
Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
Zeki Müren’i çocukluk yıllarımın sesi olarak hatırlarım hep. Radyoda, televizyonda, ortanca halamın evinde kasetlerde hep Zeki Müren vardı. Yılbaşı akşamları televizyona çıkacağını duyduğumuzda başta annem olmak üzere bütün ev heyecanlanırdı. Müzik dinlediğini pek görmediğim hacı dedem bile Türkçesine hayrandı, “ne kadar güzel, ne kadar doğru konuşuyor bu adam” derdi. 1970’lerde büyüyen, 1980’lerde ilk gençlik yıllarını yaşayan pekçokları gibi benim için de Türkiye’deki müzik ve eğlence hayatının en efsane isimlerinin başında Zeki Müren gelirdi. Sesiyle, konuşmasıyla, kıyafetleriyle, makyajıyla hem büyük bir hayranlık hem de muazzam bir merak kaynağıydı. 1996’da hayatıyla ilgili bir televizyon belgeselinin çekimi sırasında elinde yıllar önce radyoda ilk şarkısını söylediği mikrofonla kalp krizi geçirerek ölümü bile eşine az rastlanır bir olaydı.
Martin Stokes “Aşk Cumhuriyeti” kitabına (2012, Koç Üniversitesi Yayınları) Zeki Müren’in ölüm sahnesini yorumlayarak başlar. Ölümü de yaşamı gibi olmuştur: “kamunun gözü” önünde, “kendisi gibi sesini de ulusal bir kurum haline getiren” teknolojiye, o elindeki ilk mikrofona bakarak, ve o sırada ağzından dökülen “Ağlayım mı, güleyim mi?” sözleriyle “duygusal bir ikirciklilik” durumunun altını çizerek...

Stokes’a göre bu ölüm anını çeşitli şekillerde okumak mümkündür. Bu an, Türkiye’de geçmişe dair değişen nostaljik bakışları, kültürel hiyerarşilerdeki alt üst oluşları, yeni teknolojileri ve ulusal kimlikle ilgili kaygıları içinde barındıran müzikal bir dönüşümü içerir. Yine bu an aynı zamanda Türkiye’de küreselleşmenin ve liberalizmin etkilerinin özellikle kamusal alan ve mahremiyet kavramlarının değişimin de kendini gösterdiği büyük bir toplumsal dönüşümün işaretidir.
Stokes kitabında Zeki Müren’in yanı sıra Orhan Gencebay ve Sezen Aksu’nun müziğini ve Türkiye’nin 1950 sonrası kültür tarihi içerisinde yerlerini değerlendirerek bize 21. Yüzyıl Türkiye’sinin içerisinde barındırdığı çelişkilerin, çatışmaların, umutların, umutsuzlukların özellikle şarkılarda dillenen hallerini çok sürükleyici bir şekilde anlatır.
Aşk Cumhuriyeti’nin ilk bölümünün başlığı “Zeki Müren: Sanat Güneşi, İdeal Vatandaş” başlığını taşır. Bu bölümde Stokes Zeki Müren’in 1940’ların son yıllarında başlayan profesyonel kariyerinin dönüm noktalarını dört katmanlı bir hikaye olarak sunar: Radyoda (1953’de başlayarak saat 22:00’den sonra 40 dakikalık konser veriyor, 15 yıl her Cumartesi!), plaklarda (yüzlerce 45’likle radyonun 50’ler ve 60’lardaki sınırlı erişilebilirliğini aşıyor, tüm Türkiye’de bilinir hale geliyor) sinemada (“Beklenen Şarkı”yla başlayan Yeşilçam’da kendi sesiyle dublajsız çekilen 16 film, o yıllar için bir ilk!) ve gazinoda (kostümleriyle, dekorlarıyla dillere destan konserler, İzmir fuar performansları, “içkisiz aile matineleri”...)

Dolayısıyla Zeki Müren’in hikayesi, Türkiye’de 1950’lerden sonra eğlence hayatının, iletişim ve tüketim kültürünün değişiminin siyasi ve iktisadi çelişkilerle (laik Cumhuriyeti sorgulayan güçlü bir İslamcı damar, ekonomik liberal programları çevreleyen otoriter siyasi kültür gibi) iç içe girmiş hikayesidir aynı zamanda. Stokes’a göre, Zeki Müren’i Türkiye’nin genelinde popüler bir sanatçı haline getiren özelliği, tam da bu değişim döneminin çelişkilerini ve çatışmalarını müziğiyle, sesiyle ve duruşuyla kavraması ve çözebilmesi olmuş:
... Böylece Müren’in ilk yıllarında oluşturulan kamusal imajı, çoklu ve sıklıkla birbiriyle çelişen kimlikleri içerebildi. Müren kitsch’le yüksek kültürü, ciddiyetle duygusal samimiyeti, modernlikle dini muhafazakarlığı, görsel gösteriyle işitsel yakınlığı, Doğu-odaklı bir kozmopolitlikle Batı-odaklı bir Türk milliyetçiliğini bir araya getirebildi.

Bu yazıyı hazırlarken Aşk Cumhuriyeti’nin İngilizce orijinalini kullandım. Türkçe baskısı bittiği ve Yayınevi’nin kitapçısında bile bulamadığım için alıntıları kendim çevirdim. Umarım bu yazı vesile olur da bir an önce bu önemli kitabın yeni baskısı yapılır.
Türkiye’nin iktisadi, sosyal ve kültürel dönüşümlerine ve bunların toplumsal sonuçlarına odaklanan sosyal bilimcilerden Stokes’u ayrıştıran en önemli özellik, müziği doğrudan bir araştırma nesnesi/alanı olarak görmesidir. Stokes müziği, formları, makamları, tarzları, teknolojileri, icracıları, icra teknikleri gibi birçok farklı veçhesiyle değerlendirir. Müzik, toplumsal olanın kurulmasında, şekillenmesinde etkin bir kültürel pratiktir; sadece toplumsal alanda olup biteni yansıtan, salt edilgen bir ayna işlevine indirgenmemelidir. Örneğin, Stokes’un Nihavent makamına (Batılı tınılarına rağmen hüznü, melankoliyi içinde barındıran, bir yandan da sanatçının ustalığına yer açan bir makamdır) “Menekşelendi sular”ın Zeki Müren yorumuna (Cumhuriyetçi aydınlar ve siyasi elitler tarafından çok takdir edilen Safiye Ayla’nın yorumundan ne kadar da farklıdır). Aziz İstanbul şarkısının farklı versiyonlarına (Münir Nurettin Selçuk, Bülent Ersoy ve Timur Selçuk’un söyleyişlerini karşılaştırır) kitabında ayırdığı onlarca sayfayı Stokes’un analizlerini çok değerli kılan bu teorik duruşun bir ifadesi olarak değerlendirebiliriz.
Sadece müziğe değil “ses”e de gösterdiği itinalı ve sorgulayıcı yaklaşımla, Stokes’un özellikle 2000’li yıllardan sonra büyüyen “ses çalışmaları” alanının ve akustik epistemolojinin kurumsal alt yapısının şekillenmesine büyük katkısı olduğu söylenebilir. Ses çalışmaları da önümüzdeki yazılarda daha ayrıntılı tartışılmayı hak eden çok ufuk açıcı bir çalışma alanı olarak karşımızda duruyor. Bir an önce bu alanla ilgili okuma yapmaya başlamak isteyenler için şimdilik iki önemli çalışmayı not edelim, her ikisi de Duke University Press tarafından basılmış: Jonathan Sterne, The Audible Past: Cultural Origins of Sound Reproduction (2003) ve David Novak ve Matt Sakakeeny’nin derlediği Keywords in Sound (2015).


Stokes, “Sesin faziletleri” başlıklı bölümde Zeki Müren’in sesinin dinleyenler ve bu sesi yorumlayanlar nezdinde aldığı anlamları tartışır. “Kadife gibi yumuşak ses” “pırıl pırıl” akarken aynı zamanda “naziktir”, “etkindir”, “füsunkârdır”; dinleyenleri “mest” eder. Bu halleriyle arabeskin “yanık” sesinden çok farklıdır, “uyum”un bir ifadesi olarak kendini gösterir. Ayrıca Zeki Müren’in sesi Osmanlı meşk geleneğinden ayrılan “yeni bir ses”tir. Bir ustanın tezgahından geçmemiş, şarkı repertuvarını ve söyleme tekniğini ailesinden, radyodan, gittiği konserlerden ve medyadan öğrenmiştir. Bu haliyle de savaş sonrası dönemde Türkiye’nin ses kültüründeki kurumsal dönüşümün önemli işaretlerinden birisini oluşturmaktadır. Bir yandan da özellikle kendisine özgü serbest mikrofon kullanımıyla Zeki Müren’in sesinde teknolojik dönüşümlerin sese olan etkisini de görmek mümkündür. Ayrıca Stokes’a göre, Zeki Müren’in vokal bütünselliğine/tutarlılığına zarar vermeden makamlar ve tarzlar arasında dolaşabilme becerisinin yanında Türkçede en zor kelimeleri bile mükemmel bir diksiyonla telaffuz edebilmesi, sesle kendini gösteren bir özenin ve bu özenin dinleyenlerinde oluşturduğu derin bir saygının kaynağıdır aynı zamanda.
Bütün bu özellikleri sayesinde sesiyle ve müziğiyle Zeki Müren, Türkiye’nin toplumsal çatışma ve ayrışma hatlarının üzerine çıkabilmiş ve kamusal alanın güncel siyasi söylemi belirleyen ikiliklerin (Batılı/Doğulu, Modern/Geleneksel, Seküler/İslamcı...) ötesinde çoğullaşmasına katkısında bulunabilmiştir. Orhan Gencebay ve Sezen Aksu gibi “kültürel mahremin/yakınlığın” sesi olan Zeki Müren, resmi ideolojinin tam olarak nüfuz edemediği popüler kültür içerisinde daha çok aşk etrafında şekillenen daha duygusal/sentimantal bir “millet fikrinin” oluşmasına ön ayak olmuştur. Tabii her millet fikri gibi bu da kimi grupları dışarda bırakan, adaletten ziyade eşitsizliklere ve haksızlıklara zemin hazırlayan bir düşünsel, imgesel süreçtir. Stokes da Aşk Cumhuriyeti’nde bu sürecin muhasebesini yapar, “duyguların sosyal ekonomisi düzleminde bölüşüm” sorusunu enine boyuna tartışır.
Stokes’un kitabında tartıştığı konular arasında elbette Zeki Müren’in cinselliğinin Türkiye’de konuşulma biçimleri de var. Stokes, Zeki Müren’in ölümüne kadar sanatçının cinsel tercihinin daha üstü kapalı yollarla ve imalarla geçiştirilen bir konu olduğunun özellikle altını çiziyor. Ölümünden sonra ise bu konu daha sık ve açıklıkla gündeme geliyor. Bu tartışmalarda Müren’in kuirliğini tanıyanlar da olmuştur, reddedenler de. Müren’in cinselliğini yaşama biçimini çok uygar, saygılı ve mahremiyet değerlerine uygun bulanlar da olmuştur, onu samimiyetsiz ve kaypak bulanlar da... Burada bana bugün esas önemli gelen, bu konunun çok değil 10 yıl önce rahat rahat konuşulabiliyor olması. Bugün gelinen nokta da ise LGBTİ+ konularının giderek tabulaşması, kriminalize ediliyor olması ve tartışma imkanlarının neredeyse yok olması bana çok düşündürücü geliyor. Bu meselelerin enine boyuna tartışıldığı kapsamlı tartışmalar için New Perspectives on Turkey dergisinin Cenk Özbay ve Kerem Öktem’in editörlüğünü yaptığı son sayısına bakabilirsiniz.
Martin Stokes’u Türkçe’ye Türkiye’de Arabesk Olayı başlığıyla 1998’de çevrilen kitabıyla tanımıştım. Kitabın orijinali, The Arabesk Debate 1992 yılında yayınlanmıştı. Arabeskin popülerleşmesi de dahil Türkiye’nin müzik tarihine dair birçok tarihsel süreci bu kitap sayesinde öğrendim; siyaset ve müzik arasındaki ilişki üzerine düşünmenin ne kadar verimli bir entelektüel alan olduğunu yine bu kitapla daha iyi kavradım. İletişim Yayınları tarafından 5. Baskısı 2020 yılında yapılan bu kitabı da hararetle tavsiye ederim.


Bölüşüm ve adalet konusu açılmışken, Hazal Özvarış’ın Anadolu Kültür çatısı altında hazırlayıp sunduğu “Adalet Atlası” adlı podcast programına dikkatinizi çekmek gerekir. Adalet Atlası, bugüne kadar dinlediğim podcast’ler arasında en çok etkilendiklerim arasında baş sıraları alıyor. “Farklı disiplinlerin adaletle kesişim noktalarına” odaklanan programın her bölümünde Özvarış konuklarıyla adaletle, ve tabii ki adaletsizlikle, ilgili tarihsel ve güncel meselelerin dünyayı nasıl şekillendirdiğini tartışıyor.

Bu programlardan “Sessizliği Kırmak” başlıklı bölümde Özvarış, adaletsizlik temasının belki de kendini en çok hissettirdiği müzik türlerinin başında gelen ve haliyle artan adaletsizliklerle birlikte son yıllarda Türkiye’de iyiden iyiye popülerleşen rap’in dününü bugününü Sercan İpekçioğlu (nam-ı diğer Ezhel) ve etnomüzikolog Mustafa Avcı’yla konuşuyordu. Konu rap’ti rap olmasına ama sohbet Pir Sultanlı aşık müziğinden Neşet Ertaş’a, Selda Bağcan’dan Anadolu Pop’a, Güllü Şah, Nergiz Bacı gibi devrimci kadın aşıklardan sürgün müziğine Türkiye’de toplumsal muhalefetin farklı dönemlerine damgasını vurmuş bir çok müzik türü ve şarkıcı gündeme geldi. Ayrıca Mustafa Avcı’nın deyişiyle “toplumun kendini klonladığı, kopyaladığı” ama bir yandan da “abuksubuklaştığı, esrikleştiği” yerler olarak düğün salonlarıyla birlikte müzik mekanları da sohbetin bir parçası oldu. Yine aynı programda yeni teknolojilerle müziğin demokratikleşmesi/demokratikleşememesi gibi daha kallavi konular da son derece ayağı yere basar bir şekilde konuşuldu.
Daha önce T24 için yaptığı röportajlarla tanıdığımız Hazal Özvarış konusunda uzman konuklarıyla Adalet Atlası’nda yapay zekadan insan olmayan canlılara edebiyata, sinemaya varıncaya kadar birçok konuyu masaya yatırıyor. Sorular çok iyi hazırlanmış, konuk seçimleri iyi düşünülmüş ve sohbet de akıcı olunca, temanın ağırlığına rağmen programlar çok sürükleyici. Adalet Atlası’nda en çok etkilendiğim programlar arasında hukuk ve adalet arasındaki ilişkinin tartışıldığı “Hukuk Adaletin Neresine Denk Düşer?” ve video oyunları üzerinden derin yoksulluğun tartışıldığı “Yoksulluk Simülasyonları”nı sayabilirim.
Eminim bilenleriniz vardır, Arkadaş Zekâi Özger çok çok genç bir yaşta bu dünyadan koparıldı. Ölüm nedeni beyin kanaması olarak belirlenmiş, ağır yaralı olarak bulunduğu sokaktan kaldırılıp öldüğü hastanede 5 Mayıs 1973’te. 25 yıllık ömründe yazdığı şiirlerden en etkileyici olanlarından birisi belki de “Merhaba Canım”dır. Bu şiire dikkatimi çeken çok sevgili arkadaşım Burak Şuşut’a ne kadar teşekkür etsem az. Çokça Zeki Müren’i tartıştığımız bu yazıya daha iyi bir final düşünemiyorum.

