Türkiye arkeolojisinin büyük hazinesi: Ekrem Akurgal

Türkiye’de arkeoloji denildiğinde akla gelen ilk isimlerden Ekrem Akurgal'ı, bayrağı babasından devralarak Türkiye'nin mühendislik alanında önde gelen isimlerinden olan oğlu Ali Akurgal anlatıyor.
Türkiye arkeolojisinin büyük hazinesi: Ekrem Akurgal

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

Türkiye’de arkeoloji denildiğinde akla gelen ilk isimlerden Ekrem Akurgal. Yunan medeniyetinin Anadolu kaynaklı olduğunu gösteren Orient und Okzident kitabı, bir arkeoloji kitabından beklenmeyecek satışlara ulaşmasına ve günümüzde halen bir başvuru kaynağı kabul edilmesine rağmen ne yazık ki henüz Türkçeye çevrilmemiştir. Hayatını, akademik çalışmalarını ve Türk arkeolojisinin dünü-bugününü Bir Arkeoloğun Anıları isimli kitabında toplayan Ekrem Akurgal’ı, bayrağı babasından devralarak bugün Türkiye’de mühendislik denilince akla gelen ilk isimlerden olan oğlu Ali Akurgal’dan dinliyoruz.

"Hocaların hocası" olarak anılan Ekrem Akurgal’ı oğlunun gözünden  dinleyebilir miyiz?

Babam Boşnak kökenli bir ailenin Hayfa’da doğmuş en büyük çocuğu, bir erkek bir de kız kardeşi var. Annesi Boşnak kızı, babası ise Osmanlı İmparatorluğu'nun oraya gönderdiği bir kale muhafızı. Balkan Savaşı sonrasında Türkiye ile Bosna Hersek’in arası bozulunca ailedekiler de gemiye binip Hayfa’ya gidiyorlar. Babamın dayısı Amman’da millî bankanın direktörüymüş. Bu nedenle ailenin bir kısmı orada kalmış, diğer kısmı da babam daha küçükken “Buradaki toprakta iş yok” diyerek kağnı arabasına binip İstanbul’un yolunu tutmuşlar. Babamı da burada nüfusa kayıt ettirmişler. Kayıtlarda İstanbul doğumlu olarak gözükür.

İstanbul’a geldiklerinde, "Buraya yakın en geniş arazi nerede" diye soruyorlar ve dedemin yanında getirdiği bir teneke altınla Akyazı ovasını (Adapazarı) satın alıp buraya yerleşiyorlar. Savaş sonrasında Çerkes Ethem, dedemin tüm atlarını çalmış ve devamında da arazi giderek küçülmüş. Baktığınızda kendisi doğrudan anlatmasa da söylediklerinden anlaşılan babamın mutlu bir çocukluğu varmış.

Lemis Akurgal (Ekrem Akurgal’ın eşi), Halet Akurgal (Fikri Akurgal’ın eşi), Ali Akurgal, Ekrem Akurgal, Afiyet Pamuk, Nevzat Lakşe (Ekrem Akurgal’ın kız kardeşi), Hakkı Pamuk ve Fikri Akurgal (Ekrem Akurgal’ın erkek kardeşi) ailenin Akyazı’daki evlerinde (Ali Akurgal Hususi Arşivi).

Dedem çocuklarının iyi bir eğitim almasını istiyor ve üçü de iyi eğitim görüyorlar, yabancı dil öğreniyorlar. Babam liseyi İstanbul’da okuyor, sonra da İstanbul’da hukuk öğrenimi görmeye başlıyor. Hukuk Fakültesi ikinci sınıfta okurken yurt dışına gönderilecek talebe ilanını görüyor ve başvuruyor. Birkaç gün sonra da arkadaşları, “Gazetede resmin var, Almanya’ya gidiyormuşsun” diye Cumhuriyet gazetesini getiriyorlar. Haberi okurken “arkeoloji” adıyla tanışıyor.

Öncesinde arkeoloji ile herhangi bir bağı ya da bu konuya ilgisi var mı? Kendisi nasıl seçilmiş, biliyor musunuz?

Hayır yok. Hukuk ikinci sınıfta okuyan birini sıfırdan arkeolog olmaya gönderiyorlar. Babamı neye göre seçmişler ben de (o da) bilmiyor(uz). Ama çok da doğru bir seçim yapmışlar. Ülkenin kıt kaynaklarını doğru yere harcamışlar. Nasıl yaptıklarını bir bilsem patentini alırım.

Gitmeden önce Almanca bilgisi var mıymış?

Hayır, lisede Fransızca öğreniyor ama Almanca bilgisi yok. Ondan geleneksel arkeolojiyi değil, modern bilimi öğrenmesini istiyorlar. O da Almanya’ya gidiyor.

Hatta size ilginç bir şey anlatayım. Babam Arapça harflerle tedrisat görüyor. Üniversite zamanında Latin harfleri kabul ediliyor ve o alfabeyi de öğreniyor. Babamın çok ilginç bir özelliği vardı. Notlarını Arap alfabesiyle alırdı. Ben bunun nedenini master esnasında öğrendim. Türkçe, Orta Asya steplerinde ne dediğini uzaklara duyurmak için kullanılan bir dil. Yani seslerin değiştirilmesine olanak yok. Bu nedenle Türkçenin seslerin yeri değiştirilerek kriptolanması mümkün değil. Bu sayede notlar daha kısa oluyor. Babam kitap yazarken de hızlı yazabilmek için Arap alfabesiyle yazardı ama dili Almanca.

Bir anlamda kendi kriptosunu yaratmış aslında. Farklı bir dili, farklı bir alfabeyle yazabilecek kadar da dilde uzmanlaşmış. Ekrem Hoca’nın yurt dışı sürecini anlatabilir misiniz? Almanya’da neler yaşamış? Diğer öğrencilerle iletişimi var mıymış? 

İlk senesini dil öğrenmekle geçirirken pek çok arkadaş edinmiş. Bu süreçte gelirleri ortalama bir Alman’ın kazanabileceğinden fazla. Başlarında da talebe müfettişi olarak Cevat Dursunoğlu (1892-1970) var. Cevat Bey, bütün öğrencilerle adeta bir baba gibi ilgileniyor: Hangi dersleri alacaklarının dışında kimlerle arkadaşlık edeceklerine bile karışıyor. Babamdan sadece 18 yaş büyük ama tüm Almanya’daki öğrencileri çocuklarıymış gibi yönetiyor.

İlk gittiğinde Cevat Dursunoğlu babamı Almancadan başka dil bilmeyen gençlerin arasına atmış. Türk öğrencilerden uzak tutulmuş. Tek teması mektup. Devlet kurumları ile bir işi olursa da Cevat Dursunoğlu devrede.

Mesleğinin başında ilk ilgi alanı Hititler. Babamın ilk yaptığı şey, ki bence başarısının da kökeni bu, konuşulmayan bir dil öğrenmesi: Çivi yazısı. O güne dek telaffuz edilmemiş olan Akurgal ismi de öyle buluyor. Bir dönem var hiç okunmamış, çözülmemiş iki kral var: Akurgal I ve Akurgal II. Bunlar birbirlerinin peşi sıra ortaya çıkmamışlar ancak aynı sürecin içerisinde yer almışlar. 1935’te Soyadı Kanunu çıktığında dedem babama yazmış. Osmanlıca olmasın soyadımız, sen ne önerirsin demiş. Babam da Akurgal demiş ve o soyadı almışlar.

Peki dönmeden önce Türkiye'de nerede görev alacağı belli miymiş? Eğitim sonrası Türkiye'ye döndüğünde ne gibi görevlerde bulunmuş?

Türkiye’de sıfırdan bir ekol kurması için yollanmış ve İstanbul ekolü ile işbirliği neredeyse hiç olmamış. Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi’nde babama bir kat ayırmışlar, oraya yerleşmiş ve orada yeşermiş. Önceden nerede görev alacağını haber verdiklerini duymadım. Büyük olasılık ne lazımsa Cevat Dursunoğlu hazırlatmıştır.

