Yargı kıskacında demokrasi: Hukuk, siyasi bir araca dönüşürse...

Bu satırları bir hukukçu olarak, mesleki kaygılarımı paylaşmak amacıyla kaleme alıyorum. Günümüzde Türkiye dahil pek çok ülkede hukuk sistemlerinin işleyişine ilişkin ciddi sorular gündemde. Bu soruları sormak ve tartışmak, hukuk devletinin sağlıklı işleyişi için hem bir hak hem de bir zorunluluk.
Uluslararası literatürde hukukun bir çatışma ya da siyasi baskı aracı olarak kullanılması anlamına gelen "lawfare" kavramı bu tartışmaların merkezinde duruyor. Kavramı 2001'de ABD'li General Charles Dunlap tanımlamıştı ancak bugün aynı kavram çok daha geniş bir bağlamda, iç siyasi süreçlerin analizinde de kullanılıyor.
Lawfare nedir ve neden önemlidir?
Lawfare'i olağan bir hukuki süreçten ayıran temel ölçüt şudur: Amacın adalet mi, yoksa rakibi etkisiz kılmak mı olduğu sorusu. Gerçek bir yargılamada süreç, suçu aydınlatmaya hizmet eder. Lawfare'de ise sürecin kendisi—uzunluğu, zamanlaması, medyadaki yansımaları—birer araçtır.
Hukuk teorisyenleri bu tür süreçlerin dört temel işlev üstlendiğini öne sürer: Hedef alınan kişinin meşruiyetini sarsmak, onu bitmek bilmeyen davalarla meşgul tutarak hem maddi hem de siyasi açıdan yıpratmak, yargısal yollarla siyasi katılımını kısıtlamak ve hukuki süreci bir kamuoyu algısı aracına dönüştürmek.
Dolayısıyla bir hukuki sürecin meşruiyeti yalnızca sonucuyla değil, işleyişiyle, zamanlamasıyla ve bağlamıyla birlikte değerlendirilmelidir.
Türkiye bağlamında gözlemler
Türkiye'de son yıllarda siyasi figürleri kapsayan çok sayıda yargı süreci kamuoyunun gündemine girdi. Bu süreçlerin bir kısmı, uluslararası hukuk gözlemcileri ve sivil toplum kuruluşları tarafından yakından takip ediliyor.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkındaki süreç, bu bağlamda en fazla dikkat çeken örnek oldu. Önce seçim iptali, ardından hakaret davası ve diploma iptali, nihayetinde tutuklama—bu adımların her birinin ayrı hukuki gerekçeleri bulunmakla birlikte—bütün olarak değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo, pek çok hukukçuyu ve uluslararası kuruluşu ciddi kaygılara sevk ediyor.
Benzer soru işaretleri, seçilmiş bazı yerel yönetimlere kayyum atanması uygulamasında da gündeme geldi. Seçimle gelen bir yöneticinin idari bir kararname ile görevden uzaklaştırılması, seçmen iradesinin hukuki çerçeve içinde nasıl korunacağına dair temel demokratik soruları beraberinde getiriyor.
Düşman ceza hukuku ve mahkeme kararlarının uygulanmaması
Türkiye'deki yargısal tablonun belki de en çarpıcı boyutu, muhalif siyasetçiler ve aktivistlere yönelik davalarda gözlemlenen ve akademik literatürde "düşman ceza hukuku" olarak adlandırılan örüntüdür.
- Bu kavram, sanığın bir vatandaş olarak değil, sistemin "düşmanı" olarak konumlandırıldığı ve standart hukuki güvencelerin işlevsiz kaldığı süreçleri tanımlıyor.
Bu örüntünün beş temel özelliği öne çıkıyor: Eylemin değil kişinin hedef alınması; uzun ve belirsiz tutukluluk süreleriyle sanığı yıpratma; muğlak suç tanımlarının esnek biçimde yorumlanması; olağanüstü dönem yetkilerinin olağan dönemde de sürdürülmesi; ve nihayet mahkeme kararlarının sistematik biçimde görmezden gelinmesi.
Bu son nokta, Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler açısından da ciddi hukuki sonuçlar doğuruyor. Human Rights Watch'ın 2025 Dünya Raporu'nda belgelendiği üzere, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Türkiye hakkında verdiği bağlayıcı ihlal kararları, başta yargı organları olmak üzere yetkili makamlar tarafından defalarca yok sayıldı ya da reddedildi.
Somut örnekler bu tabloyu açıkça ortaya koyuyor. Selahattin Demirtaş hakkında AİHM, ilk olarak 2018'de, ardından 2020'de Büyük Daire kararıyla tutukluluğun siyasi nitelik taşıdığına hükmetmiş ve tahliyesini emretmişti. Her iki karar da uygulanmadı. AİHM, 8 Temmuz 2025'te verdiği en son kararıyla da tutukluluğun hukuki dayanağını karşılamadığını ve siyasi amaçla sürdürüldüğünü bir kez daha tespit etti. Türkiye'nin bu karara yaptığı itiraz da reddedildi.
Osman Kavala davası da benzer bir seyir izliyor. Kavala, Ekim 2017'den bu yana tutuklu. AİHM, tutukluluğun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni ihlal ettiğine hükmetti; ancak bu karar da uygulanmadı.
Can Atalay davası ise yargı sisteminin kendi içindeki çelişkiyi özellikle çarpıcı biçimde gözler önüne seriyor. 2023 genel seçimlerinde milletvekili seçilen Atalay hakkında, Anayasa Mahkemesi hak ihlali kararı verdi ve tahliyesine hükmetti. Ne var ki bu karar, alt mahkemelerce uygulanmadı; milletvekilliği düşürüldü.
- Anayasa'nın 153. maddesine göre Anayasa Mahkemesi kararları bağlayıcıdır ve tartışmasız uygulanmak zorundadır. Atalay davası, bu anayasal hükmün nasıl fiilen askıya alınabildiğinin belgesidir.
Öte yandan Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması, hukuk sisteminin kendi içindeki tutarlılığını zedelemekte; yargı hiyerarşisini işlevsiz kılmaktadır.
Rakamlar da bu tabloyu doğruluyor. Eylül 2025 itibarıyla Türkiye'nin uygulamadığı öncül AİHM kararı sayısı 143'e ulaştı. 2025 yılında AİHM'in Türkiye hakkında verdiği kararların büyük çoğunluğunda adil yargılanma, özgürlük, ifade ve toplanma hakkı başlıklarında ihlal tespit edildi. Ayrıca AİHM'e taşınan davaların yüzde 34'ünden fazlası Türkiye kaynaklı; bu oran, Türkiye'yi mahkemenin toplam işyükü içinde en yüksek paya sahip ülke konumuna taşıyor.
Avrupa Parlamentosu'nun 2026 Türkiye Raporu da uygulanmayan AİHM ve AYM kararlarının hukuk devletine zarar verdiğini açıkça kayıt altına alıyor. Bu bağlamda son derece dikkat çekici bir gelişme yaşandı: TBMM'de kurulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun hazırladığı ortak rapora "AİHM ve AYM kararlarına eksiksiz uyulması" tavsiyesi dahil edildi. İktidara yakın isimlerin de imzaladığı bu tavsiye, hükümetin kendi mahkeme kararlarına uymadığını dolaylı olarak teyit eden ilginç bir iç çelişkiyi yansıtıyor.
Kurumsal sorunlar ve karşılaştırmalı perspektif
Alman hukukçu Ernst Fraenkel, 1941 tarihli The Dual State adlı klasik eserinde otoriter rejimlerin hukuk sistemini nasıl dönüştürdüğünü analiz eder. Fraenkel'e göre bu rejimlerde iki paralel yapı işler: Olağan yaşamın düzenlendiği "normatif devlet" ve siyasi alanda keyfî kararların geçerli olduğu "önlemci devlet". Bu ikili yapının belirtisi, hukukun kişiye ve konuya göre farklı biçimde uygulanmasıdır.