Merhaba Canım
ben az konuşan çok yorulan biriyim
şarabı helvayla içmeyi severim
hiç namaz kılmadım şimdiye kadar
annemi ve allahı da çok severim
annem de allahı çok sever
biz bütün aile zaten biraz
allahı da kedileri de çok severiz
hayat trajik bir homoseksüeldir
bence bütün homoseksüeller adonistir biraz
çünki bütün sarhoşluklar biraz
freüdün alkolsüz sayıklamalarıdır
siz inanmayın bir gün değişir elbet
güneşe ve penise tapan rüzgarın yönü
çünki ben okumuştum muydu neydi
biryerlerde tanrılara kadın satıldığını
ah canım aristophones
barışı ve eşek arılarını hiç unutmuyorum
ölümü de bir giz gibi içimde
ölümü tanrıya saklıyorum
ve bir gün hiç anlamıyacaksınız
güneşe ve erkekliğe büyüyen vücudum
düşüvericek ellerinizden ve
bir gün elbette
zeki müreni seveceksiniz
(zeki müreni seviniz)
Herkese iyi haftalar şimdiden. Bitirirken yine hatırlatmalarımı yapayım: Bu bülteni çevrenize iletebilir, apos.to/n/zappa-zamanlar adresi üzerinden ücretsiz kayıt olmalarını söyleyebilirsiniz. [email protected] adresinden bana ulaşabilirsiniz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Zappa Zamanlar
“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ OKUMALAR
Kaybın ismini koymamıza rağmen gelecekten vazgeçmemek ve geleceği kurmak konusunda ısrarcı olmak. “Israr etmeliyiz” çünkü çocuklara ve gençlere hikâyelerini yazabilecekleri bir dünya borçluyuz.
26 Nis 2026

21. yüzyıl kültürü biçimsel bir nostaljiye hapsolmuş durumda. Geçmiş biçimleri yeniden paketlemek, zaten bilinen formülleri rafine ederek tekrar dolaşıma sokmak, tanıdık olandan şaşmamak... Mark Fisher'ın "geleceğin usulca yitişi" dediği olgu, “kültürün bugünü kavrayıp ifade etme kapasitesini yitirdiğine dair artan bir hisse” işaret ediyor.
12 Nis 2026

Bugün çoğu film, dünyayı anlamaya değil, onunla baş etmeye çalışan bireylerin duygusal evrenine çekiliyor. Bu yüzden de politik olan, sistemsel olan, yapısal olan arka plana itiliyor.
29 Mar 2026

Gastronomi, üretim zincirindeki eşitsizlikleri örten şık bir örtü yerine, bu eşitsizlikleri çözen bir kaldıraç olarak kullanılırsa; şehirler sadece bir "lezzet durağı" değil, belirsizlikler çağında "toplumsal direnç ve adalet merkezleri" haline gelebilir.
08 Mar 2026

“Bitti” dediğimiz o eski dünya düzeni, sadece askeri anlaşmalarla değil; bu tür “kalkınma” anlatılarıyla, mühendislerin hatıralarıyla ve hatta şairlerin sesleriyle örülmüştü.
15 Şub 2026




