Terör Mevzuatının Öngörülemez Yorumu ve Uygulaması

Türkiye’de hukuk devletine dönüş, ancak yargının evrensel standartlara dönmesi ve araçsallaşmaktan kurtulması ile mümkün olabilir.
Terör Mevzuatının Öngörülemez Yorumu ve Uygulaması

Türkiye’de terör mevzuatının öngörülemez bir şekilde geniş ve keyfî yorumlanması yapısal bir soruna dönüşmüştür. Yargı bağımsızlığına ilişkin sorunlara da işaret eden bu durum, hukuk devleti eksikliğini göstermektedir. Böylece, başta muhalif siyasetçiler, sivil toplum çalışanları, gazeteciler, akademisyenler, insan hakları savunucuları olmak üzere iktidarın hoşuna gitmeyen söz söyleyen herkesin muğlak terör suçlamalarıyla soruşturma ve kovuşturmaya tabi tutulması, tutuklanması ve mahkûm edilmesi mümkün hale gelmiştir. Bu aynı zamanda başta ifade ve örgütlenme özgürlükleri olmak üzere temel hak ve özgürlüklerin hukuksuz bir şekilde kısıtlanması sonucunu doğurmaktadır.

Son on yılda pek çok bağımsız gözlemci terör mevzuatının öngörülemez yorumu konusunda sayısız raporlar yazdı ve uluslararası kuruluşlar bu konuda Türk yetkilileri defalarca uyardı. Ne var ki, bu konuda herhangi bir olumlu gelişmenin yaşandığını söylemek mümkün değil. Venedik Komisyonu 2016 yılında Türk Ceza Kanunu’nun bazı maddeleri ile ilgili bir rapor yazdı ve bu maddelerin uygulamada Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde güvence altına alınan hakları ihlâl edecek şekilde geniş ve öngörülemez bir şekilde uygulandığını tespit etti. Bu hükümlerin değiştirilmesi ve Sözleşme ilkeleriyle uyumlu bir şekilde uygulanması hususunda gerekli uyarıları yaptı.[1] Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserleri yine son on yıl içinde Türkiye’ye ilişkin pek çok ülke raporu ve memorandumlar yayınladılar ve her birinde terör mevzuatının keyfi uygulamasına ilişkin tespitler yaptılar ve yetkililere uyarı ve tavsiyelerde bulundular.[2]

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de Türk Ceza Kanunu’nun kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret suçunu düzenleyen 125/3[3], örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçunu düzenleyen 220/6[4], örgüte yardım suçunu düzenleyen 220/7[5], Cumhurbaşkanına hakareti düzenleyen 299[6], Türk milletini ve devletin kurumlarını aşağılama suçunu düzenleyen 301[7] ve terör örgütü üyeliğini düzenleyen 314.[8] maddeleriyle ilgili olarak, söz konusu hükümlerin öngörülemez bir şekilde yorumlandığına ve Sözleşme’de güvence altına alınan haklardan yararlanmaya ilişkin eylemlerin suç kabul edildiğine ilişkin kararlar verdi. Bu kararların uygulanmasının denetimini yapan Bakanlar Komitesi periyodik olarak bunların gerektirdiği genel önlemlerin Türk yetkililerce alınıp alınmadığını denetliyor. Söz konusu kararların denetimi kapsamında henüz hiçbir kararla ilgili genel önlemlerin alındığı yönünde karar verilmedi ve izleme kapsamından çıkarılmadı.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 22 Ekim 2024 tarihinde Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesinin öngörülemez bir şekilde uygulanmak suretiyle bir siyasetçinin siyasî konuşmaları yüzünden terör örgütü üyesi olarak suçlanarak tutuklandığını tespit etti ve bu yolla Sözleşme’nin hem ifade özgürlüğünü güvence altına alan 10. maddesinin hem de kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkını güvence altına alan 5. maddesinin ihlâl edildiğine karar verdi.[9] 

Demokratik Bölgeler Partisi eş başkanı olan başvurucu hakkında, çeşitli siyasî toplantılarda yaptığı konuşmalar ve basına verdiği açıklamalar nedeniyle terör örgütü üyeliği suçundan soruşturma açılmış ve 12 Mayıs 2016 tarihinde gözaltına alınarak daha sonra tutuklanmış, yargılama sonunda da hakkında mahkûmiyet kararı verilmiştir. Karara konu başvuru, tutukluluk nedeniyle yapılan bir başvurudur. AİHM başvurucu hakkındaki suçlamaların tamamının yaptığı siyasî nitelikli konuşmalar olduğunu, bu konuşmalarda hükümetin ve kolluk güçlerinin ağır bir şekilde eleştirildiğini ancak şiddet övgüsü ve şiddet çağrısı barındırmadığını, nefret söylemi içermediğini belirterek bu eleştirilerin ifade özgürlüğünün sınırları içinde söylüyor. AİHM hakkındaki dosyada başvurucunun terör örgütünün talimatları doğrultusunda hareket ettiğini gösteren somut bir delil bulunmadığına ve tutuklama kararlarının böyle bir delile dayanmadığına işaret ederek mevzuatın keyfi ve öngörülemez bir şekilde yorumlandığı sonucuna ulaşıyor.

AİHM bu kararda terör mevzuatının Türk yargısı tarafından sistematik bir şekilde Sözleşme ilkeleri dikkate alınmadan uygulandığı yönünde hem Venedik Komisyonu’nun hem de Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri’nin yaptığı tespitlere özellikle atıf yapıyor. AİHM’in bu sorunun yapısal ve sistemik olduğunu tespit etmesinin gelecekte önemli sonuçları olacağı açıktır. Ayrıca bu tespitin ne kadar yerinde olduğu da son günlerdeki gelişmelerle bir kez daha teyit edilmiştir. Türkiye’de hukuk devletine dönüş, ancak yargının evrensel standartlara dönmesi ve araçsallaşmaktan kurtulması ile mümkün olabilir.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

YAZARLAR

Ali Rıza Çoban

Anayasa hukuku doçentidir. Doktorasını temel haklar alanında İngiltere'de Leeds üniversitesinde yapmıştır. İnsan hakları hukuku, hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, anayasa yapımı, karşılaştırmalı anayasa yargısı alanlarında çalışmaktadır. Kendi uzmanlık alanlarında sivil toplum kuruluşlarıyla ortak çalışmalar yürütmektedir.

Özgürlük Gündemi

Özgürlük Araştırmaları Derneği'nin hazırladığı Özgürlük Gündemi, Türkiye’nin hukuk devleti, ekonomi, siyaset ve sivil toplum gündemine ilişkin vakıaların değerlendirildiği, iki haftada bir pazartesi günü yayımlanıyor.

İLGİLİ OKUMALAR