Ne İstanbul ne Türkiye depreme hazır

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
1999 Marmara Depremi’nden kısa bir süre sonra, olası İstanbul depremi tartışılmaya başlandı.
Herkes şaşkındı.
Bir yanda yıkılan Marmara kentleri, diğer yanda İstanbul için konuşulan felaket senaryoları.
Deprem uzmanları, 6 Şubat Kahramanmaraş depremlerinin hemen ardından, başta Hatay olmak üzere deprem kentlerindeki yıkımın büyüklüğünü ve depremin ardından yaşanan kaosu işaret ederek yeniden uyardılar:
“Artık zaman kalmadı.”
Yaklaşan yerel seçimler öncesi, özellikle İstanbul adayları, depremi de vaatleri arasında ilk sıralara koyuyor. İktidarın dilinde de muhalefetin dilinde de deprem var. Ancak tablo, çok da umut verici değil.
Marmara Depremi’nden kısa süre sonra, depremde en büyük yıkımın görüldüğü merkezlerden Yalova’da görev yapan, dönemin önemli deprem soruşturmalarını yürüten Savcı Abdullatif Çakır, Milliyet gazetesine çarpıcı açıklamalar yaptı:
“Depremde sorumlu devlet ve sistem. Bütün hükümetler ve bakanlar. Bizim soruşturmamızda yasalar karşısında suçlu olanlar cezalarını bulacak. Ancak bu hiçbir şekilde yapılanların karşılığı olmayacak. Yaptığımız soruşturmada bunun gereğini yapamıyoruz. Siyasiler için bir şey yapmamız mümkün değil. Siyasilerin sorumluluğu politika belirleme açısından görünüyor. Deprem yönetmeliği var. Her depremden sonra yenilenmiş, müeyyideler iki katına çıkarılmış. Daha baştan oturup uygun bir yönetmelik hazırlanmamış.
Biz yıkılan binada bilirkişiyle inceleme yapıyoruz. Büyük aksaklıklar var. Kanca demirleri bile olmayan binalar var. Betonu sulamadığı için yakanlar, aralıkları geniş tutanlar... Ancak yapıldığı dönemdeki deprem yönetmeliğine harfi harfine uygun. Son yönetmeliğe göre ise açığı var.
Şimdi dava açıyoruz. Mahkemelerin sonucunu etkilemek istemiyorum. Ancak eğer haklarında dava açılanların yüzde 80'i beraat ederse kimse şaşırmasın. Bunda ne yasaların ne hukukçuların ne de Türk adaletinin suçu var. Suçlu ortada. Biz Türk Ceza Kanunu'nun 455/2. maddesinden dava açıyoruz. Yani tedbirsizlik, acemilik, dikkatsizlik nedeniyle çok sayıda kişinin ölümüne neden olmaktan. Yasa 'verilecek ceza, kusur oranına göre indirime uğrar' diyor. Yani 8'de 8 suçlu bulunsalar bile 4-10 yıl arasında hapis cezası istenecek.”
Aradan dört yıl geçti. Bingöl depreminde yıkılan binalar, okullar, İstanbul depremini ve Türkiye’nin birçok kentinde çok şiddetli depremler olabileceği gerçeğini yeniden anımsattı. Çakır, dört yıl sonra da yine Milliyet gazetesinde uyarılarda bulundu:
“Bizde bu işlerde herkes suçlu aslında. Vatandaş, tek katlı binasına, yasaya aykırı olmasına rağmen kat çıkmak için belediyede rüşvet verir. Belediye buna onay verir. Sonra bina yıkılır. Müteahhit yaptığı kamu binasının onaylanması için kontrolör mühendise rüşvet verir. Kontrolör binayı onaylar, bina yıkılır. Müteahhitte bina yapma koşulu olarak ne eğitim ne iş bitirme aranır. Gider bir mühendisle anlaşır, bina yapar. Bina yıkılır. Mühendis gidip bir müteahhitle anlaşamazsa işsiz kalır. Şimdi kim suçlu?
Sorun toplumsal bilincimizde sanırım. Deprem davalarından net bir sonuç alınamadığı için caydırıcılık sağlanamadı. Davalarda hâlâ görüş birliği yok. Biz o dönemde dosyaları İstanbul Teknik Üniversitesi’ne göndermiştik. Bilirkişiler, bazı dosyalarda müteahhit, bazılarında kamu suçlu gibi görüş bildirmişti. Sonra Sakarya Üniversitesi ‘Bu tabii afettir’ diye görüş bildirmiş. O konuda bile görüş birliği yok. Suçlu devlet ve sistem. Sistem doğru kurulmadıkça, aynı hatalar tekrarlandıkça bunlar yaşanmaya devam edecek."
Hafıza değerli.
Savcı Çakır’ın ardından #tarih dergisinde Mart 2023’te yayımlanan haberdeki hafızaya dikkat çekmekte fayda var.
“Risk hattındaki Yalova ve ovaya inşaat yapanlar” başlıklı yazıda, 1965’te Yalova’nın İstanbul’a bağlı olduğu dönemde şehir planını çizen Mimar Ersen Gürsel’in 1999 depreminden sonra ilçenin nüfusunun 78 bin kişi olduğunu öğrenince yaşadığı şaşkınlık anımsatılmıştı.
Gürsel şaşırmıştı zira, şehir planını çizdiği dönemde, ilçenin 20 yıl sonra 15 bin kişi olması tasarlanan nüfusunu kente zor sığdırmıştı. Tek katlı olarak planladığı kentteki yapıların plan değiştirilerek çift katlı olarak imarına izin verilmesinin ardından nüfusun artacağını öngörmüştü ancak 78 bin kişinin Yalova’ya nasıl sığdığını anlamamıştı.
Bu bilgiler ışığında bugünkü deprem çalışmalarına bakmakta fayda var. Ancak deprem çalışmaları denilince akla önce bina güçlendirme ya da binaların yıkılarak yenisinin yapılması geliyor sadece. Peki bu binalar gerçekten depreme karşı bizi koruyacak mı?
Ilgım Apartmanı, Hatay’da yıkılan, 85 kişinin yaşamını yitirdiği, depremin simge binalarından. Simge binalardan biri, zira bu apartman 2017’de yeni deprem yönetmeliklerine göre hazırlanmış. Savcılık soruşturması kapsamında Karadeniz Teknik Üniversitesi tarafından hazırlanan raporda binanın yönetmeliğe uygun inşa edildiği, demir ve beton kalitesinin yeterli olduğu ve binanın yıkılmasında “asli sorumlu” kimsenin bulunamadığı belirtiliyor. Konya Teknik Üniversitesi’nin raporu da buna paralel: “Deprem bu kadar şiddetli olmasaydı, bina yıkılmazdı” sonucuna ulaşılmış.
Sorumlu yok. Deprem şiddetliyse, yapacak hiçbir şey yok bu görüşe göre…
Kahramanmaraş depremlerinin ardından açılan davalarda sanık sandalyesinde müteahhitler ya da yapı denetim elemanları yer alıyor. Aslında 1999’dan çok da farklı değil. Tek fark, o günkü hukuki karmaşanın bugün biraz daha az olması.
O gün zamanaşımı sürelerinin nasıl hesaplanacağı bile belirsizdi ve bu nedenle davaların üçte ikisi zamanaşımı ile sonuçlandı. Ancak artık Yargıtay içtihatları net. Zamanaşımı süresi, deprem anından itibaren başlıyor.
Sorun daha çok davaların "bilinçli taksir" mi yoksa daha fazla ceza gerektiren "olası kast" düzenlemesinden mi açılacağında düğümleniyor. Savcıların genel tercihi, “bilinçli taksir.”
Ancak sistemi değiştirecek davalar, 1999’da olduğu gibi bugün de açılamıyor.
Kahramanmaraş depreminin ardından hazırlanan otopsi raporlarında ölüm nedeni, “deprem” olarak belirtiliyor. Oysa depremin ardından en çok konuşulan konu, yardımın ulaşmaması, insanların günlerce enkaz altında kalmasıydı. Kimi soğuktan, kimi iç kanamadan, kimi açlıktan günler sonra öldüler. Ancak yardımın geç gelmesinden kaynaklı öldüklerini gösteren bir kanıt yok. Otopsi raporları bunu doğrulamıyor. Bu nedenle AFAD’a karşı açılmış bir dava bulmak mümkün değil.
Yine ihmalden kaynaklı olarak Cumhurbaşkanlığı, İçişleri Bakanlığı aleyhine açılan tazminat davaları da mahkemeler tarafından “hasım olmadıkları” gerekçesiyle geri çevriliyor.
Binaların yapıldığı zemin, imara açılan alanlar, riskli alan olmaktan çıkartılan bölgeler konusunda da tek bir soruşturma yok. Yıkılan kamu binaları konusunda da hakkında dava açılan kamu görevlisi bulunmuyor.
Deprem ve sonrasına ilişkin tablo bu.
Öncesine ilişkin tablo da parlak değil.
Türkiye’deki sistem, binaların depreme dayanıklılığı konusunda yapı denetim firmalarına dayanıyor. Bir yapı denetim firmasının, farklı alanlarda uzman mühendisler çalıştırması zorunlu. Tek bir mühendisin bütün binaya onay vermesi mümkün değil. Ancak koşullar düşünüldüğünde yapı denetim firmaları da bu maliyeti karşılamakta güçlük çekiyor. Bu nedenle kullanılan yöntem "diploma kiralama." Genellikle genç ya da emekli mühendislerin diplomaları kiralanıyor. Alandaki bir uzman, tabloyu şöyle anlatıyor:
“Yapı denetim kahvehaneleri bile var. Burada insanlar iş bekliyor. Daha önce yapı denetim firmalarına, denetledikleri inşaatın bedelinin yüzde 8’i kadar ödeme yapılıyordu. Bu rakam yüzde 1,5’a kadar düştü. Komik rakamlar alıyorlar denetçi mühendisler. Ya da diyelim ki firmaya yüklü ödeme yapılacak. Yapı denetim maliyetini, müteahhit ödüyor. O da nakit ödemek istemiyor. Anlaşmalar yapılıyor. Yapı denetimi karşılığında denetimi yapan firmaya daire veriliyor.
Düşünün, o firma bir biçimde para kazanmak zorunda. Ya o daireyi ya denetim ücretini alacak. Nasıl alacak? 75 yaşında mühendise, git 75 katlı binayı denetle deniyor. Asansör yok. Her kata ayrı ayrı çıkması lazım. Fiziken mümkün değil. Zaten onay vermemesi hâlinde bunu alma ihtimali yok. Denetim sisteminin işlemesi mümkün değil. Her şey kağıt üzerinde ilerliyor.”
Rakamlar da denetimsizliği ortaya koyuyor. Türkiye’de müteahhit olmak, 1999’daki kadar kolay. 1999 depreminin simge ismi, Veli Göçer bile yeniden müteahhitlik belgesi alabildi. Türkiye’deki müteahhit sayısının 500 bin civarında olduğu belirtiliyor. Üstelik bu sayı sadece belgeli müteahhitlerden oluşuyor. Buna karşılık 180 bin inşaat mühendisi var. Yapı denetim firmalarının da mühendislerden oluşması gerektiği düşünülürse denetimsizlik zaten ortaya çıkıyor.
Bugün İstanbul Taksim’de, ortalama bir binanın gerçek anlamda güçlendirme bedeli, müteahhit firmalar tarafından “50 bin dolar” olarak ifade ediliyor. Binanın yıkılıp yapılması için de 80-100 bin dolar arası bir fiyat biçiliyor.
İnsanlar ikilemde… Depreme karşı dayanıklı bir evlerinin olması için başka bir kentteki yeni daire fiyatına yakın bir rakam ödemeleri gerekiyor. Bu rakamı ödemeleri hâlinde, evleri olası bir depremde ayakta kalsa bile sonrasında ne yapabileceklerini de bilmiyorlar.
Zira denetim sorunlu, kurtarma faaliyetleri sorunlu, trafik sorunlu.
Depreme gerçek anlamda hazır olabilmek için sistemi baştan sona değiştirmek, sorumluları tek tek işaret etmek gerektiği, 1999’dan bugüne net biçimde görülüyor. Ancak popülizm ve iktidar mücadelesi, bütün bunlara karşı hep galip geliyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Gökçer Tahincioğlu
Gazeteci ve yazar. 1997-2018 yılları arasında Milliyet Gazetesi’nde muhabir, haber müdürü ve köşe yazarı olarak çalışan Tahincioğlu, 2019’dan beri T24 internet sitesinde Ankara Temsilcisi ve yazarlık görevlerini üstleniyor.

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.
16 Tem 2026

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.

Bu yılki NATO Zirvesi; semboller, anlatılar ve kültürel güçle örülen "yumuşak gücün" ortadan kalkmadığını; aksine yeni bir biçim kazandığını gösteren anlarla doluydu. Savunma sanayiinin ve caydırıcılığın öne çıktığı bir dönemde yumuşak güç de bu gerçekliğe uyum sağlıyor; daha sert semboller, daha karizmatik lider imajları ve daha gösterişli ritüeller üzerinden yeniden üretiliyor.




