Bibliyoterapi'de bu hafta: Her şeye rağmen devam etme gücü arayanlara kitap reçetesi

İstikrarsızlık, ekonomik güvencesizlik, kültürel kutuplaşma, yavaş yavaş yapacağımız hiçbir şeyin fark yaratmayacağı duygusunu içselleştirmemize sebep oluyor. Peki, biz buradan nasıl çıkacağız? Nasıl hareket etmeye devam edeceğiz? Bu hafta kitap reçetesinde, sonunda zafer olduğu için değil, başka yapacak bir şey olmadığı için, benlik duygusunu kurtarmak için mücadele edenlerin hikayeleri var.
Bibliyoterapi'de bu hafta: Her şeye rağmen devam etme gücü arayanlara kitap reçetesi

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

"Merhaba Aslı Hocam, zor günlerden geçiyorum, geçiyoruz. Her şeye rağmen; politik, toplumsal, kültürel, ailesel sıkıntılara rağmen devam edebilmek üzerine bir yazınız olursa çok mutlu olurum. Teşekkürler. 

Betül Ateşçi"

Sevgili Betül Hanım, bu soru için çok teşekkür ediyorum, çünkü aslında zannediyorum günümüz koşullarında hepimizin derdi aynı. Sizin bu bahsettiğiniz aslında bireysel bir ruh hâli değil, daha çok bir “duygu iklimi.” Hepimizin içerisinde bulunduğu, neredeyse felaket diyebileceğimiz bir iklim üstelik. 

Siyasetin yarattığı gerilim, gitgide yok olduğunu hissettiğimiz ya da zannettiğimiz kültür ve özel hayatımızın karmaşasının birbirine geçmesiyle beraber bir tükenmişlik hâli içerisinde hissetmemiz çok normal. Bu yüzden nasıl ilerlerim sorusu kişisel olmaktan çıkıp hepimizi ilgilendiren kolektif bir soru hâline geliyor. 

Etrafımdaki çoğu kişiden de duyduğum neredeyse felç olma hâlini öncelikle bir incelemekte fayda var. Öğrenilmiş çaresizlik kavramını muhakkak ki biliyorsunuz. Bunu genellikle bireysel anlamda kullanıyoruz ama aslında şu günlerde zannediyorum toplumsal düzeye yayılmış hâlini hep beraber yaşıyoruz. 

  • Siyasal arenada istikrarsızlık, ülke içinde hissedilen ekonomik güvencesizlik, kültürel kutuplaşma, yavaş yavaş yapacağımız hiçbir şeyin fark yaratmadığı duygusunu içselleştirmemize sebep oluyor. Yani aslında biz bir aksiyona geçmeyi istemediğimiz için durmuyoruz, yaptıklarımıza bir karşılık alamayacağımızı düşündüğümüz için işin ucunu, bırakıyoruz. 

Zira şu an dünya üzerindeki siyasal anlatılar da birbiriyle çelişiyor. Neye inanacağımızı bilemez durumdayız. Kültürel değerlerimiz de hızla değişirken tutarlı bir anlatının içerisinde kalmayı başaramıyoruz. Ayrıca hep beraber bir yas sürecinden de geçiyoruz. Etrafımızda insanlar ölüyor, etrafımızda savaşlar var ve bunlar bizi fark ettirmeden o sürece sokuyor. 

Sadece o mu? Aynı zamanda hayal ettiğimiz geleceğin kaybının da yasını tutuyoruz. Üstelik bu yasın bir ritüeli de yok. Yedisi, kırkı, elli ikisi olsun bitsin diyemiyoruz. Sonsuz bir kayıp duygusu. 

Şu an teknoloji ilerlediği için hiç olmadığı kadar çok şey biliyoruz. Ama nadiren bu bilgiyle orantılı bir etki yaratabiliyoruz. Bu da tabii ki bize umutsuzluk duygusu veriyor. Yüksek bir farkındalığımız var, ancak etki alanımız çok küçük ve ikisi arasındaki bu boşluk kaygı, suçluluk ve yorgunluk üretiyor. Peki, biz buradan nasıl çıkacağız? Nasıl hareket etmeye devam edeceğiz?

Her şeyden önce gerçekleri inkar etmeyeceğiz, bu başlangıç. Ama hareketin kendisini yeniden tanımlayacağız. Onuru korumak, ilişkileri sürdürmek, merakı canlı tutmak ve duygusal uyuşmaya direnmek yapabileceğimiz belli başlı şeyler. 

Albert Camus'nün Veba’

İlk tavsiyem tam olarak buradan gelecek: Albert Camus'nün Veba’sı. 

Roman, Cezayir'in Oran kentinde geçiyor. Çok kısaca anlatacak olursam bir gün Oran’da fareler ölmeye başlar, veba yayılmıştır ve zamanla insanlara da bulaşır. Yetkililer zor da olsa sonunda hastalığı kabul ederler. İnsanlar gitgide veba fikrine alışır, bununla yaşamayı öğrenirler. Sevgililer ayrılır, insanlar tecrit hâlinde yaşar. Ama sonra veba geldiği gibi geri gider. İnsanlar tekrar hayatlarına geri kavuşurlar. 

Şimdi bu aslında çok klasik, tanıdık bir hikaye olabilir.  Hatta geçen yıllarda yaşadığımız pandemiye de benzer yanları var. Ama bizim için önemli olan şu: Bu roman, eylemlerimizin dünyayı düzelteceği yönündeki teselli edici düşünceyi aslında içimizden söküp atar. Romandaki karakterlerin yaptığı hiçbir şey ölümü durduramaz ama buna rağmen insanlar yine de harekete geçer. 

Dr. Rieux, vebayla, kazanacağına inandığı için savaşmaz. Başka yapabileceği bir şey olmadığı için savaşır. Çünkü bunu yapmazsa başka bir insana dönüşecektir. Zafer kazanmayı hedeflemez, sadece benliğini korumak ister. 

Yani öğrenilmiş çaresizliğin panzehiri eyleme geçmektir. Çünkü sistem bize karşılık vermese bile benlik hâlâ var olabilir. Ayrıca veba aslında hiçbir zaman gerçekten yok olmaz, bitmez, her an geri gelebilir. Tıpkı yaşadığımız bütün dünya olayları gibi. Bu roman karakterleri net bir çözümü olmayan bir duruma hapseder (tıpkı bizler gibi) ve anlamın da olmadığı bir yerde insanların nasıl davrandığını gösterir.

Necib Mahfuz’dan Zamanın Hükmü

Önereceğim bir diğer roman Necib Mahfuz’un Zamanın Hükmü adlı eseri. Romanın merkezinde bir aile vardır ama bir yandan da hayatın, ülkelerinin, kültürlerinin nasıl hızla, hatta hiç beklemediğimiz bir hızla değiştiğinin hikayesini anlatır. Öyle ki bu aile bir fotoğraf çektirirken kendilerinin de etraflarındaki her şeyin de o fotoğraftaki gibi kalacağına inanırlar. 

  • Hepimiz buna inanmıyor muyuz? Oysa bize böyle bir söz verilmedi. Dünyaya geldiğimizde bu dünya böyledir ve hiç değişmeyecek denmedi.

Roman, Mısır’da Enver Sedat döneminin son yıllarında geçer. Tam olarak anlamak için o döneme bir dönüp bakmamız gerekiyor. Sedat’ın Batı dünyasında büyük destek gören bir barış girişimi vardır. Uluslararası arenada saygı ve takdir görmektedir. Ancak içeride yeni ekonomik açılımlardan dolayı maalesef zengin ve yoksul arasındaki uçurum gitgide büyümüştür. Orta sınıf zayıflamıştır, işsizlik ve hayat pahalılığı had safhadadır. İnsanlar sistemin değiştiğini ancak kendi hayatlarının iyileşmediğini anlamaya başlamıştır. 

Bu ortamda geçen romanda genç bir adam ve genç bir kadın hayat kurmaya çalışmakta, adamın dedesi ise tarihe tanıklık etmektedir. Camus’nün Veba'sından farklı olarak bu romanda büyük bir olay yoktur ancak yine aslında kendi kontrolü altında olmayan hayatlar yaşayan insanlar vardır. Gitgide her şeyin kötüleştiği bir dünyada, bireysel olarak ne yapacaklarını, hangi umuda tutunacaklarını bilemezler. 

Romanda bir salgın sonucu hayat çökmez, belki daha kötüsü o hayat hiç başlamaz. Burada sorulacak soru şudur: Hayat sonsuza ertelenirken ben nasıl kendim olarak kalırım? Tarih hareket etmektedir, zaman ilerlemektedir. Ancak bu hareketin bireysel hayatlara bir etkisi yoktur. Yani makro düzeydeki hareket mikro düzeyde bir anlam taşımaz. 

Aslında roman bize bunu anlatır. Çok farklı bir kurgu olmakla beraber yazar aynı yere çıkar: Bireysel olarak varlığımızı anlamlı bir şekilde sürdürmek belki de elimizdeki tek ilaçtır. 

Charles Dickens'tan İki Şehrin Hikayesi

Üçüncü kitabımıza gelecek olursak, alıntıyla başlamak isterim: 

En iyi zamanlardı; en kötü zamanlardı. Bilgelik çağıydı; ahmaklık çağıydı. İnanç dönemiydi; şüphecilik dönemiydi. Aydınlığın mevsimiydi; karanlığın mevsimiydi. Umut baharıydı; umutsuzluk kışıydı. Öncemizde her şeyimiz vardı; öncemizde hiçbir şeyimiz yoktu. Hepimiz doğrudan cennete gidiyorduk; hepimiz doğrudan cehenneme gidiyorduk. Kısacası o dönem de bugünkü gibiydi; öyle ki, dönemin en gürültücü yetkililerinden kimileri, hem iyisi hem de kötüsü için ‘en’ ile başlayan karşılaştırmalarda ısrarcıydılar.”

Charles Dickens, 1859’da yayımlanan İki Şehrin Hikâyesi adlı muhteşem romanına bu cümlelerle başlıyor. Aslına bakacak olursanız başka bir şey söylemeye de mahal bırakmıyor. Bakın neredeyse bundan iki yüzyıl önce art arda dizilmiş bu kelimeleri alın bugüne koyun bir fark bulamazsınız. 

Geçirdiğimiz şu bir yıl için bunları söyleyemez miyiz? Biliyorum bunun neresi “en iyi zamanlar” diyeceksiniz, ama ben de size bir şey hatırlatacağım: Hayat içindeki bu rastgelelik, işlerin beklediğimiz gibi gitmemesi bizi hayal kırıklığına uğratıyor. Ancak Dickens bize şunu hatırlatıyor. Hiçbir zaman tek ve istikrarlı bir hikaye yoktur; sadece birbiriyle rekabet hâlinde gerçekler vardır. 

Bugünler geçecek, güzel günler göreceğiz (çocuklar), güneşli günler, ama sonra kara bulutlar yine gelecek, hayat böyle inişli çıkışlı devam edecek. Biz öte yandan kendi merkezimizde kaldıkça; komşumuza kapıyı tutup, kapımızın önündeki kediyi köpeği besledikçe, yardım çağrısına el uzattıkça en azından benlik duygumuzu kurtaracağız.  

Reçete:

  • Albert Camus, Veba, Can Yayınları, 304 syf. 
  • Necib Mahfuz, Zamanın Hükmü, Kırmızı Kedi Yayınları, 160 syf.  
  • Charles Dickens, İki Şehrin Hikâyesi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 508 syf. 
Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Aslı Perker

Lisansını Edebiyat, Yüksek Lisansını Psikoloji alanında tamamladı. Başkalarının Kokusu, Cellat Mezarlığı, Sufle, Eylülde Dört Yıl, Bana Yardım Et, Ayrılığın İlk Günü, Flamingolar Pembedir ve Kaybedilen Bütün Savaşlar isimli romanları bulunmaktadır. Sufle başta olmak üzere eserleri 33 dile çevrilmiştir. Çocuk edebiyatı eserlerinden Annepot 17 dilde yayımlanmış, diğerleri pek çok baskı yaparak binlerce çocuğa ulaşmıştır. Kısa öyküleriyle pek çok antolojide yer almış, makaleleri 1998 yılından beri Radikal, Yeni Binyıl, Sabah, Vatan, Milliyet, Oksijen gazetelerinde ve Milliyet Sanat, Roman Kahramanları ve Aktüel dergilerinde yayımlanmıştır. Perker, 2020 yılında yazmaya başladığı Bibliyoterapi yazılarından daha sonra aynı isimle bir podcast yaratmıştır. Aslı Perker Türkiye’nin en prestijli tiyatro ödülleri olan Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri’nde jürilik yapmaktadır.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR