Tahir Elçi'nin son konuşması üzerine: Kültürel mirası korumak barış için neden önemli?

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
"Yıllar önce Afganistan'da Taliban güçlerinin Buda heykelini bombalama görüntülerini hep birlikte dehşet içinde izlerdik. Yine son birkaç yıl içinde IŞİD denilen o barbar grupların Palmira'da, Musul'da, Ezidi yurdu Şengal'de o insanlığın tarihî birikimlerine yönelik suikastlarını, bombalamalarını hep endişe ve kederle izlerdik. Türkiye toplumu olarak hep şunu derdik: 'Aman bunlar bizden uzak olsun.'
Ne yazık ki çok kısa bir süre içerisinde bizim de tarihî eserlerimize ve değerlerimize yönelik benzer girişimler söz konusu oldu. Değerli arkadaşlar, şu anda içinde bulunduğumuz Diyarbakır'ın tarihî Sur ilçesi bölgesi, 9 bin yıllık geçmişe sahip. Bu alan içerisinde surlar, camiler, kiliseler ve daha başka tarihî yapılar bulunmaktadır.
Hemen yanı başımızda bulunan, Diyarbakır deyince zihinlerimizde en çok canlanan ve sembol olan Dört Ayaklı Minare'yi ne yazık ki iki gün önce şu anda gördüğünüz gibi ayağından vurdular. Arkadaşlarımızın elindeki dövizlerden göründüğü gibi, şunu diyoruz. Tarihî dört ayaklı minare, insanlığa sesleniyor: 'Beni ayağımdan vurdular. Ne savaşlar, ne felaketler gördüm ama böyle ihanet görmedim' diyor bize.
Bu yapı, Anadolu'da örneği tek olan eserdir. Dünyada bunun bir örneği yoktur. Diyarbakır salnameleri ve buradaki yazılamalara göre, İslam'dan önce inşa edilmiş; tahminen bir çan kulesi gibi tasarlanmış, ancak İslamiyet'ten sonra Akkoyunlu hükümdarlığı döneminde Sultan Kasım tarafından inşa edilmiş ve bugüne kadar birçok felaketten sağ kurtulmuştur eser.
Tarihî değerlerimize ve eserlerimize, bin yıllık insanlığın emeğine, birikimine, bu kadim şehre sahip çıkalım. Operasyonlar bu alandan uzak olsun diyoruz ve bu amaçla bugün arkadaşlarımla birlikte demokratik tepkimizi ifade etmek için buradayız. Bu davranışı, tarihe yönelik bu şiddet eylemini, tarihî bir değere yönelik bu suikastı ve saygısızlığı kınıyoruz. Tarihsel değerlerine sahip çıkmayan toplumlar, doğru ve güvenilir bir gelecek de kuramazlar. Bu nedenle, tarihimize, değerlerimize, tarihî ve kültürel miraslarımıza sahip çıkalım diyoruz."
Bu sözler, tam 10 yıl önce Hendek operasyonları sırasında zarar gören Diyarbakır'daki tarihî Dört Ayaklı Minare'nin önünde yaptığı basın açıklaması sırasında başına isabet eden bir kurşunla öldürülen Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi'nin son konuşmasından.
1966'da Cizre'de doğan Elçi, Kasım 2012'de ilk kez Diyarbakır Barosu Başkanı seçilmiş; 2014 olağan genel kurulunda yeniden aynı göreve getirilmişti. Türkiye Barolar Birliği (TBB) İnsan Hakları Merkezi Bilim Danışma Kurulu ile Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Kurucular Kurulu üyeliği görevlerini de yürütüyordu.
- 14 Ekim 2015 tarihinde CNN Türk'te Ahmet Hakan'ın hazırlayıp sunduğu "Tarafsız Bölge" programında sarf ettiği "PKK, terör örgütü değildir. Silahlı, siyasal bir harekettir" sözleri nedeniyle, vurulduğu günden 8 gün önce, 20 Kasım 2015'te Diyarbakır'da gözaltına alınarak İstanbul'a getirilmiş ancak Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nce adli kontrol şartıyla serbest bırakılmıştı. Ancak hakkında, “terör örgütü propagandası” iddiasıyla 7,5 yıla kadar hapis cezası istemiyle iddianame hazırlanmış ve yurt dışına çıkış yasağı konulmuştu. CNN Türk'e de 700 bin lira para cezası verilmişti.
Gazeteci Burcu Karakaş'ın geçen ay İletişim Yayınları'ndan çıkan Hakikatin Peşinde: Tahir Elçi kitabına göre Elçi, Diyarbakır'a döndükten sonra erkek kardeşine "Beni de Hrant Dink gibi vurabilirler" demesine rağmen çatışmaların tarihî eserler üzerindeki yıkıcı etkisine dikkat çeken bu basın açıklamasını yapmaktan geri durmamıştı.
Kentlerin belleğinde savaşın izleri
Birçok insanın hayatını kaybettiği çatışma bölgelerinde, zarar gören tarihî anıtlardan bahsetmek, hele ki bunu hayatının risk altında olduğunu düşünen bir kişinin ağzından duymak, kentlerin belleğinden toplumların belleğine uzanan yolu da bir kere daha düşünmeyi gerektiriyor. Zira bu anıtların üzerinde kalan savaşın izleri, bireysel hafızanın insan ömrüyle sınırlı limitlerini aşıp, bu izleri görerek büyüyen gelecek kuşaklara da geçmişin acılarını ilk günkü tazeliğiyle miras bırakıyor.
Diyarbakır'ın Dört Ayaklı Minare Camii, 10 yıl önce kentte yaşanan çatışmalardan etkilenen tek yapı olmadı. Çatışmalar, Diyarbakır'da Bizans'tan Mervanilere, Büyük Selçuklu Devleti'nden Artuklulara, İnaloğullarından Akkoyunlulara birçok medeniyetin; orada yaşamış Türk, Kürt, Arap, Ermeni, Süryani, Çerkes, Boşnak tüm halkların beraberce sahip çıktığı mirasına ait eserlerinde derin izler bıraktı.
Dicle Nehri’nin kenarında, Karacadağ’ın lavları üzerine kurulu Sur ilçesi, çatışmalardan en çok etkilenen yerlerin başında geliyordu. Beş yıl içerisinde 334'ü tescilli olmak üzere 3.569 yapı yıkıldı; Suriçi'yle özdeşleşen, nesiller boyunca orada yürüyenleri sıcaktan koruyan dar sokakların yerini geniş bulvarlar aldı. Bugün Sur yeniden inşa edildi ancak şehirde yaşayan pek çok kişiye göre eskinin ancak gölgesi var yerinde.
Tahribata uğrayan tescilli 300'ün üzerinde tescilli Diyarbakır evinin restorasyonu ise aradan geçen 10 yıla rağmen halen tamamlanmadı. Bu evlerin restorasyonun ardından turizme açılması bekleniyor.
Kültürel mirası korumak, barış çabasının bir parçası olabilir mi?
Theodor Adorno, "Auschwitz'den sonra şiir yazmak barbarlıktır" demişti, ancak bugün savaşlarla, çatışmalarla geçen son yıllarımıza geri dönüp baktığımızda kültürel mirasımızın, insanlık olarak hepimizi birleştiren ortak kimliğimizin çok önemli bir parçası olduğunu belki biraz daha net bir şekilde görüyoruz.
2022'de başlayan Rusya-Ukrayna savaşından Gazze'ye, Sudan'dan Irak, Suriye, Yemen ve Mali'ye yakın geçmişimizdeki pek çok çatışmada kültürel miras, savaşın ilk kurbanlarından olurken yıkılan, tahrip edilen eserlerin başında oturup ağlayan insanlar gördük. Ve restore edildiklerinde bu sefer o eserlerin geri getirdiği anıları için sevinçten yeniden ağlayanları...

9 Kasım 1993'te Mostar Köprüsü, Hırvat topçusunun ateşiyle yıkılmıştı.
Bosna Savaşı sırasında Saraybosna Kütüphanesi'nin bombalanması, 1993'te havaya uçurulan Mostar Köprüsü, 2001'de Taliban tarafından yok edilen Afganistan'daki Bamiyan Buda heykelleri, 2003'te Bağdat'taki Irak Ulusal Müzesi'nin yağmalanması, 2012'de yıkılan Timbuktu türbeleri, 2015 yılında IŞİD'in yağmaladığı Musul Müzesi, kültürel mirasın bir savaş silahı olarak kullanıldığı yüzlerce örnekten sadece birkaçıydı. Irak Savaşı ayrıca Babil Müzesi'ne yapılan bir saldırıya ve Nasıriye Müzesi'nin ABD askerleri tarafından işgal edilerek kışla olarak kullanılmasına da sahne olmuştu.
Bu örneklerde yıkılan yalnızca binalar değil, toplumların ortak hafızası olurken çoğu zaman "düşman" olarak görülenlerin kimliği ve yaşadıkları topraklardaki varlıklarının izleri bilinçli bir şekilde silinmeye çalışılmıştı. Yıkılanları yeniden ayağa kaldırmak için derin çatışmalarına rağmen biraraya gelen insanlar ise silinmeye çalışılan barış umudunun her şeye rağmen yeniden yeşertilebileceğini hatırlatmıştı.
Gazze'de 'kültürel soykırım'
7 Ekim 2023'te şiddetlenen çatışmaların çok daha öncesiyle birlikte Gazze, insani kayıpların bir "soykırım"a varması nedeniyle bölgedeki "kültürel soykırım"ın boyutlarını gözardı etmek zorunda kaldığımız örnekler arasında en ağır olanlarından.
- Gazze Sağlık Bakanlığı’nın rakamlarına göre bölgedeki can kayıpları, 2025 Ekim-Kasım dönemi itibarıyla yaklaşık 68-69 bine ulaştı; bunların 20 bini çocuk. Yüz binlerce yaralı, 2 milyona yakın yerinden edilen insan ve ağır açlık krizini de düşündüğümüzde savaşın insani yaraları, Filistin tarihinin ve kimliğinin en önemli unsurlarının tahrip edilmesinin kolayca gözden kaçmasına neden oldu.
Savaşın patlak vermesinden bir ay sonra UNESCO, 42. Genel Konferansı'nda "Gazze'deki kültür ve mirasın şu anda ne kadar tahrip edildiği ve yok edildiği henüz belirlenememiştir çünkü tüm çabalar şu anda Gazze'deki insan hayatlarını kurtarmaya odaklanmıştır" açıklamasını yaptı.
Nisan 2024'te ise Birleşmiş Milletler Mayın Eylem Servisi, "Gazze'de çatışmadan etkilenen her metrekareye yaklaşık 200 kilogram moloz düştüğü" tahminini paylaştı.
- Bu, özellikle Gazze'nin kuzeyindeki yıkımın 1945 Dresden bombardımanının etkilerini katbekat aştığını gösteriyordu.
Üstelik İsrail, Trump yönetiminin ABD'yi UNESCO'dan çekmesinin ardından 2018'den beri UNESCO üyesi olmasa da 1954 Lahey Sözleşmesi uyarınca kültürel varlıkları korumakla yükümlüydü. Bu sözleşmenin 4. maddesi şöyle diyordu:
"Yüksek Akit Taraflar, kültür mallarının, her ne yönden olursa olsun, çalınmasını, yağma edilmesini veya kaçırılmasını ve bunlara karşı girişilecek her türlü tahrip filini men etmeyi, önlemeyi, icabında bu türlü hareketleri durdurmayı da ayrıca taahhüt ederler. Keza başka bir Yüksek Akit Tarafın ülkesi üzerinde bulunan menkul kültür mallarına el koymaktan sakınırlar."
29 Aralık 2023'te Güney Afrika tarafından 1948 Soykırım Sözleşmesi'ni ihlal etmekle suçlanarak Uluslararası Adalet Divanı'na götürülen İsrail, burada da Filistin halkını fiziksel olarak yok etmek için altyapıya saldırmakla suçlandı. Saldırılar sonucu tahrip edilen farklı dinlere ait ibadethaneler, çok sayıda arşiv, kütüphane, müze, üniversite ve arkeolojik alan da kanıtlar arasında sayıldı.

Gazze Şeridi'nin en eski ibadethanelerinden biri olan ve 1400 yıllık geçmişiyle Gazze kentinin simgeleri arasında yer alan Büyük Ömeri Camisi, İsrail’in saldırıları sonucu harabeye döndü.
MÖ 800 yılına dayanan antik bir liman, nadir elyazmalarına ev sahipliği yapan Büyük Ömeri Camii ve dünyanın en eski Hıristiyan manastırlarından biri de zarar gören 200'e yakın miras alanının içindeydi. Ayrıca El-Jalaa Caddesi'ndeki sanatçılar birliği ve bir zamanlar kil çömleklerin pişirildiği atölyeler gibi somut olmayan miras öğeleri de yok oldu.
Lahey Sözleşmesi geçen yıl 70. yılını doldurdu, ancak kültürel miras alanlarının halen silahlı çatışmalardan yeterince korunduğunu söyleyebilmek mümkün değil.
İsrail'in ulusal hobisi neden arkeoloji?
Bir bölgede yaşayan halkların izlerini ve belleklerini silmek için ortak insanlık mirasına saldırmak, savaşın giderek daha sık şahit olduğumuz metotlarından biri. Bu metodun diğer tarafında ise silinen izlerin yerini yeni izlerle doldurma, buradan yeni bir "ulusal tarih" yaratma çabası var.
Nadia Abu El-Haj'ın 2001'de yayımlanan Facts on the Ground: Archaeological Practice and Territorial Self-Fashioning in Israeli Society kitabı, İsrail'de arkeolojik pratiklerin ulusal kimlik ve toprak iddialarını somutlaştırmak için nasıl kullanıldığını anlatıyor.
- Kitap, İsrail'de sıklıkla "ulusal bir hobi" olarak tanımlanan arkeolojinin popüler hayal gücüyle nasıl iç içe geçirildiğini ve Yahudilerin "kendi yurtlarına döndüğü inancı"nı pekiştirmek için nasıl kurgulandığını inceliyor.
Bu doğrultuda İsrail’in Kudüs’ün Eski Şehri’ni ele geçirdiği 1967 savaşının ardından, neredeyse hiç vakit kaybetmeden arkeolojik kazılar planlanmıştı. El-Haj, bu kazıların amacını şöyle anlatıyor (çev. Ayşe Boren):
"Arkeoloji, hagşama’nın başlıca alanlarından biri hâline geldi: Yahudi mevcudiyetinin ete kemiğe bürünmesini sağlayan alanlardan biri. Kadim ve süregiden bir ikametin maddi işaretlerini üretti; Yahudilerin ulusal yurdu ve Yahudi ulusu bu işaretler sayesinde görünürlük kazanacaktı.
Arkeoloji, tarihsel pratiğinin doğası, epistemolojik bağlılıkları ve kanıt sahası sayesinde, özü itibarıyla Yahudi bir mekanın somut gerçeklik kazanmasına yardımcı oldu; ürettiği kanıtlarla, bizzat toprağın kimliğini ve ereğini, evvel ezelden beri Yahudilerin ulusal yurdu olmak–olmak zorunda olmak–olarak belirledi.
Bir başka deyişle, arkeoloji projesi, tıpkı diğer mekan oluşturma projeleri gibi, Filistin topraklarını kolonize etmenin, bu toprakları Eretz Yisrael (İsrail Toprağı) olarak baştan yaratmanın temel araçlarından biri hâline geldi."
Ve bilindiği üzere bunu fiilî yerleşim hamleleri ve toprak gaspları izledi.
Arkeoloji, İsrail’de artık “ulusal hobi” değil. 1950-1960’lardaki altın çağın ardından halk nezdindeki cazibesini yitirdi; son yıllarda disiplin olarak ilerlerken temel kabuller de sorgulanmaya başlandı: Kadim toprakları fethedip oralara yerleşen “İsrailoğulları” diye bir etnik grup olduğu da, Kitab-ı Mukaddes’in ya da ulusun kurucu hikayelerinin arkeolojik kazılar aracılığıyla doğrulandığı da şüpheli hâle geldi.
Ancak bu dönemde üretilen sözde kanıtlar halen pek çok İsraillinin su götürmez olgular olarak kabul ettiği bir tarih anlatısının içinde yaşamaya devam ediyor. Ve ortak kültürel mirasın barış etrafında farklı halkları birleştirmesinin karşısında bu fabrikasyon anlatılar da yerleşimci-kolonyal iddiaların dayanağı olmayı sürdürüyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Deniz Kaynak
Editor-in-chief at Aposto

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.
16 Tem 2026

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.