İlk iş Orta Asya’dan gelenler ne yolla gelmişler, nerelerde yerleşmişler ona bakmış. Sonra, buralara yerleşenler nereleri etkilemişler, onu incelemiş. Doğu'nun Batı'ya etkisi o zaman ortaya çıkmış (Orient und Okzident). Sonra bunu daha derinlemesine incelemek için Ege’ye yönelmiş. Bu bölgenin kuzeyi (Erdek / Edincik) ve güneyini kazmış. Tarihleme yoluyla Yunan sanatının ve medeniyetinin burada doğduğunu bulmuş. Ondan sonra da orada yaşamış. Mezarı da oradadır (İzmir-Bayraklı).

Ekrem Akurgal ve ilk eşi Lemis Akurgal (Ali Akurgal Hususi Arşivi).

Babam yaptığı araştırmalar sonucunda şu bilgiye ulaşmış: Batı dünyasının tapındığı Yunan medeniyeti aslında bir Anadolu medeniyetidir; burada doğmuş, orada yerleşmiştir. Bunu yayımladığı zaman ona “şarlatan” demişler. Alman yayınevleri ile yazışmış, dövüşmüş, ama Alman teknikleri ile ispat ettiği tezi, Almanlar'a kabul ettirmiş. Orient und Okzident kitabı böyle doğmuş. Arkeoloji kitapları genelde 500 adet basılır. Çünkü okuyucusu o kadardır. Babamın bu kitabı “paper-back” olarak 300.000 adet basıldı. Başka söze gerek yok.

Kendisinin yetiştirdiği çok sayıda öğrencisi var. Hocanın öğrencilerinin, alanın Türkiye’de ve dünyadaki gelişimine ne gibi katkıları oldu?

Atatürk’ün direktifi, Orta Asya’dan günümüze nasıl gelmişiz onu bulacak ekolü kurması. Bunu değerlendirmeye benim bilgim yetmez ama “hocaların hocası” lakabının takılması başarısının bir göstergedir. Hayattayken 47 öğrencisinin “profesör” unvanına ulaşması da bunun bir kanıtı olmalı.

Ama şu bir gerçektir ki bu dönemden sonra arkeoloji alanı müthiş gelişmiştir. Babamın bir lafı vardır: “Hepsini biz çıkarırsak, gelecek kuşaklar ne yapacaklar?” Buna göre dikkati çekecek kadar gelişmiştir.

Babam, arkeolojiye Alman ekolünü getirmiştir. Artık hiç kimsenin karşı duramayacağı savlar ortaya atılmaya başlanmıştır. Düşünebiliyor musunuz, biz ABD’ye 1961 yılında gittiğimizde bir öğrencisi, Cevat Bey, bizi iskelede karşılamıştı. Onu “Akurgal ekolü” diye el üstünde tutuyorlardı. Bu arada yeri geldi belirteyim, babama Orient und Okzident kitabı nedeniyle "şarlatan" diyenler ertesi sene onu Princeton Üniversitesi’ne kürsü profesörü olarak davet etmişlerdi. Onun için gittik. Bana çok yararı oldu. Ben o bir yılda akademisyen olmayıp mühendis olacağıma karar verdim. 14 yaşındayken müze olarak saklanan Einstein’ın odasında oynadım.

Hazır siz bahsetmişken, babanızla birbirinden çok farklı alanlardasınız ama her ikiniz de çalıştığınız alanda büyük işler başaran insanlarsınız. Babanızın sizin kariyerinize/ hayatınıza nasıl bir etkisi oldu?

Benim mühendis olacağım orta sonda belli olmuştu. O saatten sonra mühendisliğin her dalına baktım. Hatta bir mühendislik dalı olmamasına rağmen doktorluğa da baktım. Tıp mühendisi olabilirdim. Sonra tıp mühendisi olarak yetişmenin çok vakit alacağını görünce, hele deney ortamının canlılar olacağı kesinleşince onu bıraktım.

Geriye inşaat, makine, kimya, elektrik ve elektronik mühendisliği kalıyordu (uçak henüz yoktu). Bunları planlarını yaptığım köprü yıkılırsa, makinenin dişlisi kırılırsa, kimyasal patlayacağına tıslar sönerse, diye eledim. Geriye elektrik ve elektronik kaldı. Elektriği “Tevettür-âli; çarpar vallahî” diyerek kenara ayırınca elde elektronik kaldı. Onu okudum. Babamın benim kariyerime etkisi olmadı. 

Ben de, babam da her şeyi en ince ayrıntısına kadar inceleyen ve planlayan bir yapıya sahibiz. Babam olabileceklerin hepsini yazar, en olabilecek olanı bulur onun üzerine giderdi. Bense gece yattığım zaman olabilecekleri kafamda kurgularım, en olabilecek olanı bulur onun olumlu ve olumsuz taraflarına bakarım. Belki bu özelliği sayabiliriz. 

Ekrem ve Ali Akurgal (Ali Akurgal Hususi Arşivi).

Aslında sosyal bilimci bir aileden geliyorsunuz, üstelik de babanız dünyada alanında önde gelen bir isim. Anne-babalarda genelde "Çocuklarım izimden gelsin" isteği olur. Mühendis olmak istediğinizi duyunca babanızın tutumu ne oldu?

Aslında babam beni kendi gibi akademisyen olarak yetiştirmek istiyordu. Mühendislik okumamı hiç istemedi. Ben üniversiteye girdiğim zamanlar üniversitelerin sınavlarına girilirdi. Dört üniversitenin (Ankara Fen, ODTÜ, İTÜ, Boğaziçi / Robert Kolej), sınavlarına girip hepsini kazandıktan sonra, ilk seneyi bitirip ikinci senenin ortasına geldiğimde babam bir gün evde beni yakalayıp “Liseyi bu sene bitireceksin değil mi?” diye sormuştu. Benim ikinci sınıfta okumakta olduğumu öğrenince de “Derhal bırak ODTÜ, modtü, şimdi derhal sınava gireceksin ve Almanya’ya Aachen Üniversitesi'ne gideceksin” demişti. Mecburen sınava girdim. Nedense sınav Türkçeydi, elipsin eşlenik çapı üzerine olan soruyu yanıtlamama akıllılığını göstermiştim. Aachen böylece “heder” oldu. Mühendislik okuduğum için de bana çok kızdı, “Sen bu gidişle köşe başında lastik tamircisi olacaksın” dedi. Ben de güldüm geçtim. Seçimlerimden de hiç pişman olmadım.

Ekrem Akurgal, Lemis Akurgal, Ayşim Akurgal ve Ali Akurgal (Ali Akurgal Hususi Arşivi).

Ülkemize Ar-Ge denildiğinde önde gelen isimlerden biri olmaya giden yolculuğunuzu sizden dinleyebilir miyiz?

1948 yılının yılbaşı günü, büyükbabam Osmanlı Bankası’nın Ankara merkezinde yılbaşı partisi verirken, annemin sancısı tutmuş. Hemen ebesini çağırmışlar. Ebe de Yardım Sevenler Derneği Başkanı olduğu için zaten partideymiş. Gece 00.05’te dünyaya gelmişim. Babam da beni yıkayacakları küveti doldururken hortumu elinden kaçırmış, sırılsıklam olmuş. Partiye birilerinin dönmesi gerek. Geri dönecek ama sırılsıklam, gitmiş, gardrobunu açmış bakmış bir frak var, bir de günlük ceket pantolon. Ne yapsın erkekliğe leke sürdürmemek için frağını giymiş ve partiye geri dönmüş. İki gün sonra Cumhuriyet gazetesinin dedikodu sayfasında haber: “Bu profesör de giyim konusunda çok titiz. Yeni yılı frakla karşılıyor.” Üstelik resimli.

Murat Akurgal (Ekrem Akurgal’ın küçük oğlu), Lemis Akurgal, Ali Akurgal ve Ekrem Akurgal.

Mühendis olmama giden yoldan zaten bahsettim ve ODTÜ’deki hocalarıma çok şey borçluyum. Bir gün kantinde çay içiyoruz arkadaşlar dalıma bastılar: “Bütün iyi tezler alındı, 2 tane kaldı. Onları da sana vermezler” dediler. “Oturun kalkmayın, çayımın da kalanını koruyun hemen geliyorum” dedim, kalktım. 5-6 dakika sonra geldim geriye. Karşılama hazırlamışlar, “Kimse yoktu değil mi, elin boş geldin” dediler. Ben de “Hayır PCM30’u Hakkı (Oranç) Hoca verdi, yapacağız” dedim. Gülüştük. O tezin bana verildiğini 2-3 gün sonra fark ettiler. Enseme çok tokat yedim ama o tez beni 20 sene götürdü. Bir yerde PCM sözü geçse hemen beni çağırıyorlardı.

Hocalarımız ODTÜ’nün ilk mezunlarıydı. Hepsi yurt dışına gönderildiler, en son teknikleri getirdiler ve burada yeteneklerine göre insanları dağıttılar. Hakkı Hoca bir gün beni babana götür dedi, eve gittik. Sen bu çocuğu önümüzdeki sene para kazansın diye işe mi sokacaksın yoksa 3 sene master yapabilir mi dedi. Gitsin isterse 5 sene yapsın dedi babam da. 2,5 sene sonra mezun oldum.

Ve pek çok ilki başarmaya giden yol böyle başladı. Sonrasında nasıl devam etti?

1972 senesinde çiçeği burnunda yüksek lisans derecemi almışken İsviçre’de Brown Boveri firmasında, İsviçre ordusu için yapılan ilk kriptolu telsizin üretimi için gerekli “twin-t” filtrelerinin ayar sürecinin patentini aldık. 1974-76 arasında Ankara’da Teknim şirketinde ilk Türk el telsizini tasarlayıp üreten 3 mühendisten biri oldum. Aselsan biz telsizi kullanıma sunduktan bir sene sonra kuruldu. 1976 senesinde Marmara Bilimsel ve Endüstriyel Araştırma Enstitüsü’ne (MBEAE) döndüm ve yeni isim değişikliği yaşamış olan Teletaş’ın Genel Müdürü geldi, bana "Sen burada mısın?" dedi. “Evet” deyince bize PCM30 tasarımı işini verdi. Bu vesileyle rahmetli hocam Hakkı Oranç’ın “Bunu ancak sen yaparsın” diye neden bana tez konusu olarak PCM30’u verdiğin anladım. Bunu da MBEAE’de, 7 mühendis yaptık. Bu aslında sayısallaşmanın ilk adımıydı. Dikiş makinesi gibi çalışan 1935 model telefon santrallerinin çıkışına takılıyor ve iki santral, aralarındaki telefon telleri üzerinden sayısal konuşuyorlar. Bir tek telden aynı anda 30 konuşma. Bunu üretime vermekse 1980 senesini buldu. Hakkı Hoca’yı her zaman bu haklı seçimi için yad ederim.

Ali Akurgal ODTÜ Mezuniyet Töreninden (Ali Akurgal Hususi Arşivi).

1981-82’de yine İsviçre’de, gene Brown Boveri’de çalıştım. Yokluğumda geliştirdikleri PCM120 cihazının açıklarını buldum ve gösterdim. Projenin savunma sanayii temsilcisi derhal ilk telefona gitti, üretilmiş ve hizmete verilmiş cihazları kapattırdı. 16 ay bunun tedavisi ile uğraştım ve başarılı şekilde yaptım. 1984 yılında ilk Türk entegre devre tasarım sürecini tamamladık. Ama hiçbir tasarımımız çalışmadı. İki profesör (Duran Leblebici ve Uğur Çilingiroğlu) bütün süreci ele aldılar, her şey doğru. İlginç bir şekilde ürettiğimiz çipler içindeki transistörler çalışıyor ama çip çalışmıyor. Üç kişiyi (yarıiletken uzmanı) ABD’ye gönderdiler ve gidenler ne yazık ki gelmedi. Duran Hoca benim konuyla ilgim olmamasına rağmen “Sen gider misin?" diye sordu. “Giderim de gelirim de” dedim ve beni gönderdiler. 1984’de gittik, 4 ay sonra döndük. Aslında ben neyi yanlış yaptığımızı 2 haftada anlamıştım. Doğrusunu yayıp çalışan çip elde ettim. Ama ikinci çipi de yapıp onu da çalıştırmadan dönmedim. Babamla benim bir ortak özelliğimiz şuydu ki, o da ben de hiç gürültü çıkarmadan yurt dışına gitmişiz, pek çok şey öğrenip geri dönmüşüz.

1989 senesinde MBEAE’yi kapattılar. Ben de ayrıldım. Netaş’a gittim ve yönetici oldum. 1990 senesinde beni Teknoloji Müdürü yaptılar. 5 sene boyunca Netaş Ar-Ge’yi ufaktan geleceğe hazırladım. Bu sırada Avrupa Telekomünikasyon Standartları Enstitüsü’nde (ETSİ) GSM tasarımında ekibim ile birlikte rol aldım. 1996 senesinde 384 mühendislik Ar-Ge bölümünün müdürü oldum. Bu Ar-Ge, insanca çalışma düzeni ve başarılı sonuçlarıyla dillere destan oldu (benim de adım çıktı). 2004 Nisan’ında 55 yaş sınırı nedeniyle emekli oldum. Sonrasında kendi şirketimi kurdum ve orada çalışmaya başladım. 2014 senesine 4 arkadaşımla birlikte bir şirket kurduk: “platfom-a”, daha sonra kapattık. 2012 senesinde beni Havelsan’ın yönetim kuruluna aldılar. 4 sene burada Havelsan’a şekil verdim. Sonra dönem bitti ayrıldım. Bu arada bir yığın sivil cihaz tasarımı da yaptım.

İnternette dolaşan bilgilere bakarsak, ilk Türk telsizini ASELSAN üretti diye geçiyor, bu sayede bunun da bir internet efsanesi olduğunu görmüş oluyoruz. Hikayesini anlatabilir misiniz?

Aselsan biz telsizi kullanıma sunduktan bir sene sonra kuruldu. O sırada kimse Türkiye’de telsiz yapabileceğine inanmıyordu. Türkiye’nin o günkü durumunu bilmeniz için anlatıyorum bunu. Biz telsizi yaptık, patronlar Askeriye'ye satmaya çalışıyorlar. Bir gün koşarak Rint (Akyüz) geldi, "30 Ağustos törenlerine katılacaksın" dedi. Eşref Akıncı, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı geçen birliklere mikrofonla komut vermek istiyor fakat yapamamışlar. Bunun için cami hoparlörü götürmüşler, ancak ses duyulmuyor, farklı şeyler denemişler fakat bir türlü sesi istenildiği gibi iletememişler. Neyse davet ettiler gittim. Herkes seni söyledi, sen bunu yapabilir misin dedi. Yaparım dedim. Nasıl diye sordu, 20 dakika istedim. "Arabamdan iki telsiz alıp geleyim" dedim. Ne telsizi diye sordu, "Askerî telsiz" dedim. "Nereden buldun" diye sordu, "Ben yaptım" diyerek gidip getirdim. Görünce, Muhabere Okulu Komutanı "Bunu amfiye nasıl bağlayacağız?" diye sordu, tepesindeki soketten dedim. "Telsizin soketi mi olurmuş" dedi. Bir telsizi aldım, diğerini ona verdim ve konuşun dedim. İstediklerinin olduğunu görünce şaşakaldılar. Mesafesini sordu, "Eşim Çankaya’da dilerseniz onunla konuşabiliriz" dedim. "30 Ağustos’ta hipodromda olacaksın ve bu tesisatı oraya koyacaksın" dediler. Sonrasında şirkette adım, “satamadığımız telsize Kara Kuvvetleri Komutanı’nı hayran bırakan tasarımcıya” çıktı.

Bir gün satıştan sorumlu olan patron, Aydın Bey ile bu telsizi nasıl satabiliriz diye konuşuyoruz. Bekir Efendi’yi aradı "Bize çay ve masamın üzerinden iki telsiz getir" dedi. Bekir Efendi çaylarla "Ben büyük bir kabahat işledim" diyerek geldi. Bulunduğumuz bina 4 katlı, Bekir Efendi katın kapısını açarken tepsi hafif yan kaykılmış. “Telsiz aşağı düştü” dedi. “Yere mi” diye sordum, “Hayır 4 kat aşağıya” dedi. “Bakın çalışıyor mu” dediler, getirdi. Telsizler çalışıyordu. Sağlam yapılmış. O an Aydın Bey "Satma yolunu bulduk, tamam toplantı bitmiştir” dedi.

Teknim tarafından üretilen ilk Türk telsizi.

Devamında Askeriye’ye telsizleri satmaya gittik. “Türkiye’de telsizin tamiri yapılamıyor, şimdiye dek kimse telsiz yapamadı, siz 3 kişiyle mi yaptınız?” dediler. “Evet” dedi patron, “Hatta şimdi bunun 120 kanallısını da yapıyoruz” dedi. “Ben telsizin mandalına basacağım, yayın yapar hâldeyken de vura vura sizin masanın camını kıracağım” dedi. “Eğer bu deneyden sonra telsiz hâlâ çalışıyorsa paşam telsizi satın alma kararını imzalayacak, çalışmazsa da biz size iki masa alacağız ve bir daha sizi rahatsız etmeyeceğiz” dedi. Cam kırıldı ve telsiz çalışıyordu. "Tamam bu iş bitmiştir" dediler ve sonrasında 2000 telsiz sattık. Türkiye’de geliştirilen ürünlere güven yoktu ve bu güvenin ne kadar dolambaçlı yollardan tesis edildiğinin de bir örneği aslında bu olay.

Peki hocam bu telsizi yapmayı nasıl başardınız?

İsviçre’deki arkadaşımdan bana onar tane istediğim çiplerden yollamasını rica ettim.

Ama ne isteyeceğinizi de biliyormuşsunuz.

Hayata yumuşak tarafından yaklaşınca yapabiliyorsunuz. Sanırım babamla en büyük ayrımım da bu. Metodik giderseniz bazı şeyler olmuyor. Babam benim metodik gitmemi istedi. Ben ise mühendis olacağım dedim.

Sizin bir de İsviçreli hocaya şapka yedirme hikayeniz var, onu da paylaşabilir misiniz?

Benim ilk işim İsviçre’deydi. İsviçre ordusuna kripto cihazı yapıyoruz. Bu kripto cihazının hafif, ufak ve az batarya kullanan bir cihaz olması gerekiyor. Böyle cihazlar için de ses filtreleri çok önemlidir. Çünkü filtre dışında kalan ses bilgi taşıyor ve kesinlikle sızmaması gerekiyor. Bir şefim var, o teorisini yapıyor, ben de devreyi tasarlıyorum. Bir gün çalışma masama geldi, devreyi gösterdim. Baktı çizdiğinden fazla çip var. “Bunlar ne” diye gürledi. “Bunlar olmazsa bu filtreyi çalıştıramazsın” dedim. Küfrederek gitti. 

Ertesi gün “onlar”ı aradan çıkarıp filtreyi dinlettim. Garip garip baktı suratıma. Bilim insanı ile mühendisin arasındaki farkı ona anlattım. Sen, bir opampın çıkışını sıfır Ohm direnç alırsın, bir sonrakinin girişini de sonsuz direnç alırsın. Ama bunlar ete kemiğe büründükleri vakit öyle değillerdir. Senin burada kullandığın devrelerin çıkışı 10.000 kazançtan 100’e düşer. Girişi de 1 MOhmdan gerekirse 100 Ohm’a. Olmaz öyle şey diye söylenerek gitti. Ben devre şemasını ölçülmüş değerlerle ona yolladım “Bir de bunu dene” dedim. Gece mesaiye kalmış denemiş ve çuvallamış. Ertesi gün, o devreyi “icat eden” profesörü aradı (Zürih ETH’da), durumu anlattı. Konuşmanın sonunda profesör “Eğer öyleyse şapkamı yerim” dedi. Gel, gör dedik ve gelip gördü. Şapkamı yerim valla dedi. Volker koştu, bizim deney yapmak için kullandığımız buzdolabını açtı, içinden bir kutu çıkarıp getirdi ve benim masaya koydu. Kutuyu açınca içinden şapka şeklinde bir pasta çıktı yanında plastik tabaklar, bardaklar. Şapkasını yedirdik profesörün. Bu devre tekniğinin patentini aldılar. İlk patentim de bu oldu.
   
Mezuniyetinizden bu yana mühendislik alanında çok büyük gelişmeler oldu. Örneğin bilgisayarlar çok gelişti ya da o zamanlar için hayal olarak görülen pek çok şey bugün piyasada. O günlerde teknolojinin buralara geleceğini hayal ediyor muydunuz?

Lise sırasında geceleri uykuya dalabilmek hayaller kurardım bunların bir kısmı oldu bir kısmı beklemede. Beklemede olanların biri tamamen yer altında giden trenler. 300-500 km/s hızda giden ve başka taşıtlarla kesişmesi olmayan hatlar üzerinde yol alan trenler. O zaman daha “ışınlama” edebiyatım gelişmemişti.

Bugün Türkiye’nin mühendislikte geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Neler daha iyi olabilirdi, bugünkü durumu geliştirmek için neler yapılmalı?

Mühendislik dediğinizde, içine tasarımı alıp da öyle değerlendireyim. Mühendislik günümüzde salt formül bilimi olarak algılanıyor. Halbuki, mühendisliğin en önemli tarafı tasarımdır. Bunu da disiplinlerarası hâkimiyetle aşabilirsiniz. Günlük, “biat” mantığı ile önünde ancak diz çökersiniz.

Ali Akurgal, Gözde Kara Günaydın ve Esra İçer ile röportaj esnasında.


Daha fazla bilgi için: 

  • Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri projesi
  • Bi’ Dünya Kıvılcım Derneği
  • 24 Kasım'da başlattığımız "Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri" dizisinin ilk röportajında Prof. Dr. Selçuk Şirin cumhuriyetin eğitim vizyonunu, yurt dışına gönderilen öğrencileri ve dönüşlerinde Türkiye'nin her alanda büyük bir atılımlara imza atmasına nasıl yardımcı olduklarını anlatmıştı. Prof. Dr. Dursun Koçer'in hocası Nüzhet Gökdoğan'ın Türkiye'de astronomiye katkısını anlattığı röportaja buradan, Dr. Orhan Veli Özbayrak'ın "Türk Beşleri"ni anlattığı söyleşiye buradan, dünyanın ilk doktoralı bilim tarihçisi Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı'nın hikayesine buradan ulaşabilirsiniz. Ayrıca Bülent Eczacıbaşı, babası Nejat Eczacıbaşı'nı anlatmış; Prof. Dr. Nilüfer Öndin ise Türkiye'nin ilk kadın heykeltıraşı Sabiha Bengütaş üzerine konuşmuştu. Dizinin son röportajında ise Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın yapısını ortaya koyan jeoloji profesörü İhsan Ketin'i, Celal Şengör'den dinlemiştik.
Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

YAZARLAR

Esra İçer (Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri Projesi)

Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri Projesi'nden Esra İçer

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

İLGİLİ OKUMALAR

Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

11 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

04 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine

“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.

Suha Çalkıvik

·

28 Haz 2026

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

27 Haz 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

20 Haz 2026

10 maddede bu hafta