Toplumsal Yaralarımızı Nasıl Sararız?


Deprem bölgesi için beije ile ped bağışçısı olabilirsiniz Yeni nesil menstrüel ürünler markası beije , kurulduğu günden bu yana “bağış felsefesi” ışığında kârının %8’ini regl yoksulluğuyla mücadele eden kişi ve kurumlara bağışlarken; bir süredir Askıda Ped projesiyle de yardım çalışmalarına herkesin kolayca katılmasına imkân sağlıyor. Ekip, Türkiye’de yaşanan deprem felaketi nedeniyle şubat ayının sonuna kadar hem kendi bağışlarını hem de satın alınan bütün Askıda Ped’leri deprem bölgesine yönlendiriyor . Şu ana kadar 420 binin üzerinde Askıda Ped toplayan beije; bu pedleri, kendi bağış havuzuyla birleştirerek; İhtiyaç Haritası, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Temel İhtiyaç Derneği gibi kurumlar aracılığıyla gruplar hâlinde deprem bölgesine ulaştırmaya devam ediyor. Nasıl Askıda Ped bağışçısı olabilirsiniz? Bu bağlantı üzerinden bir , üç veya on iki kişilik grupların iki aylık ihtiyacını karşılayacak Askıda Ped paketlerinden satın alarak destek olabilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
Zafer Yenal, Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü
Biray Kolluoğlu, Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü
Araştırmacılar Marcel Bazin ve Stephanie Tapia, Türkiye coğrafyası üzerine son yıllarda yazılmış en kapsamlı ve nitelikli çalışmaların başında gelen kitaplarında “Türkiye’nin büyük bir kısmının yüksek deprem bölgesi” olduğunu yazıyor. Ülkede 1902’den sonra Richter ölçeğinde yediyi aşan büyüklükteki depremlerin sayısı Kahramanmaraş depremleriyle birlikte 20’yi aştı. Başka bir deyişle, Türkiye coğrafyasında çeşitli yerler yüzyıllardır sarsılıyor ve maalesef bu sarsıntılar felakete dönüşmeye devam ediyor. Buna rağmen Türkiyeli sosyal bilimcilerin depreme olan ilgisinin istikrarlı olduğunu ya da uzun dönemlere yayıldığını söylemek çok zor. Halbuki depremle ilgili çalışmaların da içinde yer aldığı afet sosyolojisi dünyada epeydir kurumsallaşmış durumda, yani bu alanda çok sayıda uzman sosyal bilimciler, dergiler, bilimsel toplantılar, dersler var. Sadece depremlerden değil, aynı zamanda son yıllarda sayıları giderek artan sel, yangın, kuraklık ve don gibi afetlerden etkilenen milyonlarca insanın yaşadığı ülkemizde afetlere yönelik akademik ilgisizlik başlı başına bir yazı konusu. Ancak depremlerin felaketlere dönüşme sürecinin sadece mühendislik ya da lojistikle ilgili teknik meselelere indirgenemeyeceği ortada.
Felaket sarsıntıyla değil, teknik bilgi kullanılmadığında, yönetmelik uygulanmadığında veya bunların hepsi yapıldığı hâlde sonrasında kullanıcıların günlük çıkar ve kaygılarıyla şekillenen pratiklerinde ortaya çıkıyor. Yönetmelikleri etrafından dolaşılması gereken engeller gibi gören yaklaşım, kolonları da mekânın kullanımını engellediği için kesilmesi gereken fazlalıklar olarak görmemize yol açıyor. Buradaki temel sorunlardan biri, depremi felaket olmaktan çıkaracak bilgiyi etkin şekilde yaygınlaştıramamamız ve uygulamaya koyamıyor olmamız. Bu sorunla baş etmenin olmazsa olmazları arasında meselenin sosyolojik boyutlarını tanımak ve bunlara çare olacak politikalar üretmek var. Bu yazıda, 6 Şubat sonrasında yaşananları düşündüğümüzde dikkatimizi çeken, toplumsal sonuçları itibarıyla yakın gelecekte de önemini koruyacağını düşündüğümüz sorun alanlarını not etmek istiyoruz.
