“Meskinides” ve Nüfus Mübadelesi Üzerine

Cüzzam illetine tutulan Müslüman Giritlilerin pek bilinmeyen mübadele yolculuğu: “Nüfus mübadelesi din kriteri üzerinden yapılacak olsa da hastalık kurbanlarını dine göre seçmiyordu.”
“Meskinides” ve Nüfus Mübadelesi Üzerine

Yazı: Aytek Soner Alpan

Tancan Ailesi’nin Mübadele ile Girit’ten ayrılmaları esnasında kendilerine verilen evraklarında kullanılan ve ardından belgelerden sökülerek aile yadigarları arasında yer almış fotoğrafı. Fotoğrafın üzerinde İrakleio’ya bağlı Dimos Partiron (Partira Belediyesi) mührü okunur durumda. H. Yüksel Hançerli, Giritli mübadillerin son durağı Çukurova: Parçalanmış ailelerin öyküsü (Adana: Hançerli Fotoğrafçılık, 2007), 40 Independent Türkçe’de 4 Mayıs 2021 tarihinde Cihat Arpacık imzasıyla yayımlanan “Arşivden” üst başlıklı erken Cumhuriyet döneminde salgın yönetiminin konu edildiği köşe yazısında okuyuculara şu kısa bilgi veriliyordu:(1)


“Cüzzamlılar manastıra yerleştirildi”

1925 yılında, o dönem yoğun görülen cüzzam hastalığına karşı sert karantina önlemleri alınıyordu. O yıl Erzurum’da artan cüzzam hastalığına yakalananlar, Pasinler ilçesine bir saat uzaklıktaki Meryem Ana Manastırı’na yerleştirilmişti.

Bu köşe yazısında yukarıda aktarıldığı şekilde kısaca bahsedilen mesele, başka bir konunun aslında pek bilinmeyen bir yönünü irdeleme imkânı sunmaktadır. Erzurum’da 1925 yılında “karantinaya alınan”lar Girit’ten mübadeleye tabi olarak getirilen cüzzam hastalarıdır. Girit mübadili cüzzamlılar, öyküleri, bilinenleri ve bilinmeyenleriyle adına “nüfus mübadelesi” denmiş olan insanlık dışı uygulamaya ve bu uygulamanın sonuçları konusundaki sınırlı bilgimize katkı sunmaktadır.

Giritli Mübadiller

30 Ocak 1923 tarihinde Türkiye ve Yunanistan arasında imzalanan Türk ve Rum Ahâlinin Mübadelesine Dair Mukavelenâme ile dini temel kriter alan zorunlu bir nüfus mübadelesi resmiyete kavuştu. Temel kriter din olduğu için Yunanistan sınırları dahilinde ana dili Türkçe olmayan Müslümanların da mübadeleye tabi tutulması ve Türkiye’ye gönderilmesi gündeme geldi. Bu şekilde mübadeleye tabi tutulan grupların en büyüğü, Girit Müslümanlarıydı. Konstantinos G. Fournarakis’in verdiği bilgiye göre Girit’te yaklaşık 23 bin mübadeleye tabi Müslüman vardı. Yaklaşık sayılarla bunların 5000’i Hanya’da, 3000’i Resmo’da (Rethymno), 11.500’ü Kandiye’de (İrakleio) ve 3000’i Laşit’te (Lasithi) mukimdi. Giritlice (Κρητικά - Kritika) adı verilen bir Yunanca diyalekti konuşan Giritliler, bu diyalekti yazıya geçirdiklerinde de çoğu zaman Yunan alfabesi değil, Arap alfabesi kullanıyor, yani Aljamiado metinler ortaya çıkarıyorlardı.

Mübadele ile Türkiye’ye getirilen nüfusun çeşitli şekillerde hem toplumsal hem resmi düzlemde ayrımcılığa maruz kaldığı, mevcut toplumsal yapıya entegrasyonda oldukça zorlandığı mübadillerin tanıklıklarıyla sabit durumdadır. Tıpkı Yunanistan’a gönderilen Türkçe konuşan Rumlar gibi Türkiye’ye gönderilen Yunanca konuşan Giritliler de gerek dilleri gerek diğer mübadillerden ve yerli halktan ayrışan kültürel -örneğin kuliner- karakteristikleri nedeniyle çok boyutlu ve nesillere yayılan bir ayrımcılığa maruz kalmışlar, dönemin tanımlayıcı unsurlarından olan homojenleştirici milliyetçi politikaların hedefi haline gelmişlerdir. Örneğin, Hamdullah Suphi [Tanrıöver] Bey, Yunanistan’dan gelen ve ana dili Rumca olan mübadillerin Ege ve Akdeniz kıyılarına yerleştirilmemesi konusunda ısrarlı uyarılarda bulunmuş, çocuklarına Rumca ninniler söyleyen Giritli muhacirlerin ileride milli birlik ve güvenlik hususlarında potansiyel tehdit olduğunu vurgulamıştır.(2) Nihal Atsız’ın “Türkümsü”(3) dediği Giritliler 1920’lerin sonundaki “Vatandaş, Türkçe Konuş!” kampanyasından, hatta bir “dolgu malzemesi” olarak 1930’larda yükselen antisemitizmden de paylarını almışlardır.(4) Hüseyin Hulki [Cura] Bey’in Ağustos 1931’de Hizmet gazetesinde yayımladığı “Millî Vahdet” üst başlıklı ve esasen İzmir Yahudilerinin kamusal alanlarda Türkçe konuşmamaları “sorununu” ele alan yazı dizisinin dördüncü bölümü “Giritli Türklerin kısmen Rumca konuşmaları”na ayrılmıştır.(5)

1897’de Spinalonga Adacığı’nın güney limanı

Maurice Born, “L’île de Spinalonga et le centre antilépreux - Vies et morts d’un Crétois lépreux”, Blog, Vies et morts d’un Crétois lépreux, 2015, http://blogs.editions-anacharsis.com/cretois/index. php?post/l-%C3%AEle-de-Spinalonga


Ancak Girit’ten gelen mübadiller arasında sayıları çok az da olsa özel bir alt grup vardır ki bu grubun mübadillerin çoğundan çok daha marjinal bir konuma, adeta mutlak görünmezliğe itildiklerini söylemek gerekir. Bu alt grup, cüzzamlılardır.

Giritli Cüzzamlılar ve Nüfus Mübadelesi

19. yüzyılda miskin illeti yani cüzzam, Girit’te oldukça yaygındı ve cüzzam salgını adadaki varlığını uzun ca bir zamandır sürdürüyordu. “Miskin” sözcüğünden yola çıkarak adlandırıldığı şekliyle meskinides (μεσκίνηδες), yani cüzzamlılar Girit’i ziyaret eden pek çok yabancı gözlemcinin de dikkatini çekmiştir. Tho-mas Abel Brimage Spratt, 1865 tarihli Travels and Researches in Crete (Girit’te Seyahatler ve Araştırmalar) başlıklı kitabında hastalığa ve bu hastalığın yaygınlığına dikkat çekmektedir. Adada 1000 kadar cüzzamlının yaşadığını belirten Spratt, Girit’in her kentinde cüzzamlıların ada toplumundan tecrit edilmiş şekilde yaşadığı özel bölgeler olduğunu belirtmektedir.(6) Bu bölgelerin -adada adlandırıldığı şekliyle meskinyes (çoğul μεσκινιές, tekil meskinya / μεσκινιά)- ve cüzzamlıların adanın gündelik yaşantısından tamamen izole edilmesi ise mümkün değildi. Adanın sağlık otoritelerinden Dr. Louis Hjorth’un 1853 tarihli raporundan alıntılayan Spratt adadaki durumu şöyle tarif ediyordu: (7)

Büyük yerleşim yerlerinin kapılarından her kim girerse, özellikle de bir cumartesi günüyse, oturup yol kenarında dilenen menkûb varlıkların çokluğunun oluşturduğu kabih manzara karşısında kahrolur. Bu bedbaht insanların hali karşısında lakayt kalmak yahut cüzzam ismiyle damgalanır damgalanmaz ailelerinin, çocuklarının, akrabalarının ve dostlarının yanından, adeta mücrimmiş gibi, kovulmuş, namusluca kendi emekleriyle kesbetme gücünden mahrum bırakılmış ve dilencilik edecek vaziyete duçar olduğunu düşünmemek imkansızdır.

Dr. Hjorth, 1850’de I. Abdülmecid’in Girit’i ziyareti esnasında Sultan’dan Kandiye Kalesi’nin zahirinde yaşayan 104 cüzzam hastasına mahsus bir hastane yapılmasını talep etmişse de bu istek karşılık bulmaz. Sultan, adadaki cüzzam hastalarına günlük 200 dirhem ekmek ianesi yapılmasını, Müslüman cüzzamlılara Ramazan ayında zeytinyağı ve pirinç verilmesini emreder.(8) Bu yardımların yeterli olmaması karşısında, sokağa çıkabilecek kadar “sağlıklı” cüzzamlılar kent kapılarında yardım ve yiyecek dilenmeyi sürdürürler.(9) Sonraki yıllarda yerel yöneticilerin ve seçkinlerin cüzzamlılara dönük çeşitli faaliyetleri devam eder. Bunun bilinen örneklerinden biri, günümüzde hala ayakta olan ve Resmo’yu ziyaret etmiş herkesin Belediye Bahçesi’nin kentin ana caddesi boyunca uzanan kuzey duvarının bir parçası olarak gördüğü, Osmanlıca kitabesi oldukça sağlam durumdaki Klapsarzadelerden Edhem Bey tarafından yaptırılmış Cüzzamlılar Çeşmesi (Μεσκινόβρυση / Meskinovrysi) olarak bilinen çeşmedir. Osmanlı Devleti, Girit’teki egemenliğinin son yıllarında Hanya’da bir cüzzam hastanesinin inşa edilmesi ve bu hastalıktan muzdarip nüfus için yardım kuruluşlarının tesisi konusunda girişimlerde bulunmuştur.(10) Girit’in Osmanlı idaresinden çıkmasının ardından ve ada henüz Yunanistan’a bağlanmamışken Laşit’teki Elunda Körfezi’nde bulunan Spinalonga Adacığı, Girit Devleti tarafından 30 Mayıs 1903 tarihli 463 sayılı yasayla bir cüzzam kolonisine dönüştürülür. Girit’te konuşlanmış Düvel-i Muazzama kuvvetlerinin meskinyes civarındaki askerlerine cüzzam bulaşma riskine karşı, ada idaresine baskı yapması neticesinde bu dönüşüm gerçekleşir ve adacığa ilk yıl 251 cüzzamlı yerleştirilir. Bunu mümkün kılan bir diğer neden, adacığın neredeyse tamamen Müslümanlardan oluşan nüfusunun Girit Hükümeti’nin baskıları ve cüzzamlıları 1901’den bu yana adacığa tedricen yerleştirme politikası sonucu Spinalonga’yı terketmiş olmasıdır. Bu şekilde, bu eski Venedik kalesinde bulunan ve yetkililer tarafından potansiyel bir iç güvenlik sorunu olarak görülen Müslüman yerleşimi de tasfiye edilmiştir.(11) Spinalonga’da kurulmuş olan cüzzam kolonisinin amacı, hastalığın tedavisi değil, hastaların mutlak tecritidir. Bu nedenle adacık hastaneden ziyade koşulları ve kuralları itibariyle bir hapishaneyi andırmaktadır.(12)

Nüfus mübadelesi din kriteri üzerinden yapılacak olsa da hastalık kurbanlarını dine göre seçmemektedir. Cüzzam illetine tutulan Müslüman halktan insanlar da vardır ve onlar da Spinalonga’da tecrit edilmektedir. Nüfus Mübadelesi kararının alınması bu insanların kaderi konusunda bir soru işareti yaratmaktadır. Zira ilgili mukavelenâme bulaşıcı hastalıklardan muzdarip nüfusun nasıl muamele göreceği konusunda net hükümlere sahip değildir. Dolayısıyla bu kişilerin mübadeleye tabi olup olmadıkları, mübadele edileceklerse bunun hangi koşullarda yapılacağı belirsizdir. Öte yandan, Türkiye söz konusu olduğunda, Emraz-ı Sâriye ve İstilâiye Nizamnamesi cüzzamlıların ülkeye girişini kati bir şekilde yasaklamaktadır. Zaman zaman Büyük Millet Meclisi’nin gündemine de gelen bulaşıcı hastalık taşıyanların ülkeye girişleri meselesinde hükümet, mevcut mevzuatın sınır güvenliğini ve halk sağlığını koruma konularında yeterli olduğunu savunmuştur.(13)

Muhtelit Mübadele Komisyonu’nda görevli Türk heyetinin reisi olan Tevfik Rüştü [Aras] Bey, 6 Mart 1924 tarihinde Atina’dan Ankara’ya gönderdiği telgrafta Mübadele, İmar ve İskân Vekâleti’ni ”Kandiye yakınlarındaki” mübadeleye tabi üç cüzzamlının varlığı konusunda uyarmakta ve Vekâlet’ten bu insanlara nasıl muamele edileceği konusunda acilen karar vermelerini talep etmektedir.(14) 8 Mart’ta Mübadele Vekili Mahmud Celal [Bayar] Bey, Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimaiye Vekâleti’ni konu hakkında bilgilendirir ve bu üç kişinin Türkiye’ye gelmelerinin akabinde hangi kuruma yerleştirileceklerini sorar.(15) Sonraki gün Mahmud Celal Bey, bir tamim yayımlayarak Türkiye’ye gelecek cüzzamlıların İstanbul’da bulunan Emraz-ı Sâriye Hastanesi’ne gönderileceği konusunda mübadele bürokrasini bilgilendirir.(16) Bu kişilerin Türkiye’ye hangi koşullarda geldiği, seyahatleri esnasında tecrit/karantina koşullarının nasıl sağlandığı konusunda arşiv belgelerinden herhangi bir bilgiye ulaşılamasa da Türkiye’ye nakledildikleri bilinmektedir. Giritli yerel tarihçi Haridimos A. Papadakis’e göre bu kişiler, ilgili genelgede belirtildiği üzere İstanbul’daki hastaneye getirilmiştir.(17) 18 Mart 1925 tarihinde Bakanlar Kurulu, cüzzamlıların aileleriyle birlikte Erzurum’a bağlı Pasinler’e bir saat mesafedeki, “emlak-ı milliyeye ait” Meryem Ana Manastırı’na yerleştirilmeleri doğrultusunda karar alır. Karar, bu kişilerin halkla temas ederek hastalığı yaymalarının önüne geçmek şeklinde gerekçelendirilir. Kararda dikkat çekilen bir diğer nokta terkedilmiş durumdaki bu Ermeni manastırının 1000 dönüm arazisi olduğudur. Bu nedenle buraya iskân edilecek kişilerin hayatlarını tarımla sürdürebilecekleridir.(18) Memleketin olabilecek en ücra köşesinde kaderlerine terk edilen bu kişilerin gönderileceği yerle ilgili altının çizilmesi gereken bir diğer husus ise bu karardan iki ay önce, Ocak 1925’te, Ardahan’da çok şiddetli bir depremin gerçekleştiği ve Pasinler’in yerle bir olduğudur. Gazeteler Pasinler halkının deprem sonrası yardıma muhtaç durumda olduğunu yazmaktadır.(19)

Eylül 1927’de Dr. Charles Nicolle’ün Spinalonga’yı ziyareti esnasında çekilmiş ve adadaki yaşantıyı gösteren bir filmden kare. Spinalonga (Spinalonga: Archives de l’Institut Pasteur, Fonds d’Archives Georges Blanc, 1927), https://vimeo.com/167902452

1925’te cüzzam hastalarının barınması uygun görülen Pasinler’deki Surp Asdvadzadzin (Meryem Ana) Manastırı, Kevork Ciğerciyan tarafından 20. yüzyılın ilk yıllarında fotoğraflandığında tamamen harap durumdadır. George Jerjiyan, “The George Djerdjian photo collection”, Houshamadyan, 2015, https://www.houshamadyan.org/en/mapottomanempire/ vilayetofmamuratulazizharput/ kaza-of-arapgir/voices/georgedjerdjian.html

Giritli cüzzamlılar bu karar uyarınca Erzurum’a gönderilmiş midir? Mesele bu noktada oldukça enteresan bir hal almaktadır. Haridimos Papadakis, 1933 yılında Spinalonga’daki cüzzamhânenin müdürü olan E. Grammatikakis’in Μύσων (Myson) dergisinde yayımladığı bir listeden yola çıkarak o dönemde adacıkta toplam 301 cüzzamlı bulunduğunu, bunlardan yedisinin Anadolu kökenli olduğunu saptamaktadır. Listenin dokuzuncu sırasında bulunan “A. Dimitrios”un Erzurum’dan geldiği belirtilmektedir.(20) Papadakis’in yolu bu mesele ile Girit’ten gelen ve görünmezliğe terkedilen başka bir mübadil alt grup olan Afrika kökenli siyah Giritliler üzerine Ayvalık’ta araştırma yaparken bir kez daha kesişir. Yazar, 2006 yılında “Gana” lakabı ile tanınan ve Ayvalık’ın önde gelen Afrogiritli simalarından olan Kemal Tunçmen’le (Resmo 1922 - Ayvalık 2007) yaptığı mülakattan şu doğrudan alıntıyı okuyucusu ile paylaşır:(21)

“1950 civarında Ayvalık’a bizim gibi Giritlice konuşan bir melez (μιγάδας) geldi. Anadolu’nun içlerinden gelmişti ve halı satıyordu. Babası Hristiyan ve annesi siyah Müslümanmış, bizim gibi Giritlilermiş. Onları mübadelede benim ailem gibi Ayvalık’a getirmemişler çünkü annesiyle babası meskinidesmiş, Allah’ın hastalığı (αρρώστια του Θεού) varmış onlarda. Onları Anadolu’da bir manastıra göndermişler. Bu orada doğmuş, sağlıklıymış. Daha sonra babasını alıp geri göndermişler çünkü adamın Hristiyan olduğunu ve Girit’e dönmek zorunda olduğunu farketmişler. Sana bir şey diyeyim mi, ona inanmadım, bana kendisini acındırarak halı satmak için bütün bunları söylediğini düşündüm ama Giritlice konuşuyordu ve bu bana pek tuhaf göründü.”

Papadakis, “Gana Kemal”in anlattıklarıyla eldeki diğer bilgileri birleştirerek 1933 yılında Spinalonga’daki Erzurum’dan gelen cüzzam hastası “A. Dimitrios”un bu halı satıcısının babası olduğu sonucuna varır. Yani Hristiyan kimliğini gizleyerek mübadeleyle tabi olan “A.”, Türkiye’ye geldikten sonra Erzurum’daki terkedilmiş manastırda tecrit edilmiş, ancak kimliği anlaşılınca Girit’e geri gönderilmiş ve hastalığı nedeniyle tekrar Spinalonga’ya kapatılmıştır.

***

Urduca kısa hikâye geleneğinin (afsana) tartışmasız en ünlü ismi olan Saadat Hasan Manto, “Toba Tek Singh” isimli hikâyesinde Hindistan’ın bölünmesi sürecine eşlik eden Hindistan ve Pakistan arasındaki nüfus mübadelesine Lahor’daki bir akıl hastanesinin penceresinden bakar.(22) Mübadele kararını takiben Hindistan ve Pakistan iki ülkedeki akıl hastalarının da mübadeleye tabi tutulmasına karar verir. Buna göre Pakistan’daki Sih ve Hindu akıl hastaları Hindistan’a gönderilecektir. Akıl hastalarının tepkilerine, mübadelenin özünde insanlık dışı bir politika olduğu gerçeğine odaklanan Manto, toplumun “akıl” standartlarına uymadıklarından şu ya da bu nedenle tecrit edilmiş bu insanların mübadele fikrine gösterdikleri direnci anlatır. Hikâye boyunca kendimizi siyasetçiler ve karar alıcıların son derece “mantıklı” bularak hayata geçirdikleri mübadele fikrinin “delilerce” sağduyu diyebileceğimiz temel düzeyde geliştirdikleri itirazlarla reddedilmesinin yarattığı ironi içinde buluruz. Kimin aklî melekelere sahip olup kimin olmadığının, nerenin Hindistan’da nerenin Pakistan’da kaldığının, kimin Hindistanlı kimin Pakistanlı olduğunun bulanıklaştığı bu hikâyenin sonunda, Hindistan’a gönderilmek istenen ancak doğum yeri Pakistan sınırları içinde kalmış bir akıl hastası olan Bişan Singh’in Pakistan-Hindistan sınırında boylu boyunca uzanan canlı mı cansız mı olduğunu bilemediğimiz bedeniyle baş başa kalırız.

Manto, gerçek öğeler de barındıran bu hikâyeyi yazarken elbette cüzzam hastası mübadil Giritlilerin yaşadıklarından haberdar değildi. Ancak Türkiye ile Yunanistan arasındaki pratiği model almış Hindistan-Pakistan Nüfus Mübadelesi’nin içindeki trajik bir kurgusal fragman olan akıl hastası Bişan Singh’in hikâyesiyle cüzzam hastası A. Dimitrios’un ve ailesinin Spinalonga’dan Erzurum’a uzanan ayak izlerinin paralellikler arz etmesi tesadüf olmaktan çok uzaktır. Bu paralelliği mümkün kılan, her iki örnekte de modern toplumda sağlık adına hayata geçirilen tecrit mekanizmalarının evrenselliği ve adına “nüfus mübadelesi” denilen acımasız demografik mühendislik pratiğine içkin olan şiddetin iç içe geçmesidir. Dolayısıyla, Giritli mübadiller arasındaki bu üç kişilik küçük alt grubun hikayesi küçüklüğü oranında kıymetsiz olmak şöyle dursun, modern toplumu tıbbi ve siyasal açılardan “sağlıklı ve saf” tutma gayretinin neticelerini sergileme gücünü haiz olduğundan dikkate alınmaya değer bir başlangıç noktası teşkil etmektedir. Özellikle de 1923 Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi’nin yüzüncü yılı yaklaşırken ve bizim bu süreci toplumsal tarih perspektifinden ve yeni bir gözle ele almaya hâlâ ihtiyacımız varken…

Yazının dipnotlarına buradan ulaşabilirsiniz.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

Toplumsal TarihToplumsal Tarih

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

Eski Çağ'da Propaganda, Mübadele, Alman Birliği

Toplumsal Tarih Dergisi'nin 332. sayısından Eski Çağ, göç tarihi ve Avrupa tarihi yazıları

13 Oca 2023

Eski Çağ'da Propaganda, Mübadele, Alman Birliği

YAZARLAR

Toplumsal Tarih

Tarih Vakfı'nın ülkemiz insanlarının tarihe bakışlarına yeni bir içerik, zenginlik kazandırmayı ve tarihi mirasın korunmasını köklü bir duyarlılıkla, geniş toplum kesimlerinin katılımıyla gerçekleştirmeyi amaçlayan dergisi Toplumsal Tarih'ten özel seçkiler her cuma 11.00'de Aposto'da.

İLGİLİ OKUMALAR