteki ilk bilinen kullanımı milattan önce 432'de, Atina'nın Megara'dan gelen tüccarları pazar yerlerinden yasaklaması ve böylece rakip şehir devletinin ekonomisini boğması idi. Bununla birlikte, tarihçi Benjamin Coates, "20. yüzyıla dek modern anlamda uluslararası yaptırım konseptinin (küresel düzeni güçlendirmek üzere tasarlanmış, ekonomik erişimin kolektif reddi) öne çıkmadığını" yazıyor. 20. yüzyılın başlarında Milletler Cemiyeti çok taraflı yaptırımların uygulanmasına öncülük etti. Daha sonra Birleşmiş Milletler, beyaz üstünlükçü Rodezya veya Halepçe ve Duceyil katliamlarının sorumlusu Saddam Hüseyin'in egemenliği altındaki Irak'a karşı benzer bir yol izledi. Ancak ABD, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra uyguladığı tek taraflı yaptırımları artırmaya başladı. Danimarka ve Norveç'i işgal eden Nazilerin ülkedeki ABD varlıklarını ele geçirmesini engellemek adına, söz konusu varlıkları donduran öncü yasadan on yıl sonra, 1950'de OFAC kuruldu. Soğuk savaş yıllarında Kongre, başkana re'sen yaptırım uygulama yetkisi verdi, sosyalist Küba favori bir hedefti. 1990'larda ise ABD, nükleer silah yapmaya çalıştığı gerekçesiyle bu kez İran'ı hedef tahtasına oturttu. Ancak Amerika'nın yaklaşımındaki en büyük değişim, 11 Eylül 2001'deki terör saldırılarının ardından geldi. Çok kısa bir süre sonra yürürlüğe giren Vatanseverlik Yasası (USA Patriot Act), terörün finansmanını hedef aldı. Böylece teröristlerin ve onları destekleyen diktatörlerin, ABD'nin sahip olduğu veya etkilediği mali olanaklara erişimini kısıtlayarak onları engellemeye odaklanan akıllı yaptırımlar dönemi başladı. Bu yöntem değişikliği, yaptırımları eskisinden çok daha güçlü hale getirdi.
Ancak 2010'dan itibaren ABD, yalnızca kötü adamları(!) değil, aynı zamanda onlarla iş yapan herkesi finansal dışlama ile tehdit eden ikincil yaptırımlar uygulamasını yaygınlaştırdığında, bir başka dönüm noktasına gelindi. Bu durumun, İran özelinde etkisi bir hayli büyük oldu: 2015 tarihli JCPOA'dan sonra İran'a hücum eden Avrupalı şirketler, Başkan Trump'ın 2018'de yaptırımları geri getirip ikincil yaptırımlar eklemesinin ardından hızlı bir şekilde ülkeden geri çekildiler. ABD politikası, son on yılda iki esas değişim daha yaşadı. Rusya'nın 2014'te Kırım'ı ilhak etmesiyle başlayan süreçle birlikte, Rusya gibi büyük balıkların peşine düşecekti. İkincisi, Trump'ın amorf yaklaşımına dayanıyordu. Zira kendisinin hedefleri ne kadar çeşitli idiyse ve diplomatik tarzdan bir o kadar yoksundu: NATO üyesi ve ABD müttefiki olan Türkiye'yi, "ülke ekonomisini yok etmekle" tehdit etmişti. Yine bu dönemde kara listeye alınan kişi ve kuruluşlardan uzak durmanın maliyeti, özellikle bankalar için amansızca arttı. Örneğin 2014'te Fransız bankası BNP Paribas, Amerika tarafından kara listeye alınan ülkelere yönelik binlerce işlemi gerçekleştirdiğini kabul ederek 8,9 milyar dolar para cezası ödedi ve New York'taki dolar bazlı takas operasyonlarını bir yıllığına askıya almak zorunda kaldı.
Yaptırımların etkinliğine yönelik en büyük tehdit ise, hedeflenen tarafların bunları aşma çabasıdır. Paravan şirketler üzerinden sahte ticaret ağları oluşturmak gibi yolsuzluklara başvurmanın maliyeti bir hayli yüksek olsa da, etkili bir yol olmaya devam ediyor. Örneğin İran söz konusu olduğunda Türkiye ve Dubai, özellikle serbest ticaret bölgeleri üzerinden Batılı ülkelerin yaptırımlarının aşılmasında zayıf halkalarını oluşturduğu biliniyor. Fakat pek çok ülke tarafından ilan edilen yaptırımlara uyum gemisinin dümeni, şimdilik Washington tarafından izlenen politikaya sabitlenmiş durumda.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Ersin Şenel
Çıkarların değil, etik ilkelerin yaşama egemen olması için...
İLGİLİ OKUMALAR



