
İçine girildiği an insanı tavlayan, minik tonozlarla bezenmiş yüksek volta tavanlar, şık ve narin cumbalar, üzerine, yüksek ihtimalle, İtalyan veya Fransız üreticisinin ismi kazılı şık ateş tuğlaları... İnsanı şaşırtan, yüzyıla merdiven dayamış o kocaman, içinde bulunduğu yapıya nasıl girdiğini sorgulatan devasa rabıta parkeler… Eprimiş, eskimiş, belki çürümeye yüz tutmuş ama dev pencereli, ilk görüldüğünde ikinci bakışı garantileyen, belki de en az yüz yıla tanıklık etmiş bina cepheleri… Hafta sonu kent fotoğrafçılarının en ideal ve hareketsiz poz verebilen şık modelleri, İstanbul’u (ve Türkiye’deki belli başlı diğer bazı şehirleri, ama öncelikle İstanbul’u) diğer şehirlerden ayırıp imparatorluk geçmişini yüze vuran tarihi eser apartmanlar… Bunları tam da bu yapılarla bezenmiş, eski bir mahallenin ortasında yaşayan bir mimar olarak yazıyorum; birçoğunun ilk sahibinin veya müellifinin İstanbul’u bırakıp gitmek durumunda kaldığı bu yapıların tarihsel tekinsizliğinin aksine, insana yuva duygusunu veren o yerleşmişlik hissiyle yaşamayı bir şans olarak gördüm, görüyorum. Ancak yakın dönemde hepimizi allak bullak eden mâlum deprem ve ardından gelen o kolektif barınma korkusu, yazıya başlarkenki romantikliği burada bırakmamı gerektirecek. Çok sevdiğimiz bu mekânsal tarihin arkasında yer alan hikâyeler katman katman, zengin ve bir o kadar da acı. Ve olası bir İstanbul depremi gerçeğinin yanında, bu mekânsallığın bugünkü teknik karşılığının zayıflığı da hızla yüzümüze çarpıyor.
Şehirler her ne kadar bir açıdan bakıldığında inşa ediliyor olsalar da, bu inşa kabasının üzerindeki yaşamı biz insanlar var ediyoruz; ortak hayata sunduğumuz sosyal ve tarihsel kapital, bu kapitalin yönlendirdiği yaşamlarımızın kesişimleri bizim mekânlarımızı oluşturuyor ya da en azından teoride buna inanıyoruz. Eski yapıların cezbediciliği tarihsellikle birlikte mümkün olurken, yeni yapılar ise bizi güvenli ve steril olmakla tavlayabiliyor, kent içerisideki eski ile yeni de, normal şartlarda, aslında birbiriyle böyle anlaşabiliyor ve kendi ortak alanlarını yaratabiliyor. Fakat kentsel alanın bir gelir modelinin lokomotifliğini yaptığı ihtimallerde, hatta mevcut Türkiye şartlarında en kârlı gelir imkânlarını yarattığı ulusal çerçevemizde, kentin mekânsal parçaları da bir muhasebe defterinin satırlarından öteye geçemiyor. Bu mekânsal parçaların metalaşması, alınıp satılması, değer kaybetmemesi için bakımlarının yapılması gibi meseleler ortaya çıkıyor ve kendimizi en basit yaşamsal ihtiyaçlarımızdan biri olan barınma için büyük ekonomik planlar kurgularken buluyoruz. Yıllar öncesinin kooperatif, lojman gibi konut üretim modellerini terk edeli çok oldu; belediyelerden bağımsız, kaba bir tabirle kentlerin anahtarlarını yapı firmalarına teslim ettik. Üstüne bir de kötü yönetilen ve gün geçtikçe yetersizliğini katmerleyen bir gayrimenkul ekonomisi, daha doğrusu gayrimenkul borsası içinde bir doğal afet de bu resmin parçası hâline gelince, iplerin kontrolünü hepten kaybediyoruz.

Ahmet Doğu İpek, Construction Regime – Self Portrait 2019, kağıt üzerine suluboya. Sanatçının izniyle.
Kahramanmaraş ve Hatay merkezli 6 Şubat depremlerinden beri hemen herkes kendi barınma problemini kendi özelinde yaşamaya başladı; hayat mücadelesi veren depremzedenin öte yanında büyükşehirde geleceğin depremzedesi olmayı bekleyen insanlar, en azından asgari ölçekte neler yapabileceğini anlamak için haklı şekilde ve panik hâlinde dört bir yana danışmaya başladı. “Evim sağlam mı?”, “Kiram daha da artacak mı?”, “Bu şehirde daha ne kadar yaşamalı?” gibi yerel ve genel sorular bugün hâlâ cevaplarını tam olarak bulmuş değil.
Olası bir depremin yıkıcı etkisinin tahmin edilenden de büyük olacağı öngörülen İstanbul özelinde ise betonarme yapıların güvenliğine dair merak edilenler belediyelerin asgari hizmetleriyle giderilmeye çalışılırken, kente karakterini veren tarihi, sivil (ve hâliyle yığma niteliğe sahip) yapılar için genelgeçer ve kamu destekli bir koruma veya güvenlik hizmeti mevcut değil. Apartman ya da değil, bu yapıların korunma prensipleri anıtsal yapılarla benzeşiyor; depreme yönelik bakım, onarım ve güçlendirme aşamaları ise betonarme yapılara kıyasla bürokratik olarak uzun süreçler ve büyük zorluklar içeriyor. Yani, bu yazının başına dönüp bakarsak, İstanbul’u ve romantizmini yaptığımız tarihi kentlerimizi mevcut durumda depremlerden koruyacak herhangi bir plan veya program, ne yazık ki bugün itibariyle hâlâ bulunmuyor.
Yığma tuğla veya ahşap bir yapıda yaşadığınızda, yapının depreme dayanıklı olup olmadığını belediyeden öğrenmeniz mümkün olmadığı gibi, gördüğümüz tüm tarihi yapıları uzun ve masraflı tespit ve güçlendirme süreçleri bekliyor. Bugün bildiğimiz, gidip görüp hayran olduğumuz, yıkıldığına inanmak istemediğimiz ve belki de artık kaybolmuş diyebileceğimiz tarihi Antakya’nın başına gelenlerin İstanbul’daki tarihi doku için gerçekleşeceğini ve kaybedileceklerin boyutunu tahayyül etmek mevcut şartlarda işten bile değil.
Öte yandan, bugün yeniden hatırladığımız acı gerçekler ışığında tekrar bakınca, kişinin maddi gücü elverdiğince, şehirde yeni, güvenli ve ‘kentsel dönüştürülmüş’ bir evde, mümkünse ışıltılı bir rezidansta oturmanın afet boyutundaki karşılığı da pek iddialı olamıyor. Olası bir deprem anında, ulaşımı tıkanacak, altyapısı çalışmayacak, kalabalığı daha da görünür olacak bir megakentte sadece evlerimizde güvende hissetmemiz söz konusu değil. Temiz suya, elektriğe, gıdaya erişimimizin kısıtlı olacağı bir ortamda, tekil hareket etmek gibi bir ihtimal hâliyle yokken, ister istemez afet anında ortak bir eylem planına dahil olmanın gerekliliği buz gibi yüzümüze çarpıyor. Taşındığımız rezidanstaki hiç tanımadığımız komşuları aslında tanımamız gerektiği, günü geldiğinde onlarla dayanışmamızın gerekliliği, kendini bizlere hatırlatıyor. Bu durum, birkaç paragraf yukarıda bahsettiğim, yaşamlarımızın kesişimlerinin kenti oluşturmasını aslında bizler için tekrar üretiyor. Kentsel yaşam, kesişimlerimizin, ortaklıklarımızın, temaslarımızın bir bütününden oluşuyor, kendimizi ortak yaşamdan, komüniteden veya artık terk edilmiş bir tanım olarak örgütlülükten ne kadar soyutlarsak aslında günü geldiğinde karşılaşacağımız reel problemlerin çözümünden de bir o kadar uzaklaşmış oluyoruz. Hâliyle, sosyal hayatın nüfuz edebildiği, asgari müştereklerin oluşabildiği yaşam alanlarına ihtiyacımızın olduğu bir daha tasdikleniyor; bu durum, bizi, birbirimize daha kolay dokunabildiğimiz eski mahalle prensiplerine dönmeye çağırıyor. Olası bir büyük yıkımda karşılıklı konteynerlarda, çadırlarda buluşacağımız komşularımız, aslında hemen dibimizde, kendileri de farkında olmadan, bizlerle tanışmayı bekliyor.

Ahmet Doğu İpek, Construction Regime 8, kağıt üzerine suluboya. Sanatçının izniyle.
Sosyal meselelerin reel kaygılarını bir yana bırakıp, mimar şapkamı tekrar takarak bir başka başlığa değinmek istiyorum. Olası bir afet anında, hele de bir megakentte gerçekleşecek olan afet sırasında koordinasyonun nasıl gerçekleşebileceği, bugünkü mevcut hazırlık ekseninde tam bir muamma. Merkezi veya yerel karar vericilerin genel afete hazırlık programları ve eylem planları bir yana, İstanbul özelinde, kentin insan, yapı, lojistik ve genel anlamda sosyal yükü, olası bir deprem veya benzer büyüklükteki bir afeti karşılayabilecek esnekliğe ne yazık ki sahip değil. Türkiye’de diğer birçok şehirde de rastlayabileceğimiz şekilde, İstanbul’daki üst ölçekte yanlış konut ve ulaşım planlaması, bizleri afetin yaratacağı yıkımdan çok daha feci noktalara savurabilir; lojistik ölçekte tamamen kitlenecek, statik bir şehirle baş başa bırakabilir. Bu noktada, üzerinden iki ay geçmiş olsa da, depremin yarattığı ve hâlâ sürmekte olan durumdan çıkarılacak kapsamlı dersler, afete hazırlık konusunda bizleri yapısal önlemler kadar stratejik önlemler almaya doğru yönlendiriyor. Olumlu açıdan bakarsak, son dönemde bir araya gelen, kamu, sivil ve özel ölçeklerde birçok inisiyatif, kamuya açık ortak yol haritaları oluşturma; mevcut afet kadar, geleceğin afetlerine yönelik hazırlık yapabilme ve ilgili sistemsel dönüşümleri sağlama amacıyla katılımcı süreçler yürütüyor. Bölgedeki yerleşim planlamasının geleceğinden geçici barınma birimlerine, altyapı çözümlerinden sosyal müştereklere kadar türlü konu, bu süreçlerde mercek altına alınıyor. Son yıllarda, özellikle de yerel yönetimler bünyesinde, çokça kullanılıp belki de artık içi boşaltılmış olan katılımcı tasarım ve yönetimin olası örneklerine dair birçok yöntem tartışılıyor. Kentlerin inşasından sorumlu mimar, mühendis ve şehir plancısı gibi meslek sahipleri bu aşamaların girişimcisi olmaya gönüllü oluyor, bu anlamda kentlere dair, belki de sahip olup da sonradan kaybettiğimiz, bir meslek etiği de kendisini organik bir şekilde oluşturmaya başlamış durumda.
Toparlamak gerekirse, sürekli tekrar edilen ‘afet değil ihmal’ kalıbını biraz da ‘ihmal değil tercih’ olarak değerlendirmemiz ve tartışmamız gerekiyor. Bu tercihlerin sorgulanacağı, daha iyi ihtimallerin akla geleceği tartışma ortamlarının ve iletişim platformlarının, sadece mesleki disiplinler içinde değil, sosyal ve katılımcı boyutta, her vatandaşa dokunacak biçimde programlanmasına da ihtiyaç var. Bu noktada yerel yönetimlere, inisiyatiflere ve mahalle örgütlenmelerine büyük bir rol düşerken, bu problemin muhatabının hepimiz olduğunu, hâliyle çözümleri de hep birlikte üreteceğimizi sürekli hatırlamamız gerekiyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş






