Arendt ve "Tırabzansız Düşünmek"

Arendt ve "Tırabzansız Düşünmek"

Zappa Zamanlar

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

Geçen haftalarda Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nden arkadaşımız ve meslektaşımız Meltem Ahıska'nın 2019 yılında Psikanaliz Yazıları dergisinde çıkmış bir yazısına denk geldik. "Tırabzansız Düşünmek: Tutunmak/Tutunamamak" başlıklı bu yazı Ahıska’nın her zamanki çok akıcı ve berrak üslubuyla, soyut olanı anlatmanın zorluğunu hissettirmeden yazılmış. Bu makale, bizim de en çok öğrendiğimiz düşünürlerin başlarında gelen Hannah Arendt’in yakın zamanda çıkmış bir kitabının farkına varmamızı sağladı. 2018 yılında Jerome Kohn bir giriş yazısı da ekleyerek derlediği Thinking without a Banister: Essays in Understanding 1953-1975 başlıklı bu kitapta Arendt’in kimi farklı yerlerde daha önce basılmış, kimi de ilk kez basılan yazılarını, sunumlarını, söyleşilerini bir araya getirmiş.

 Thinking without a Banister: Essays in Understanding

Kitaba ismini veren ve Kohn'un kitabın epigrafı yaptığı "tırabzansız düşünmek" metaforu, 1972 Kasım'ında, yani ölümünden üç yıl önce, Kanada’da "Hannah Arendt’in Çalışmaları" başlıklı bir konferansta "kapitalizm konusunda nerede duruyorsunuz?" sorusuna verdiği cevabın içinde saklı. [Bu konferansta yapılan sunumlar üzerine anlattıkları, kendine yönelik sorulara verdiği cevaplar kitabın "Hannah Arendt üzerine Hannah Arendt" başlıklı bölümünde bir araya getirilmiş.]

"Kapitalizm konusunda Marx’ın heyecanını paylaşmıyorum" diye başlıyor yanıtına Arendt ve "Komünist Manifesto kapitalizm hakkında yazılmış en büyük övgüdür" diye devam ediyor. [Biz kapitalizm değil de burjuvaziye yazılmış en büyük övgü diye yorumluyoruz Komünist Manifesto’yu ama bu iki pozisyon birbirine verimli bir tartışma mesafesi kadar yakın.] Marx tarihin belki de en çok okunan manifestosunda burjuvazinin devrimci gücüne methiyeler düzer bir anlamda. Arendt, Marx’ın kapitalizmin bir mülksüzleştirme (expropriation) süreci olduğunu gayet iyi anladığını ama sosyalizmin de bu mülksüzleştirme sürecini devam ettirdiğini belirtip şunu ekliyor: "Modern üretim süreci aslında tedrici bir mülksüzleştirme süreci. Dolayısıyla ben kapitalizm ile sosyalizm arasında bir fark olduğunu kabul etmiyorum." (856)

[Burada Arendt’in tam olarak ne kastettiğini anlayabilmek için bizim "insanın kendine ait olana el konması" olarak anladığımız İngilizcedeki "expropriation" kavramıyla sıklıkla "mülksüzleşme" olarak çevrilen "dispossession" kavramları arasındaki farka dikkat çekmek önemli. Sosyalizmin ilk bakışta mülkiyete dayalı eşitsizliklere bir son vererek başka bir dünyanın kapısını aralıyor gibi görünmesini belki de sorgulamak gerekiyor. Sanayileşme pratikleriyle, çevresel tahribatlarıyla, özellikle köylülük-karşıtlığında cisimleşen farklı yaşam tarzlarına düşmanlığıyla, merkeziyetçi yönetim biçimleriyle sosyalizmde de kapitalizmde olduğu gibi insanlar kendilerine ait olanı kaybetmeye devam ediyorlar gibi düşünülebilir. Özellikle emek, zaman, yaratıcılık, alternatif hayat ve kolektif yaşam tarzları anlamında...]

Sosyalizm ve kapitalizm arasındaki sınırları sorgulamaya bizi kışkırtan oldukça aykırı bir bakış bu tabii. Arendt’e göre kendisine çok bariz görünen bu ilişkinin tartışılmıyor bile olması, tırabzanlarını kaldırdığınızda insanların güvensiz buldukları düşünce yollarında yürümeyi istememelerinden kaynaklanıyor. Dolayısıyla bu tür ezber bozan fikirleri sıklıkla göz ardı ediyoruz ve üzerlerinde düşünme zahmetine katlanmıyoruz.

Arendt’in “tırabzansız düşünmek” metaforu üzerine söylediklerini Ahıska’nın çevirisiyle aktaralım:

"Şöyle başka bir şey var, Draenos, ‘bir zemin olmadan düşünmek’ demişti, benim bu denli zalim olmayan başka bir benzetmem var, bunu hiç yayımlamadım, kendime sakladım. Buna ‘tırabzansız düşünmek’ diyorum, Almancada Denken ohne Geländer. Hani merdivenleri inip çıkarken düşmemek için tırabzana tutunabilirsiniz ya, biz bu tırabzanı kaybettik. Kendime bunu söylüyorum. Ve aslında yapmaya çalıştığım da bu."

Kaybedilen tırabzanlar neler? Modernlikle kaybedilenler mi? Yani gelenek, baskın inançlar, Tanrı’nın düzeni mi? Yoksa modernliğin içinden çıkardığı faşizmin yıktıkları mı? İkisi de var sanki. Savaş sonrası dünyada Aydınlanma’nın yerleştirmeye çalıştığı tırabzanlara da dayanılamıyor artık.

Hannah Arendt

Meltem Ahıska da yazısında bu metaforu ve Arendt’in "düşünmenin tehlikeli olduğunu inkar etmiyorum, ama düşünmemek çok daha tehlikeli" önermesini merkeze alarak düşünmek/düşünmemek ilişkisinden ve bir başkasıyla karşılaşmanın, bu karşılaşmanın etkisine açık olmanın öneminden söz ediyor. Bunu yaparken Arendt’in bir başka metaforuna dikkat çekiyor Ahıska. Arendt, totaliter rejimleri soğana benzetiyor. Lider bizim cücük dediğimiz soğanın ortasındadır bu rejimlerde ve böylece merkezden yönetir. Piramitle özdeşleştirdiği diktatörlükler ve otoriter rejimler gibi tepeden değil de içeriden. Ahıska çok güzel anlatmış Arendt’in totaliter rejimler üzerine düşündüklerini. Biz de doğrudan ondan aktarıyoruz:

"Cücüğün etrafında katman katman sarmalanmış kesimler, örneğin profesyonel gruplar, parti yöneticileri, düzenin seçkinleri, medya, polis teşkilatı ve yargı yer alır. Soğanın kabuklarında olduğu gibi, bu katmanların bir yüzü içeri, bir yüzü de dışarı bakar. Bir katmanda söylenen ve yapılan her şey dışarıdaki katmanlara doğru bir normallik yaratma işlevi edinirken, içeri doğru bakan yüz hareketin en radikal taleplerini pekiştirmeye yöneliktir. Bu rejimde hiçbir şey sabit değildir; talimatlar, kararnameler, hükümler kimi zaman resmî olarak ilan edilmez bile.  İnsanlar, bilmedikleri, anlamadıkları ve sürekli değişen talimatlara uyum göstermek zorunluğunu kabul etmiştir. Başkalarının deneyimlerine olduğu kadar kendi deneyimlerine de kayıtsızlaşmışlardır. Şiddet olarak algılanmayan bir şiddetin tesiriyle sürüklenirler. Bu sürüklenmeyi durdurabilecek bir iç ses ya da dışsal bir engel -gelenek, inanç, öğreti, ahlak, politik alan- kalmamıştır.  İnsanlar, genelleşen kanılara bağımlı hâle gelirler.” 

İnsanlar bu hâl içinde düşünmeyi bırakırlar. Ahıska bugün dilimize dolanan, sık sık tekrarladığımız “aynen”, “sıkıntı yok” gibi sözlerde bu teslimiyetin izlerini yakalıyor. Kısacası tırabzanlara tutunmadan düşünmekten korkmamak, cücükten gelen talimatlara, genel kabullerin rahatlığına kapılmadan düşünmeye devam etmek üzerine düşünmek için hem Ahıska’nın yazısını hem de Arendt’in kitabını bir ara okumakta ciddi fayda var.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Zappa Zamanlar

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

NEREDE YAYIMLANDI?

Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

BÜLTEN SAYISI

Eklektik Bülten 5: Tırabzansız düşünmek, genç ve göç, palmiye yağı ve ekmek

"Tırabzansız düşünmek" metaforuna hızlı bir bakış; Suriyeli ve Türkiyeli gençlerle göç üzerine bir araştırma, palmiye yağı ve ekmeğin dününe ve bugününe dair notlarımız

26 Haz 2022

“Suriyeli ve Türkiyeli Genç Kadınlar ve Erkeklerin Gündelik Yaşamları” başlıklı rapordaki katılımcıların çektiği fotoğraflardan

YAZARLAR

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

İLGİLİ OKUMALAR