

Çocuklar bilimle büyüsün diye: Bilim Kahramanları Derneği Bilimsel düşüncenin toplumun her kesimine yayılmasının, bilimselliğin ve farkındalığın teşvik edilmesinin erken yaşta bilimle tanışan ve bilimsel bakış açısını öğrenen çocuklarla mümkün olacağına inanan ve 2011 yılından bu yana faaliyet gösteren Bilim Kahramanları Derneği, tüm çalışmalarını "bilimin toplumsal yaşamın odağında yer aldığı bir dünya" bakış açısıyla tasarlıyor. Bilim Kahramanları Derneği: Bilimsel üretim süreçlerini ve bilim insanlarını desteklemek; çocuklar ve gençlerin 21. yüzyıl becerilerine sahip, üretken ve duyarlı dünya vatandaşları olarak yetişmelerine katkıda bulunmak gibi hedeflerle sürdüren Bilim Kahramanları Derneği, gezegenin sürdürülebilirliği sağlamaya yönelik bilimsel çalışmalar yapmayı da en az diğer hedefleri kadar önemsiyor. Bilimsellik, duyarlılık, iş birliği ve süreç odaklılık, kapsayıcılık, yenilikçilik ve şeffaflık gibi ilkeleri paylaştığı gönüllüleri ve bağışçılarıyla Bilim Kahramanları Derneği, özellikle 4-16 yaş arasındaki çocukların ve gençlerin bilimsel düşünceye inanan, bilimsel araştırma yoluyla dünyanın sorunlarını araştıran, sorgulayan, çözüm üreten özgüvenli insanlar olarak yetişmelerine katkıda bulunmak için çalışıyor. Bilim Kahramanları Derneği’nin amaçları, hedefleri ve faaliyetleri bu tanıtım filminde ünlü oyuncular tarafından anlatılıyor. Neler yapıyor? Bilim Kahramanları Derneği'nin faaliyetleri arasında dünyada 100 ülkeden 9-16 yaş arası çocuk ve gençlerden oluşan 4-10 kişilik takımların katıldığı bilimsel içerikli uluslararası turnuvanın Türkiye ayağı olan Bilim Kahramanları Buluşuyor / FIRST® LEGO® League Challenge öne çıkıyor. Öte yandan 4 - 6 yaş arası çocuklara yönelik Minik Bilim Kahramanları Keşfediyor / FIRST® LEGO® League Discover ve 6-9 yaş arası çocuklara yönelik Minik Bilim Kahramanları Buluşuyor / FIRST® LEGO® League Explore isimli STEM programlarını düzenleniyor. 2014 yılından bu yana Türkiye'de Bilim Kahramanları Derneği tarafından düzenlenen Dünya Robot Olimpiyatı (WRO) ise gençlerin robotlara ve bilime karşı ilgilerini artırmayı hedefliyor. Sanal Bilim Atölyeleri, Kızlar Bilimle Buluşuyor, Merak Makinesi, İlk Fırsat Programı gibi etkinlikler de derneğin çalışmaları arasında yer alıyor. Kapsayıcılık ilkelerinin gereği olarak maddi olanaklar ya da diğer dezavantajlar sebebiyle kişisel gelişimlerini ve öğrencilik yaşamlarını destekleyecek programlara katılamayan çocukların da benzer aktivitelere katılımını bireysel ve kurumsal bağışlarla mümkün kılan Bilim Kahramanları Derneği’nin bağışçıları arasında yer almak isterseniz bu bağlantıyı ziyaret edebilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
Sokrates’ten Heidegger’e hayat üzerine meditasyon yaparken ölümü merkeze alan bir gelenek vardır. Örneğin Phaidon diyaloğunda Sokrates, ölüm karşısında korkusuzluk gösteren bir filozofun ölümü arzulaması gerektiğini ifade eder. Sokrates ölüm karşısında yalnızca korkusuz değil, aynı zamanda isteklidir. Nitekim ölüm, ruh ve bedenin birbirinden ayrılmasından başka bir şey değildir. Bu sebeple Platon'un başka bir diyalogu olan Savunma’da Sokrates, gerçek anlamda felsefeyle uğraşanların ölmeye hazırlandıklarını ifade eder. Platon’dan beri süregelen felsefe, yaşamı ölüm karşısında zayıf görmekle beraber, yaşamın nihai ereğinin ölümle sonuçlanmak olduğuna dikkat çeker.
Bu geleneğe bir alternatif ve karşı çıkış, Spinoza ve Nietzsche felsefelerinde görülür. Kendini Spinoza ve Nietzsche’nin selefi olarak tanımlayan çağdaş Fransız felsefesinin önemli temsilcilerinden Gilles Deleuze, Spinoza Üzerine 11 Ders adlı kitabında Sokratik geleneğin felsefeyi ölüme hazırlanmak olarak görmesine karşın, felsefenin bir yaşam meditasyonu olduğunu söyler.
“Felsefe hayat üzerine bir meditasyondur, ölüm üzerine değil. Elbette, çünkü ölüm her zaman kötü bir karşılaşmadır.”
Bu ifade de açıkça görülebileceği gibi Deleuze için yaşam, kişiseli aşar; öznel yaşantıdan farklılaşarak felsefi bir kavram haline gelir. O, kişisel ya da organik olmayan bir güçtür. Bu sebeple Deleuze yaşam üzerine meditasyon yapan bir filozof olmaya çalışır. Pratik yaşamın düzenlenmesi için ölüm fikrini düşünmeyi önermek bir yana, tam tersine, ölümü yaşamın en dış bağıntısı haline getirmeye çalışır.

Ben de bu konuda çoğunlukla Deleuze ile aynı fikirdeyim. Ölümü düşünmek üzerine özel bir ilgim neredeyse hiç yok yukarıda da söylediğim gibi. Sadece aşağıda yer alan şu videoda bu konu hakkında birkaç görüşten söz etmiştim.
Hayatın veya daha özel anlamda anın değerini, ölüm anımsaması üzerinden kurmuyorum sanırım. En temelde böylesine bir ölüm farkındalığı olduğu neredeyse kesin elbette, nitekim insan olmanın anlamı zaten bu. Fakat gündelik hayatımda, bilinç düzeyinde sıklıkla ölüm fikrine referans vermiyorum.
Yine de insan ve düşündüğümüzün aksine çoğu zaman pek istikrarsızız işte, her sabah aynı duygularla yataktan kalkılmıyor. Tüm bu tantana ne için diye sorduğum günlerde beni alıp anın farkındalığına geri getirecek bazı an'ımsatıcılara ihtiyaç duyuyorum.

Mezarlık gezisi de tam olarak bu minvalde bir etki yarattı. Antik Roma felsefesinde önemli bir yere sahip "Memento Mori, Ölümü hatırla!" sözünün deneyimiydi bir bakıma. Ölümü düşünerek yaşamak değil; yaşamın biricikliğini unutmaya başladığında ölümün kesin ve zorunlu varlığını bir an için olsun hatırlamanın bilgeliği aslında bu.
Şimdi ve buradasın, bir gün şimdi ve burada olmayacaksın. Hepsi bu.
Hic et nunc, şimdi ve burada.
Ölümün hatırlanması (hiç akıldan çıkartılmaması değil) yaşamın değerine dair bir farkındalık kazandırma potansiyeli taşıyor. Mezarlıkta birbirinden büyük isimlerin arasında dolanırken düşündüğüm tek şey buydu. Varolmaya devam etmeyi seçtiğime göre varolmaya devam ettiğim için şikayet etmek yerine bu varolma hali ile ne yapmakta olduğuma odaklanmam gerektiğini anımsadım bir kez daha.
Çünkü şair Arthur Rimbaud' nun söylediği gibi, aslında insanların pek çoğu yaşanmamış bir hayattan ölüyor. Ve ben yaşanmamış bir hayattan dolayı ölmek istemiyorum.
Yaşanmış ve yaşanmamış hayatlar arasındaki belirlenim ise elbette mutlak bir ölçüte göre yapılmıyor, herkes kendi yaşanmışlıklarının (ve tabii yaşanmamışlıklarının) belirleniminden mesul sanıyorum. Bu noktada bir kıyaslama içerisine girmeksizin, ben kendi varoluşuma neleri borçlu hissediyorum diye düşündüm yine. Yanıtlar zaten yıllar önce verilmişti, tüm revizeleriyle birlikte yeniden belirdi zihinimde. Sonrasında bu "kendini kendine geri getiren anlar" olarak isimlendirdiğim kendi-anımsamaları arttırmak adına ek bir anımsatıcı hazırlamaya karar verdim.

David Hume'a atfedilen ama muhtemelen onun olmayan bir söz var, "Eğer burada durup daha ileri gitmeyeceksek neden buraya kadar geldik?" Bu sözü okuduğumda hep gülümsüyorum. Nasıl olsa söz muhtemelen orijinal değil, ben de üzerine bir ek yapabilirim diye düşünerek şunu ekledim; "Eğer burada durup daha ileri gitmeyeceksek neden buraya kadar geldik? Yola neden çıktığını hatırla." Bu iki cümleyi photoshop'tan amatör bir tasarım haline getirip bastırdım. Uyandığında tam karşımdaki duvarda duruyor. Bir noktada sıkılacağımı ve çöpe atacağımı biliyorum ama şu an için işe yarıyor. Malum, Britanya kültürü bana pragmatik olmayı öğütlüyor. :)
Senin kendini kendine geri getiren anlar'a örneklerin var mı? Paylaşmak istersen memnuniyet duyarım. O halde artık veda vakti, gelecek hafta (kimbilir hangi konuda) başka bir bültende görüşmek üzere. Meraklı (ve an'da) kal! - Dilara
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Mezarlık Gezisinden Notlar
02 Tem 2021

YAZARLAR

Dilozof
Düşünürlerle düşünüyorum...
İLGİLİ OKUMALAR