Deprem Türkiye’nin eşitsizlikler haritasında renklerin en koyu olduğu illerde meydana geldi. Bölgede başta Adıyaman’da olmak üzere yoksulluk çok önemli problemler arasında. Son yıllarda Suriyeli mültecilerle birlikte depremden etkilenen illerin hemen hepsinin nüfusu arttı. Yüzyıllardır içinde çok sayıda farklı etnisite ve inanç kökenli toplulukları (Arap, Kürt, Alevi, Rum Ortodokslar, Ermeniler, Süryaniler, Kürt Aleviler, Arap Aleviler gibi) barındıran bölgedeki kültürel farklılıklar böylece daha da çeşitlendi. Aynı zamanda etnik ve inanca dayalı gerilimlerin artmasına elverişli bir siyasi kültürel iklim oluştu. Artan toplumsal gerilimler her yerde olduğu gibi buralarda da ayrımcı ve ırkçı söylemleri ve pratikleri beraberinde getirdi.
Bir yerde zelzele olunca o bölgede her yer aynı şiddette sallanıyor, sel basınca su her tarafa akıyor, salgın hastalık herkese bulaşıyor diye düşünüyoruz ve bu elbette bir tarafıyla doğru. Doğal hadiseler zengin, fakir, göçmen, yerli, kadın, erkek, ayrım gözetmeden herkesi vurabilir. Kraliçeler, devlet başkanları da salgın hastalıklara yakalanırlar, orman yangınlarında en zenginlerin de evleri yanar, sel kimi sürüklediğini bilmez. Ama öte yandan uzun zamandır yapılan sayısız araştırma birçok doğa olayının afete dönüşmesindeki temel etkenin toplumsal eşitsizliklere ve çatışmalara bağlı kırılganlıklar olduğunu gösteriyor. Evet, deprem her yeri aynı derecede sallıyor ama farklı toplumsal kesimlerin üzerindeki etkileri ve yaşattığı yıkım çok farklı oluyor.
Deprem bölgesindeki farklı topluluklar arasındaki gerginlikleri ve çatışmaları artıran toplumsal eşitsizlikle ilgili süreçleri masaya yatırmaya ve bunlara dair çözümler üretmeye her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.
Kırsaldaki tahribatı onarmak
Yoksulluk meselesinin önemli eksenlerinden biri kır ve tarımla ilgili süreçler. Bölgenin ekonomisinde tarım ve hayvancılığın ağırlığı yüksek. Ali Ekber Yıldırım'ın konuyla ilgili yazdıkları önemli:
"Depremin yıktığı 10 ilin bitkisel üretim değeri ülkenin toplam bitkisel üretim değerinin yüzde 20’sini oluşturuyor. İşlenen tarım alanı yüzde 14,5 civarında. Büyükbaş hayvan varlığı ülkedeki büyükbaş hayvan varlığının yüzde 12’sini, küçükbaş hayvan varlığının yüzde 16,3’ünü oluşturuyor. Ziraat ve balıkçılık sektörü kredilerinin yine yüzde 15,5’i bu 10 ile ait."
Dolayısıyla önümüzdeki günlerde mesele sadece kentlerin ayağa kaldırılması değil, aynı zamanda kırsaldaki tahribatı da onarmak olmalı. Bu, sadece bölgenin değil, Türkiye ekonomisinin sağlığı açısından gerekli. Burada da tarıma ve kır-kent arasındaki ilişkilere dair egemen bakış açımızda ciddi değişikliklere ihtiyaç duyduğumuz ortada. Bu sürecin iki temel boyutu var. Birincisi, tarım ve hayvancılıkla ilgili yıllardır çözüm bekleyen yapısal sorunlarımız. Örneğin, depremin hemen ertesinde, 9 Şubat’ta açıklanan Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre hemen tüm kategorilerde (büyükbaş, küçükbaş, tavukçuluk) hayvancılık sektörü küçülmüş. Başta küçük üreticiler ve tarım işçileri olmak üzere çok sayıda insan tarımsal politikalardaki istikrarsızlıklardan olumsuz etkileniyor. İkincisi, depremden etkilenen bölgedeki beş ilin (Adana, Hatay, Malatya, Maraş ve Urfa) 2012’de çıkartılan 6360 sayılı Büyükşehir Yasası ile akşamdan sabaha muazzam bir “şehirleşme” girdabına girmesi. Bu yasayla birlikte köy statüsünde bulunan birçok yerleşim belediye sınırlarına alındı ve şehirleşti. Öyle ki, ülkede şehirli nüfusu %77’den bir anda %92’ye yükseldi.
Büyükşehir Yasası çıktığından beri bu yasanın tarıma ve köylülüğe etkileri çok tartışıldı. Bu sürecin çokça vurgulanan temel yanlışlarından biri tarım arazilerinin imara açılması oldu. Depremle birlikte haklı olarak bu mesele yine gündeme geldi. Mesele tabii ki tarımsal üretim için toprak kaybından ibaret değil; bugün her arazi üzerine güvenli konut yapılmaması gerektiğini, zemin uygunsuzluğundan kaynaklı yıkımların canlı hayatlarına faturasının çok yüksek olacağını bir kez daha içimiz acıyarak anladık. İmar afları gibi tarım alanlarını imara açan düzenlemelerin de felakete giden yolda önemli yapıtaşlarını oluşturduğu ortada… Daha dün sabah OHAL kapsamında yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'yle deprem bölgesindeki ormanların ve meraların yapılaşmaya açıldığını okuduk. Mevcut konjonktürde bu tür gelişmelerin zihinlerde çok büyük soru işaretleri oluşturduğu ortada…
Dirençli şehirlerin inşası
2015’te Nepal 8.1 şiddetinde bir depremle sallanıyor. 8 binden fazla insan ölüyor, yaklaşık 3 milyon kişi yerlerinden oluyor. Bunun hemen öncesinde daha da şiddetli bir deprem ve onu takip eden tsunami felaketini yaşayan Şili’de ise 11 kişi ölüyor, birkaç yüz ev hasar görüyor. Bu iki felakette yaşanan can kayıpları arasındaki büyük fark, Şili’de bina inşaatı ve konut arazisi seçimleriyle ilgili yönetmeliklerin kâğıt üzerinde kalmamasından, bunların tam olarak uygulanmasını sağlayan kurumsal mekanizmalardan kaynaklanıyor. Yani deprem değil, binalar öldürüyor.
İçinde yaşayanları öldürmeyecek binaların ve doğa olaylarına dirençli şehirlerin inşası ise ülkedeki mühendislik-mimarlık eğitiminin kalitesinden tutun da (yine liyakat çıktı karşımıza!) başta meslek örgütleri olmak üzere sivil toplum kuruluşlarının bu süreçlere aktif katılımına varıncaya kadar birçok unsurla yakından alakalı. Bülent Batuman, bu konu hakkında çok önemli saptamalar içeren yazısında kentsel gelişme rejimimizi radikal biçimde yenilememiz gerektiğine dikkat çekiyor.

Fotoğraf: Kaan Walsh
Katılımcı uygulamalar
Deprem bölgesinde kentin de kırın da yeniden yapılanması sürecinde katılımcı perspektiflerin ve uygulamaların oluşturulması birçok açıdan çok önemli. Öncelikle, yaşadıkları büyük kayıplara rağmen yine de bu bölgelerde yaşama arzusunda (ya da zorunluluğunda) olan insanların ihtiyaçlarını ve beklentilerini iyi anlamak elzem. Kocaeli depremi mağdurlarının yeniden inşayla ilgili en çok şikâyet ettikleri konuların başında diyalog eksikliği ve görüşlerinin alınmaması gelmiş. Bu süreç sadece ihtiyaçların tespiti açısından değil farklı gruplar arasındaki olası görüş farklılıklarını anlamak ve tansiyonları en aza indirgemek için faydalı olabilir. Ayrıca bu bölgenin tarihindeki ve günümüzdeki çok kültürlülüğün sürdürülebilmesi açısından da katılımcılık ilkesi hayati değer taşıyor. Bu tabii ki yazıldığı kadar kolay değil. Psikoloji, antropoloji, sosyoloji gibi alanlardan birçok uzmanın ve araştırmacının katılımını gerektiriyor. Bu süreçlerin iyi örgütlenmesi de toplumun kırılgan kesimlerinin temsiliyetlerinin sağlanması da başlı başına zor meseleler. Ama imkânsız değil…
Geçen yıl kaybettiğimiz Paul Farmer, sağlık antropoloğu ve tıp doktoru olarak literatürlerde iyi bilinen isimlerden. Hem sağlık antropolojisi alanında önemli eserlere imza atmış hem de Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin Dünya Sağlığı ve Toplumsal Tıp Bölümü’nün başkanı olarak yıllarca dünyadaki insani krizlerde çözüme yönelik politikalar geliştirilmesine katkıda bulunmuş. Farmer’ın hayatında Haiti’nin bambaşka bir yeri var. Yıllarca Haiti’nin sağlık sistemini ayağa kaldırmak için uğraşmış, üç yüz bine yakın insanın öldüğü Haiti depremi sonrasında yıllarca süren iyileşme çabalarının bizzat içinde yer almış. Sonra bu süreçle ilgili izlenimlerini ve düşüncelerini Haiti After the Earthquake (Depremden Sonra Haiti) başlıklı kitabında bir araya getirmiş. Kitabın ikinci bölümünde bu süreçte Farmer’a eşlik eden diğer uzmanların da deprem sonrası döneme dair anıları ve görüşleri yer alıyor. Kitapta Farmer da diğer yazarlar da deprem sonrasındaki yeniden yapılanma faaliyetlerinde toplumun marjinalleştirilen ya da kırılgan kesimlerin seslerini duymanın önemini ve aynı zamanda bu sürecin içerdiği zorlukları sıkça vurguluyor.
Kalkınma projelerinin hemen hepsinde topluluk (komünite) katılımı ve sivil toplumun sürece dahil edilmesi hep öncelikler arasında gösterilir. Bununla birlikte bu önceliğin layıkıyla hayata geçirilmesi kolektif çözüm süreçlerinin en çetin aşamalardan birisini oluşturur. Nitekim Haiti’de de öyle olmuş. Kitapta bıkmadan usanmadan bu konuda ne kadar çok mesai harcandığı anlatılıyor. Adem-i merkeziyetçilik (de-centralization) iyiliğe giden yolda kazandıkları başarılarda kilit kelime olarak öne çıkıyor.
Sonuç olarak, yaygın deyimle “yaralarımızı sararken” aşırı merkeziyetçi ve dikey yaklaşımlardan uzak durmak, topluluk ve yer odaklı çözümler geliştirmek çok önemli. Toplulukların ve fiziki ortamların kırılganlıklarındaki ve dirençlerindeki farklılıklara paralel üretilen çözümlerin de şehir bazında, hatta daha önemlisi mahalle bazında yerelleştirilmesi gerekiyor. Bir daha bu çapta felaketlerin yaşanmasını engelleyecek bir şehirlilik ve toplumsallık inşası için, yerel güçlerin örgütlenmesine elverişli bir ortamın sağlanması için hep birlikte çalışmalıyız.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Depremin ardından; toplumsal yaralarımızı nasıl sararız? Depremi bir doğa olayı olmaktan çıkaran ve bir felakete dönüştüren toplumsal faktörler neler? Yaşadığımız inanılmaz yıkım, neoliberal umursamazlığın bir sonucu değil mi?
26 Şub 2023

YAZARLAR

Aposto Gündem
Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ OKUMALAR
Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

İspanya, Arjantin'i tarihin en tek taraflı finallerinden birinde Ferran Torres'in golüyle yendi ve ikinci kez dünya şampiyonu oldu.

“Ama” bağlacı, dilimizde temel olarak karşıt anlamlı iki cümleyi veya sözcük grubunu birbirine bağlama görevini yapar. Tek başına bir anlamı olmayan bu sözcük, cümleler arasında kurduğu köprüler sayesinde cümleye çok çeşitli anlam ve işlev kazandırır. “Ama” bağlacını karşıtlık ve zıtlık ilişkisi kurmak, koşul (şart) anlamı kazandırmak, anlamı pekiştirmek ve güçlendirmek, dikkati çekmek, uyarı ve ikazda bulunmak, beklenmeyen bir durumu / istisnayı belirtmek için kullanırız.

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.