Öte yandan yargı bağımsızlığına ilişkin kaygılar yalnızca Türkiye'ye özgü değildir. İsveç merkezli V-DEM Enstitüsü'nün 2025 Demokrasi Raporu, on yılda dünya genelinde otokrasi altındaki nüfusun oranının yüzde 48'den yüzde 71'e çıktığını belgeliyor. Hâkim atama süreçlerinde yürütmenin belirleyici olması, bu küresel gerilemenin ortak paydalarından biri olarak öne çıkıyor.
Türkiye'de 2017 anayasa değişiklikleriyle yeniden yapılandırılan Hâkimler ve Savcılar Kurulu'na ilişkin tartışmalar, bu bağlamda değerlendirilmelidir. Hukuk uzmanları, sorunun yasal metinden değil "yargısal pratik"ten kaynaklandığına dikkat çekiyor: Siyasetin radarındaki dosyalarda yürütmenin etkisi belirleyici oluyor; buna göre mahkeme kararlarının uygulanıp uygulanmayacağını hukuki zorunluluk değil, siyasi konjonktür belirliyor.
Brezilya örneği ve dersler
Karşılaştırmalı siyaset literatüründe sıkça başvurulan Brezilya örneği, bu tartışmalara önemli bir perspektif katabilir. Eski Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva, yolsuzluk suçlamalarıyla mahkum edilerek hapis yattı ve seçimlere girmesi engellendi. Ancak bu sürecin ardından mahkumiyeti Brezilya Yüksek Mahkemesi tarafından usul ihlalleri gerekçesiyle iptal edildi; Lula 2022 seçimlerinde yeniden cumhurbaşkanı seçildi.
Brezilya örneği bize şunu gösteriyor: Siyasi baskı amacıyla kullanıldığı sonradan anlaşılan yargı süreçleri, uzun vadede hem hukuk sisteminin güvenilirliğine hem de toplumsal uzlaşıya ağır zararlar verebilir. Kaybedilen yıllar, zedelenen itibar ve kırılan güven, hukuki düzeltmelerle tam olarak onarılamaz.
Hukuk devleti herkes için gereklidir
Bu yazıda dile getirilen kaygılar, herhangi bir siyasi pozisyonu destekleme ya da eleştirme amacı taşımıyor. Bir hukukçu olarak öncelikli ilgim, hukuk sisteminin işleyişine ve yargı bağımsızlığının güvencelerine yöneliktir.
- Hukuk devleti, yalnızca muhalefeti değil iktidarı da, yalnızca zayıfı değil güçlüyü de koruyan bir sistemdir. Yargı bağımsızlığının zedelenmesi, bugün kimin lehine görünürse görünsün, uzun vadede toplumun tüm kesimlerine zarar verir. Mahkeme kararlarının uygulanmaması ise bu zararın en doğrudan biçimidir: Bir kararın bağlayıcılığını tanımayan sistem, aynı zamanda kendi meşruiyetini de zedelemektedir.
Brezilya, Macaristan, Polonya ve daha pek çok ülkenin deneyimi gösteriyor ki yargı bağımsızlığından verilen her taviz, ilerleyen dönemde telafi edilmesi güç sonuçlar doğuruyor. Uluslararası hukuk gözlemcilerinin ve sivil toplumun bu konudaki kaygılarını ciddiye almak, siyasi bir tercih değil; hukuk devletine bağlılığın gereğidir.
Adaletin güvencesi, bağımsız bir yargıdır. Bu güvenceyi korumak ise yalnızca hukukçuların değil, toplumun her kesiminin ortak sorumluluğudur.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
YAZARLAR

Tuba Torun
İstanbul Barosu’na bağlı serbest avukat olarak çalışmaktadır. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu avukatı ve Toplumsal Eşitlik Derneği yönetim kurulu üyesidir. Hukuk ve kadın hakları alanında çalışmalar yapmaya ve yazılar yazmaya devam etmektedir.

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR


