'Uyanıyor Ankara günün ilk saatleri': Ankara'dan 1 Mayıs izlenimleri

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
“Uyanıyor Ankara günün ilk saatleri.”
Ankara’nın gündelik hayatını resmeden bu şarkı bir gazetecinin, Murat Yetkin’in kaleminden çıkmış. 1 Mayıs sabahına bu şarkıyla başlayacağız. Ankara, günlerin getirdiği heyecanın ardından henüz güneşli havasıyla İşçi Bayramı’na hazırlanıyor.
- Çok değil, daha hafta başında Kurtuluş Parkı’nı çevreleyen barikatların ardında, Doruk Maden işçileri hakları için açlık grevi yapıyor, artık dayanacak güçleri kalmadığını anlatıyorlardı. Bugünse ellerinde pankarttan daha kıymetli bir şeyle alandalar: Haklarını aramış ve almış olmanın haklı gururu.
Türkiye’de 1 Mayıs denilince 1977’den beri çoğu insanın aklına tek bir adres geliyor: İstanbul. Hatta İstanbul bile değil, Taksim. 1977 1 Mayıs’ının tatsız hatırası bir hayalet gibi dolanıyor. Farklı şehirlerde kutlanan İşçi Bayramları daha kıymetsiz olduğundan değil, aradan geçen 49 yılda 1977’deki katliamın failleri bulunamadığından.

Fakat bu yıl işçi ve bayram denilince akla gelen bir şehir vardı: Ankara. Yıldızlar SSS Holding’e bağlı Doruk Maden İşçileri, 12 Nisan’da Eskişehir’in Mihalıççık ilçesinden yola çıkmış; Ankara’ya yürüyüş başlatarak seslerini duyurmaya çalışmıştı. Bağımsız Maden İş Sendikası’na bağlı madenciler Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önünde gözaltına alınmış, Kurtuluş Parkı’nda açlık grevi başlatmıştı. İşçilerin eylemi dokuzuncu günde, 28 Nisan’da işverenle anlaşmalarının ardından sona erdi.
Eylemin nihayete ermesinin ardından, Kurtuluş Parkı barikatlarından kurtuldu ama işçiler Ankara’da kaldılar. Çünkü 2 gün sonra onların bayramıydı.

1 Mayıs 2009 yılından bu tarafa tatil olarak kutlanıyor. Ancak bu tatilin en az uğradığı kesim, bayramın sahipleri. Doruk Maden İşçileri alana sarı baretleri ve “Çocuklarımızı cezaevine değil, üniversiteye yollayacağız” pankartıyla geldi. Yorgunlardı ama Sarper Özcan’ın 1 Mayıs Marşı’ndaki ruh hâline son yıllarda en çok yakışanlar da onlardı:
“Ancak bu böyle gitmez, sömürü devam etmez, yepyeni bir hayat doğar, bizde ve her yerde.”
Kurtuluş Parkı’ndaki eylemlere başından sonuna kadar katılan Ahmet için böyle bu:
“Aylardır haksızlığa uğramanın can sıkıntısını çekiyorduk. Maden işçiliği zaten iş kolu olarak çok ağır, bir de bunun üzerine maaşlarımızı alamamak, bunu istediğimizde bu kadar zora koşulmak hepimiz için ‘bıçak kemiğe dayandı’ dedirten bir durumdu. Şimdi haklarımızı almanın rahatlığıyla, ağız tadıyla alandayız. Mutluyuz ve Türkiye’de başka yerlerde hakkını arayan arkadaşlarımız için de buradayız.
Bu siyaset işi değil, bu hakikaten hak işi. İşçinin alın teri kurumadan hakkını alması gerekiyorsa biz bunun olmasını sağlamak için çabaladık. Şimdi 1 Mayıs bayram oldu.”

Madencilik agresif bir şekilde Türkiye’nin dört yanına yayılan bir iş kolu ve maden sahalarının genişlemesi hem ekolojik bir mesele, hem de işçilerin özlük hakları konusunda soru işaretleri yaratıyor. Bağımsız Maden İş 4 Aralık Dünya Madenciler Günü’nde şu açıklamayı yapmıştı:
“Her ay düzenli olarak bir maden ocağından göçük ya da ölüm haberi alıyoruz. Ocak-Ekim 2025, İSİG raporlarına göre 44 madenci kardeşimizi daha aramızdan aldılar. Yurdun dört bir yanındaki maden havzalarında iş kazaları ve meslek hastalıklarıyla boğuşan kardeşlerimiz… Ciğer hastalıkları, astım, koah, silikozis, pnömokonyoz… Uzuv kopmaları, bel fıtığı, boyun fıtığı, platine mahkûm kalan bedenlerimiz… Tüm bunların hepsi patronların çok düşük maliyetle alması gereken işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alınmaması nedeniyle gerçekleşmektedir.”
Doruk Madencilik işçileri açısından mutlu sonla biten tablo, ilerleyen günlerde farklı senaryolarda nasıl karşılık bulacak, bu da önümüzdeki 1 Mayısların gündemi. Şimdilik burada durum bu. Bu haber yazılırken, İstanbul’da Bağımsız Maden İş Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu gözaltına alınmıştı.
İşçiler? Burada! Öğrenciler? Burada! Emekliler? Burada!
Ankara’da haber takip etmenin konforlu bir yanı var. En son 2004 yılında Ankara 1 Mayıs’ını izlemiştim. O günden bu tarafa, “Taksim’e girilecek, hayır girilmeyecek” minvalinde seyreden İstanbul 1 Mayıs’ında koşmak, barikat aşmaya çalışmak, gaz yemek, su yemek, güneş ya da soğuk tarafından çarpılmak gibi bayramı bayram gibi kutlamayı hiç mümkün kılmayan engellerle cebelleştikten 22 yıl sonra, ilk kez 1 Mayıs’ta her şey sakin ilerlerse neye dikkat edebileceğimizi fark ettim: Kortejlere.

Atatürk Kültür Merkezi önünde toplanmaya başlayan kortejler nizami ve elbette dakikti. Sarı sarı parlayan maden işçilerinin dışında da pankartlara ve dövizlere mesai harcanmış, kıyafetlere çalışılmış, dertleri dile getirecek sloganlar düşünülmüştü.
- Bu sayede veganlardan feministlere, otonom işçi birliklerinden TBMM çalışanlarına, Millî Savunma Bakanlığı’nda örgütlü Asim-Sen üyelerinden Gençlerbirliği taraftarlarına, Çağdaş Hukukçular Derneği’nden Çağdaş Gazeteciler Derneği’ne, liselilerden mahalle dayanışmalarına, 10 Ekim Barış Derneği’nden, İşçi Filmleri Festivali çalışanlarına, üniversiteli kadınlardan, anarşistlere toplumun farklı kesimleri buluştu.

Uzun zamandır alanlara gelemeyenler unutulmadı: Can Atalay, İsmail Arı, Merdan Yanardağ, Selçuk Kozağaçlı fotoğrafları elden ele gezdi.
Artık gelemeyecek olanlar da: Berkin Elvan, Ahmet Atakan, Ali İsmail Korkmaz, Medeni Yıldırım, Ethem Sarısülük. Ve 10 Ekim 2015’te Ankara Garı’nda yaşanan patlamada hayatını kaybeden 104 insanın hepsi.
Çalışmaya takatim yok ama alana gelmeye var
Alana gelenler arasında emekli bir çift vardı: Şükran ile Yüksel. 69 yaşında, öğretmenlikten emekli olmuşlar ve kendi deyişleriyle, “her şeyden emekliler, mücadeleden asla.”

Çift, öğretmenlikten emekli olduktan sonra çalışmaya devam edenler arasında. Şükran Hanım matematik öğretmeni olduğu için ders veriyor ancak bu yıl artan sağlık sorunları ve sık sık faranjit olması çalışmaya ara vermek istemesine neden olmuş. Ancak kentsel dönüşüme giren evlerinin çıkardığı maliyet, henüz iş bulamamış kızlarının geleceği için birikim yapma zorunluluğu ve bütün bunların ötesinde zaten geçinmek gayreti bu hayali sürekli ertelemesine neden oluyor:
“Eskisi kadar ayakta duramasam da, eskisi kadar yüksek sesle ders anlatamasam da çalışmaya devam ediyorum. Kentsel dönüşümle evimizi yıkıma verdik ancak tabii ki bizim evi aldığımız dönemde oturabildiğimiz Yüzüncü Yıl mahallesi artık artan maliyetler yüzünden kıymetli hâle geldi. Bir zamanlar normal olan şeyler, çok büyük şeylerden bahsetmiyorum bu arada en basitinden pazardan üç çeşit meyve almak gibi şeyler bile lüks olduğu için ve ikimizin maaşı ancak 62 bin lira ettiği için çalışmaya devam ediyoruz, edeceğiz. O yüzden buraya geldik. Sesimizi duyurmak zorundayız elbette.”

MESEM’li gençler de alanın sakinleri arasındaydı ve pankartları “Patronun kasası boş kalsın, geleceğimizi kuralım”; sloganları “Mesem’lerde çürüttüğünüz çocuklar kara düzeninizi yıkacak”tı.
Endüstri Meslek Lisesi’nde okuyan Oğuz için burada olmak geleceği açısından tehlikeli olsa da bu göze alması gereken bir risk:
“Fotoğrafımı çekmenizden rahatsız olabilirim ama zaten çekileceğini de biliyorum. Bugün buraya gelirken bu ihtimallerin hepsini düşündüm. Yine de geldim çünkü hakkımıza bizden başka kimsenin sahip çıkabileceğine inanmıyorum. Sahte vaatlerle yaratılan bir illüzyon var, kolay para kazanmak övülüyor ancak kolay para kazanmak denilen şeyleri yaparken hayatınızdan olabilirsiniz. Gerçi Mesem’de çalışırken de ölebilirsiniz. Bilemiyorum gerçekten.”
Karşılıklı gülüyoruz ağlanacak bu hâle.
Bilmediğimiz yerlerde bilmediğimiz direnişler
Alanda yer alanlar arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde çalışan danışmanlar da var. Yasama faaliyetlerinde milletvekillerine yardımcı olmak üzere 1993 yılından beri danışman olarak çalışanların özlük haklarına ilişkin sorunlar, 2023 yılından bu tarafa gündemde.

Büro-İş sendikasında örgütlü danışmanlar yürüyüşe “Tazminatsız çalışmaya karşı ses ver” pankartıyla katılıyor. Farklı kurumlardan geçici görevlendirmeyle de gelen bu çalışanlar için sorun, tazminatsız işten çıkartılmaları.
Kortejde yer alan Özlem dertlerini “Bilmediğiniz yerlerde bilmediğiniz direnişler oluyor, bölümlere ayrılmış durumdayız o yüzden kimse kimsenin sesini duymuyor” diyerek anlatıyor.
- Çalışma Genel Müdürlüğü tarafından yayımlanan 2025 yılı Temmuz ayı verilerine göre toplam işçi sayısı 17 milyon 326 bin 143 ve bunlardan 2 milyon 429 bin 527’si sendika üyesi. Bu kapsamda sendikalaşma oranı da yüzde 14,022.
Bir sendikaya üye olmasalar da birbirinden farklı iş kollarında çalışan 17 milyon işçinin birbirinden farklı elbette pek çok derdi var. Çağrı-İş, Dev Turizm İş, Bank-Sen, Sine-Sen gibi farklı alanlarda faaliyet gösteren sendikalar da bunun en açık delili.
Gazeteciler ya sansüre ya otosansüre uğruyor
“Terzi kendi söküğünü dikemez” atasözünü doğrularcasına haberlerde en az bahsettiğimiz kesime, gazetecilere gelelim biraz da. Özellikle alanlarda haber izleyen gazeteciler açısından güvenlikten haber takibine pek çok farklı aşamada sorunlar ortaya çıkıyor.
- Bazen Diyarbakır’da haber takip etmek isterken güvenlik noktasında kalemimden oluyorum, bazen termosumdan, bazen defterden, bazen fotoğraf makinesinden. Bu senenin şanslısı fotoğraf makinesiydi, alana profesyonel makineyle giremediğim için emektar telefonumun çektiği karelere bakıyorsunuz.

Çağdaş Gazeteciler Derneği Başkanı Kıvanç El, gazetecilerin bu dönemde yaşadığı sorunları anlatıyor:
“Sansür, otosansür ve bir de hukuki baskı altındayız. Yargı tacizi diyebileceğimiz, halkı yanıltıcı bilgi yayma, Terörle Mücadele Kanunu, Cumhurbaşkanı’na hakaret gibi suçlarla gazeteciler hedef hâline getiriliyor ve tutuklanıyor.
Gazetecilik gerçekten emek yoğun bir meslek. Halkın haber alma hakkı için mücadele eden yüzlerce gazeteci çok yoğun bir emek harcıyor ama özlük hakları ne yazık ki bu emeğin karşılığı değil. Bugün gazetecilikte asgari ücret ne yazık ki temel ücret hâline gelmiş durumda.
Halkın haber alma hakkı dediğimiz temel hakkı savunmak bu koşullarda çok mümkün olmuyor. İktidar ya da muhalif medya ayrımı yapmaksızın söylüyorum patronun iki dudağı arasındasınız. Sizi hiç bir şey söylemeden işten atabiliyor ve hiçbir güvenceniz yok. İşsiz kalma riski otosansürü doğuruyor. Gazeteciliğin kanundaki karşılığı fikir işçiliğidir.”

Reporters Without Borders tarafından açıklanan basın endeksi raporuna göre, dünyada basın özgürlüğü son 23 yılın en düşük seviyesinde seyrederken, Türkiye bu sıralamada 163. sırada yer alıyor. El’e göre yapılması gereken şey en azından mevcudu koruyabilmek:
“Pek çok meslektaşımız basın kartı alamıyor. Basın kartını bir devlet kurumu vermez, basın meslek örgütlerinin oluşturduğu bir kurul verir normalde. Mevcut iktidar bunu kabul etmiyor, biz de zaten olası iktidarlara bunu söylüyoruz artık. Devlet denetleyebilir ama basın kartını basın meslek örgütleri vermelidir.
Basın endeksi dün açıklandı, her yıl sürekli geriliyoruz. Yüz yıllık bir cumhuriyetten bahsediyoruz ama yerimiz totaliter rejimlerle yönetilen ülkelerle aynı. Bizim yerimiz bu olmamalı. Basın örgütlerinin, gazetecilerin talepleri geçtim, mevcut hâline dokunmayın, herhangi bir yasal düzenleme yapmayın, hedef hâline getirmeyin yeter durumundayız artık.”
Fikir işçisi gazeteciler için durum karamsar. Biz iyimser olanlara, Doruk Maden işçilerine bakalım.
Ankara’nın renkleri
Ankara’dakileri özel kılan şeylerden biri renkler ve neşe. Düzenli oluşturulan kortejlere katılanlar rengarenk kıyafetleri, düdükleri, bando takımlarıyla uzun zamandır unuttuğum bir gerçeği hatırlatıyor: 1 Mayıs umutlu da olabilir, bayram gibi de kutlanabilir. Üstelik buradaki yaş gruplarının çeşitliliği de heyecan verici.
- Elbette İstanbul’da ciddi fiziksel efor sarf etmeyi gerektiren bugün, herkesin katılımına uygun değil. Bunun bile bir mesele olduğunu, burada farkediyorum.

Kurtuluş Parkı’nda 9 gün kaldıktan sonra alana gelmiş Ferhat’a soruyorum: Nasıl bir his mücadelenin böyle sonlanması? Kocaman bir gülümsemeyle “Çok iyi çok” diyor:
“Böyle haklı olduğunu bilirsin ama hakkın yenildiğinde de sinirlenirsin, o sinir de insanı mahveder ya. Ben sonucun öyle olmasından korkuyordum ama çok şükür iyi neticelendi. Gerçekten emeğin karşılığını alamamak kadar ağır bir hakaret yok. Hak ettiğimizi aldığımız için bu kadar mutlu olmamız normal mi bilmiyorum ama sonuçta mücadelemizin sonucudur bu.”

Ankara hakkını arayanların odağı olmaya alışkın. 1990’da Zonguldak maden işçilerin rotası da burasıydı, 1998 KESK eylemlerinin de, 1999 yılında mezarda emeklilik protestolarının da, 2009’daki Tekel işçilerinin yürüyüşünün de. 2026 yılında da bu tarih tekerrür etti, işçiler haklarını aldıkları gibi, bu kadar karamsar tablo arasında sarı bir umut ışığı yandı.
Bu yıl Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) suikastle öldürülen başkanı Kemal Türkler’in 100. yaş günüydü. 2027 yılı da, 1 Mayıs 1977 katliamının 50. yılı olacak. DİSK şimdiden gelecek yıl için çağrısını Taksim olarak açıkladı. İyimser bir tahminle, gelecek yıl da bizi koşturmalı bir gün bekleyecek.
Neyse, Çağdaş Türkü’nün “Uyanıyor Ankara” şarkısıyla başlamıştık, onunla bitirelim:
“Bilinmez ne getirir?
Bize gelecek günler
Her gün yeni bir umut
Her gün yeni bir dünya”
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Ayça Örer
Editör ve yazar. 1998'den itibaren çeşitli dergi ve gazetelerde yazdıktan sonra 2003 yılından itibaren profesyonel gazeteciliğe geçiş yapan Örer; Kanal D, Anka Haber Ajansı, bianet, Taraf, Radikal, Ot Dergi ve Tuhaf Dergi’de röportajlar, izlenim haberler ve özel haberler hazırladı.

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR


