
Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
Avrupa'da savaş mı, Avrupa'nın savaşı mı?
Tahmin ediyoruz bugünlerde pek çoğumuzun aklında yüreğinde hep Ukrayna var. Dünyadaki dertlere en katmerlisinden bir dert daha eklendi. Tarihten de yakın geçmişten de biliyoruz savaşların yıkıcılığını, siyasi ve ekonomik sonuçlarının ne kadar kalıcı olduğunu. Birbirine neredeyse zincirleme bağlı savaşlarla Afganistan, Irak ve Suriye'nin bugün ne durumda olduğu herkesin malumu.
Şiddeti, kaybı, acıyı doğrudan yaşayan insanlar tabii ki savaşların en büyük mağdurları. Öte yandan şiddetin sonuçları haritalardaki sınırları tanımıyor. Ülkelerindeki çatışmalarda gün yüzü göremeyen Afrika’dan, Orta Doğu'dan, Asya'dan milyonlarca insan bugün dünyanın dört bir tarafında sayıları giderek artan mülteci kamplarını dolduruyor. Daha şanslı olup da Avrupa'da ya da Türkiye gibi oraya yakın bir yerlere başını sokmayı başaranlarsa gittikleri yerlerde kalıcı olma mücadelesi veriyor. Buralarda artan ırkçılığın, milliyetçiliğin, yabancı düşmanlığının yaydığı toksik hava herkesi zehirliyor, huzursuz ediyor.
Kısacası, savaşlar ve şiddet bu dünyanın en yalın ve yakıcı gerçekleri arasında. Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısı, 1990’lardaki eski Yugoslavya'daki savaştan sonra Avrupa'nın İkinci Dünya Savaşı sonrasında gördüğü en büyük savaş. Aşağıdaki haritanın da çok net gösterdiği gibi Avrupa bu dönemde dünyanın en az savaş yaşayan bölgeleri arasında.

Kaynak: J. Palik, S. A. Rustad ve F. Methi, 2020. Conflict Trends in Africa, 1989-2019, Peace Research Institute, Oslo
Avrupa'nın dibinde Avrupa Birliği'ne girme niyetini uzun zamandır gizlemeyen Ukrayna'ya Rusya'nın saldırması dünyadaki tüm ekonomik ve siyasi dengeleri ciddi şekilde yerle bir etme potansiyeli taşıyor. Belli ki sadece önümüzdeki günlerde sıcak savaş sürerken değil; daha orta vadede de bu savaşın etkilerini konuşmaya devam edeceğiz. Bu bülteni hazırlarken tüm travmasıyla Rusya’nın Ukrayna'yı işgali sürüyordu. Savaşın gidişatıyla ilgili güncel gelişmelere yetişmek ve yorumlamak bu bültenin kapsamını ve boyutlarını aşar elbette. Bununla birlikte bu sayıdan itibaren zaman zaman bu savaşın tarihsel önemine ve olası ekonomik ve siyasi etkilerine dair okuduğumuz değerlendirmelerden önemli gördüğümüz noktaları kısalı uzunlu sizlerle paylaşmak istiyoruz.
- Avrupa’nın ve ABD'nin Rusya ekonomisine ciddi hasar verebilecek finansal yaptırımları savaşın başlamasının hemen akabinde sık sık gündeme gelen konular arasındaydı. Rusya’nın SWIFT sisteminden çıkarılması, Rusya devletine ait Avrupa merkezli bankalardaki rezervlerin dondurulması, altın da dâhil farklı finansal varlıklarına erişimlerinin zorlaştırılması gibi fiiliyatta Rusya'yı küresel finans düzeninin dışına itecek önlemler etkisini hemen gösterdi. Ruble dolar karşısında büyük değer kaybetti, başta Rusya Merkez Bankası olmak üzere Sberbank gibi Rusya'nın en büyük bankaları Avrupa'dan çıkmak da dâhil olmak üzere ciddi sorunlarla cebelleşmeye başladı.
- Önümüzdeki dönemde hem finansal yaptırımların etkilerini hem de Rusya ekonomisinin geleceğini belirleyecek (şu an için) bilinmeyenler arasında en başta elbette Çin’in takınacağı tutum var. Rusya-Çin ilişkileri çok uzun zamandır hiç olmadığı kadar iyi. "Bu savaş bu durumu değiştirir mi?" sorusu herkesin kafasında. Ayrıca Çin’in takınacağı tutumun Covid-19’un etkisiyle sallanan dünya ekonomisinin gidişatını da ciddi şekilde etkileyeceği çok bariz.
- İşin içinde Rusya olunca elbette enerjiden bahsetmemek mümkün değil. Rusya, zengin fosil yakıt rezervleriyle dünyadaki enerji piyasalarının en büyük aktörlerinden. Başta Almanya olmak üzere Avrupa'da birçok ülke Rusya’dan ithal ettiği doğal gazla ısınıyor, fabrikalarını çalıştırıyor. Hâliyle bu savaşla ilgili en çok konuşulan bir diğer konu da Avrupa başta olmak üzere dünyada enerji pazarlarının geleceği. Örneğin, ABD'deki petrol lobisi yaptırımların zararı en azda tutacak şekilde düzenlenmesi yönünde hükümete uyarılarda bulunmakta hiç gecikmedi. Belli ki jeopolitika, sürdürülebilirlik ve küresel ekonomi tartışmalarında geniş yer kaplayan enerji meselesi bundan sonra daha da girift bir hâle gelecek.
- Rusya ve Ukrayna dünya tarımında çok önemli üretici ülkelerden. İki ülke birlikte dünyadaki buğday ihracatının üçte birini, mısır ticaretinin beşte birini ve ayçiçeği yağı üretiminin %80'ini karşılıyorlar. Rusya'nın saldırısıyla birlikte Covid-19 salgını süresince zaten artış gösteren buğday fiyatları hemen fırladı:

Kaynak: Financial Times
Ayrıca enerji alanındaki sorunlar tarım sektöründe de kendini hissettirecek. Çünkü endüstriyel tarımın en önemli girdileri arasında fosil yakıtlar var. Traktörler mazotla çalışıyor, kimyasal gübreler doğal gazla üretiliyor. Savaşın getirdiği tahribat sadece fiyat artışlarıyla sınırlı kalmayacak, üretimi de etkileyecek. Üretimdeki gerilemelerin hububat ithalatına bağımlı olarak yaşayan Mısır, Tunus, Libya, Yemen, Sudan gibi zaten zor durumda olan ülkeleri vurması çok büyük ihtimal. Ekmek fiyatlarındaki artışların ne büyük bir siyasi istikrarsızlık kaynağı olduğunu yakın geçmişten çok iyi biliyoruz. Son yıllarda buğday ithalatını artıran Türkiye'nin de gidişattan olumsuz etkilenmesi kaçınılmaz.
Pek çok konuda olduğu gibi Columbia Üniversitesi'nden sosyal bilimci Adam Tooze’un Chartbook başlıklı bültenleri savaşın özellikle ekonomik etkilerini anlamaya çalışırken en çok yararlandığımız kaynaklar arasında. Canı gönülden tavsiye ederiz.


Kaynak: Benjamin Schrager
Çiğ tavuk illa hatır için yenmez
Gastronomica: The Journal for Food Studies dergisinin son sayısında (Güz 2021) Japonya'da çiğ tavuk (tori no sashimi) yeme kültürü üzerine son derece ilgi çekici bir yazı yayımlandı. Makalenin yazarı Benjamin Schrager. Tori no sashimi göğüs etinin (sasami) yanı sıra ciğer, yürek, taşlık gibi organlar da yapılıyor. Acı Daikon turpu (momiji oroshi), wasabi, soy sos, shiso yaprağı (İngilizce'ye "biftek bitkisi" Türkçe'ye "deli fesleğen" olarak çevrilen ballıbabagillere ait yemek yapımında kullanılan hoş kokulu kırmızı veya yeşil yapraklı bir asya bitkisi) gibi farklı garnitür ve otlarla yeniliyor.
İnsanların çiğ et yemesinde ilk başta şaşılacak pek bir şey yok. Fransızların tartare olan düşkünlüklerini Japonya'da balık sashiminin yaygınlığını biliyoruz; ancak malzeme tavuk eti olunca insan biraz duraksıyor çünkü çiğ tavuk etinde kampilobakter ve salmonella gibi insanları hasta yapabilecek bakterilerin bulunma ihtimali var. Bu yüzden tavuğu pişirirken bile çok dikkatli olunması önerilir insanlara. Tavuğun tema ettiği yüzeylerin iyi temizlenmesi, başka gıdalarla karıştırılmaması gıda güvenliği açısından önemlidir. Scharager’i bu alanda çalışmaya iten merakların başında da bu geliyormuş zaten: Tavuktan kaynaklanan gıda zehirlenmelerinin yaygınlığına rağmen tavuk sashiminin popülerliğini nasıl anlayabiliriz?

Japonya'da tavuk zehirlenmelerinin coğrafi dağılımı
Yemek, biyolojik ve kimyasal içeriğinden her zaman çok daha fazlasını ifade ediyor yiyen için. Neyin yenilebilir olduğunun, nelerden uzak durulması gerektiğinin arkasında kocaman bir tarih ve kültür var dünyanın her yerinde olduğu gibi Japonya'da da. Çiğ tavuğun Japonya'da yemek kitaplarına girmesinin tarihi 10'üncü yüzyıla kadar uzanıyor. Bugün çiğ balık ya da sebze anlamına gelen "namasu" kelimesine bu dönemde yazılan sözlüklerde rastlanıyormuş. 1904'te yazılmış bir yemek kitabındaki bir tavuk sashimi tarifinde "yeni kesilmiş bir tavuğun göğüs etinin çok ince kesilmesi ve wasabi soya sosuyla yenilmesi" tavsiye ediliyormuş. Schrager'a göre, 1970'lerden sonra endüstriyel hayvancılığın yaygınlaşmasıyla birlikte çiğ tavuk zehirlenmeleriyle ilgili endişeler artıyor. Bu dönemde jidori denilen geleneksel/yerel tavukların üretimine yönelik ilgi de çoğalıyor. Son yıllarda devlet ve yerel idareler de bu alanda sağlıkla ilgili riskleri azaltmak için yeni düzenlemeler yapıyorlar. Tabii bütün bunlar olurken birçok Japon da korksa da kaygılansa da tavuk sashimi yemeye devam ediyor.
Tavuk sashimi şeflerine ve meraklılarına biraz daha yakından bakmak isterseniz Benjamin Schrager Japonya Miyazaki'deki tavuk restoranlarıyla ilgili yaptığı kısa YouTube filmlerini (Miyazaki Jitokko Series) seyredebilirsiniz. Örneğin, Igokochiya Yamadi restoranının sahibi Kuroki Koichi’yle konuştuğu 10 dakikalık filmde yağlı ciğerin renginin foie gras gibi beyaz olmasından tutun da horoz ve tavuk eti arasındaki sashimi farklılıklarına kadar birçok enteresan bilgi var.
Dijitalleşme ve eğitimin geleceği
Zappa Zamanlar’ın takip ettiği eğitim, yapay zekânın şekillendirdiği günümüz ve geleceğimiz gibi konuları, kendilerinden neredeyse uzaylılarmış gibi bahsedilen Z kuşağıyla birleştiren bir yazı çıkınca karşımıza hemen sizinle paylaşmak istedik. Makalenin yazarı William Davis'i daha önce orta sınıf olmakla ilgili bir Zappa Zamanlar yazısından da hatırlayacaksınız. Davies The Guardian'dan The Atlantic'e birçok yerde yazan Londra Üniversitesi'nde bir profesör. London Review of Books'da şubat sonunda çıkan makalesinde dijitalleşen ve yeni teknolojilerin şekillendirdiği eğitimi yazmış.
Yaklaşık iki yıldır ekran başında eğitim alanlar, verenler ya da ekrandan öğrenmeye çalışan çocuklarımızı izleyenler olarak eğitimde büyük dönüşümü bizzat yaşıyoruz. Bunun sadece Covid-19 salgınıyla sınırlı olmadığını da biliyoruz. Salgın öncesinde başlayan, salgınla çok hızlanıp iyice görünür hâle gelen, sonrasında da bizimle olamaya devam edecek bir dönüşüm bu.
Class Dojo, Panopto, Moodle, Blackboard gibi dijital platformlar yoluyla eğitimin her aşamasında ve çeşidinde eğitim teknolojileri endüstrisinin tahakkümü giderek artıyor. Bu platformlar bir yandan eğitimde kullanılan malzemelere, farklı içeriklere daha kolay erişilebilirliği sağlarken bir yandan da merkezîleşmeye ve standartlaşmaya yol açıyor. Sınıfın özerk alanı yok oluyor bir anlamda. Davies'e göre, dersleri bilgisayar oyunlarında olduğu gibi tamamlanıp bir diğerine geçilecek küçük parçalara bölüp, her parçayı da kendi içinde hemen değerlendirmeye tabi tutan bu dijital platformlarda öğretmenler öğrencileri motive eden, onları yönlendiren koçlara dönüşmüş durumda.
Bu teknolojilerin bir diğer marifeti de eğitimde hem girdileri hem çıktıları nicelikleştirme eğilimini besliyor olmaları. Eğitim kurumları giderek daha çok performans değerlendirmelerine, öğrenme çıktılarının ve öğrenim kazanımlarının ölçüldüğü metriklere odaklanıyor. Ölçülebilirlik saplantısı merkezden belirlenen içerik ve kriterlere bağımlığı da besliyor elbette ve üniversiteler dâhil tüm eğitim kurumları daha hiyerarşik yapılar hâline geliyor. 1990’larda geliştirilen ve 2000’lerden bu yana OECD ülkelerinde yaygın olarak kullanılan PISA olarak bildiğimiz Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (Programme for International Student Assessment) okumayı "yazılı metini kullanarak amacınıza ulaşmak, bilginizi ve potansiyelimizi artırmak ve topluma katılmanızı sağlamak üzere anlamak" olarak tanımlıyor. Yani okumanın hep bir amaca yönelik olarak yapılan bir edim olması bekleniyor. Davis'e göre bu süreç ekonomik kazanım yaratma motivasyonuyla da birleşince gençlerin dille kurdukları ilişkinin giderek araçsallaşıyor.

2016'dan beri Birleşik Krallık'ta üniversitelerin mezunlarının iş bulma oranları ölçülmeye başlıyor. Bu durum mezuniyet sonrası potansiyel gelirlere bakarak çoğunluğu sanat, edebiyat ve beşeri bilimlerde olan birçok alanın "düşük değerli diplomalar" (low-value degrees) olarak anılmaya başlamasını beraberinde getiriyor. Davies’e göre bu eğilim kültürel ve estetik gelişimle ilgili bu alanların giderek daha çok marjinalleşmesi riskini taşıyor: "Bunun bir sonucu beşeri bilimler (humanities) sadece sınıfsal konumlarının sağladığı kültürel ve maddi avantajlara yaslanabilecek olanlara ayrılmış bir lüks hâline gelebilir."
Ayrıca internetin olduğu bir dünyaya doğup, dijital ortamlarda gezip dolaşmayı çok iyi bilen, bu ortamlarda son derece rahat olan 1995 sonrası doğumlulardan oluşan Z kuşağının bu mecralarda edindikleri becerilerle hâlâ daha geleneksel becerilerin aktarılmaya çalışıldığı üniversitelerle ne kadar uyumlu olduğu sorusu da gündeme geliyor bu yazıda. Biz de bunun çok önemli bir soru-sorun olduğunu ve daha çok tartışılması gerektiğini düşünüyoruz.
Okumanın yazmanın nihayetinde ekonomik değer üretmeye yönelik asli faaliyetin bir aracı hâline geldiği, şirketlerin sloganlarında ve sosyal medyada bağlamsız, boşlukta yüzen kelimelerin anlam ürettiği dünyamızda, doğruyu yanlışı ölçebilecek bir metrik bulabilecek miyiz dersiniz? Yoksa doğru yanlış, güzel eğri üzerine düşünmenin yeri hala kesintisiz okuma ve yazma mı? Kesintisiz okuyacağınız Davies’in yazısı bunları düşündürüyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Zappa Zamanlar
“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ OKUMALAR
Kaybın ismini koymamıza rağmen gelecekten vazgeçmemek ve geleceği kurmak konusunda ısrarcı olmak. “Israr etmeliyiz” çünkü çocuklara ve gençlere hikâyelerini yazabilecekleri bir dünya borçluyuz.
26 Nis 2026

21. yüzyıl kültürü biçimsel bir nostaljiye hapsolmuş durumda. Geçmiş biçimleri yeniden paketlemek, zaten bilinen formülleri rafine ederek tekrar dolaşıma sokmak, tanıdık olandan şaşmamak... Mark Fisher'ın "geleceğin usulca yitişi" dediği olgu, “kültürün bugünü kavrayıp ifade etme kapasitesini yitirdiğine dair artan bir hisse” işaret ediyor.
12 Nis 2026

Bugün çoğu film, dünyayı anlamaya değil, onunla baş etmeye çalışan bireylerin duygusal evrenine çekiliyor. Bu yüzden de politik olan, sistemsel olan, yapısal olan arka plana itiliyor.
29 Mar 2026

Gastronomi, üretim zincirindeki eşitsizlikleri örten şık bir örtü yerine, bu eşitsizlikleri çözen bir kaldıraç olarak kullanılırsa; şehirler sadece bir "lezzet durağı" değil, belirsizlikler çağında "toplumsal direnç ve adalet merkezleri" haline gelebilir.
08 Mar 2026

“Bitti” dediğimiz o eski dünya düzeni, sadece askeri anlaşmalarla değil; bu tür “kalkınma” anlatılarıyla, mühendislerin hatıralarıyla ve hatta şairlerin sesleriyle örülmüştü.
15 Şub 2026




