Bibliyoterapi'de bu hafta: Büyük yaslara sessizce eşlik edecek kitaplar

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
"Her kaybın yası farklı ve yorucu biliyorum ama evlat kaybı inanılmaz ağır bir yük. Benzer acıyı yaşayanlar için ortak nokta olabilecek kitaplar var mıdır?
OkumaAlanı"
Sevgili OkumaAlanı, benim için bu yazdığınızı okumak bile bu kadar güçken sizin yaşadıklarınızı tahmin bile edemiyorum ve inanın kalpten sabır diliyorum. Hiçbir ebeveynin sınanmak istemeyeceği bir imtihan, başınıza geldiği için çok üzgünüm.
Çocuğunuz kaç yaşındaydı, onu ne zaman, nasıl kaybettiniz bilmiyorum. Üzerinden günler mi, aylar mı, yıllar mı geçti, onu da bilmiyorum. Belki bunları anlatmak istemediniz. Belki anlatmak için henüz çok erken. Belki de bazı acıların ayrıntıya ihtiyacı yoktur, adını söylemek bile yeterince ağırdır. Bu yüzden size ne hissettiğinizi söylemeye çalışmayacağım. Yasınızı tarif etmeye, hangi aşamasında olduğunuzu bulmaya, bundan sonra ne yapmanız gerektiğini anlatmaya da niyetim yok. Hele bir çocuğun ardından tutulan yasın bir takvimi olduğuna hiç inanmıyorum. Dışarıdan kimsenin, “Artık böyle hissetmelisin”, “Bu noktadan sonra şunu yapmalısın” deme hakkı yok.
Belki kitapların yapabileceği şey de tam burada başlıyor. Yapabilecekleri şey acıyı dindirmek değil, çünkü bazı acılar dindirilemeyebilir. Bir kaybı anlamlandırmak ya da ona teselli olacak birkaç güzel cümle bulmak da değil. Bazen bir kitabın yapabileceği en kıymetli şey, insanın acısının yanında sessizce bulunmaktır.
Bu nedenle size “iyileşme” kitapları önermek istemiyorum. Bunun yerine, aynı karanlıktan geçmiş insanların yazdıklarına bakalım istiyorum. Belki onların cümlelerinde kendinize ait bir duyguya rastlarsınız. Belki hiç rastlamazsınız. Ama bazen insanın ihtiyacı, acısına bir cevap bulmak değil, o acının içinde bütünüyle yalnız olmadığını bilmek.
Önereceğim kitaplarda böyle bir kaybın insanın kendisiyle ve dünyayla kurduğu ilişkinin pek çok yerini aynı anda sarsabileceğini göreceksiniz. Zamanın akışı değişebilir; kayıptan önceki hayatla sonraki hayat birbirinden ayrılabilir. Suçluluk, özlem, öfke, çaresizlik birbirine karışabilir. İnsan yalnızca çocuğunu değil, onunla birlikte geleceğe dair kurduğu hayatı da kaybetmiş gibi hissedebilir. Sizden bu soruyu aldıktan sonra daha önce okumuş olduğum şu üç kitabı bir kez daha bu sorularla birlikte gözden geçirdim ve belki bir nebze acınızı hafifletebileceklerini düşündüm.
Joan Didion’dan Mavi Geceler
Kitaplardan ilki Joan Didion’dan Mavi Geceler. Bir kayıp, bu kayba bağlı yas ancak bu kadar net cümlelerle, yalın bir şekilde, ölüm ise sebepleriyle, sonuçlarıyla hiçbir duygudan kaçınmadan, en açık hâliyle anlatılabilirdi. Joan Didion’ın kitapta yaptığı belki de en kıymetli şeylerden biri, kızının ölümünü bir hayat dersine dönüştürmeye çalışmaması. Quintana’nın ölümünden sonra yazdığı bu kitap, acılardan geçtikten sonra varılan aydınlık bir noktayı vadetmiyor. Kızının ölümüne bir anlam bulamıyor, yaşadıklarından daha güçlü, daha bilge biri olarak çıktığını da söylemiyor. Yıllarca her açtığı çekmeceden onun eşyaları çıktığında aynı kederi tekrar tekrar yaşıyor.
Hatta kitap yayımlandıktan sonra kendisine bu kitabı yazmanın bir rahatlama sağlayıp sağlamadığı sorulduğunda cevabı “hayır” oluyor. Yazmanın ona teselli vermediğini, yalnızca başına geleni ve bunun kendisi için ne anlama geldiğini sözcüklere dökebilmesini sağladığını söylüyor. Bu acıyı bir gün geride bırakacağını, ardından hayatına yeniden başlayacağı fikrini asla önermiyor. Aynı kaybı yaşayanlara acısını hafifletecek bir reçete ya da izleyebileceği bir yol haritası da sunmuyor.
Çok daha mütevazı bir şey yapıyor: Aynı acıyı yaşamış kişinin yanına oturup “Ben de buna bir anlam veremedim” diyor. "Her kaybı anlamlandırmak zorunda değiliz" diyor. Çocuğun hayatının, onunla geçirilen yılların, ona duyulan sevginin bir anlamı vardır, ama ölümünün bir anlamı olmak zorunda değildir. Belki mesele yaşananları ve acıyı geride bırakmak değil, içimizde taşıdığımız bu acıyla yaşamaya devam edebileceğimiz bir biçim bulmaktır.
Elena Ferrante’den Kayıp Kızın Hikâyesi: Napoli Romanları-Dördüncü Kitap
İkinci önerim bir kez daha Elena Ferrante’den Kayıp Kızın Hikâyesi: Napoli Romanları-Dördüncü Kitap. Bu Napoli dörtlemesini okumak başlı başına bir deneyimken dördüncü romanda kızını kaybeden Lila’nın varoluş şekli insanı kayba dair çok derinden düşündürüyor. Kaybeden diyorum, çünkü Lila’nın kızı ölüyor mu kaçırılıyor mu kayboluyor mu romanda belli değil. Ortada toprağa verilecek bir beden de yok ve üstelik Lila kızının yaşadığına, bir gün ortaya çıkacağına inanarak yas tutuyor. Bu farklı kurgu kayıp konusunu düşündürmek açısından bana çok kıymetli geliyor. Haddimi aşmış olmayayım: Bir çocuğun hayatta olduğunu bilerek onu bir daha hiç göremeyecek olmak da aynı türden bir acı mıdır, Lila bu kayıpla başa çıkmak için buna inanmayı mı seçmiştir, düşündürüyor.
C.S. Lewis’ten A Grief Observed
Üçüncü önerim ise Narnia Günlükleri’nin yazarı C.S. Lewis’ten A Grief Observed. Bu eser bir yayınevi tarafından resmî olarak Türkçeye çevrilmemiş ancak internette neredeyse tüm metni bulabilirsiniz. Zaten çok uzun da değil. C. S. Lewis, bu kitabı çocuğunun değil, kanserden kaybettiği eşi Joy Davidman’ın ardından yazmıştır. Bu yüzden size eseri aynı kaybı yaşamış birinin anlatısı olarak değil, yasın insan zihninde neler yapabildiğine neredeyse içeriden tanıklık eden bir metin olarak önermek istiyorum.
Kitap, Lewis’in acısı henüz çok tazeyken tuttuğu defterlerden oluşuyor. Belki de bu yüzden karşımızda yasını anlamış, onu geride bırakmış bir insan yok. Tam tersine, öfkelenen, korkan, inancından kuşku duyan, aynı sorulara tekrar tekrar dönen, dün düşündüğüyle bugün düşündüğü birbirini tutmayan biri var. Lewis’in en çarpıcı cümlelerinden biri, kimsenin ona yasın korkuya bu kadar benzediğini söylememiş olduğu. Çünkü kayıp yalnızca sevdiğimiz insandan mahrum kalmamıza sebep olmuyor bazen dünyanın güvenilir, anlaşılır bir yer olduğu duygusunu da kaybetmemize sebep oluyor.
Böylesine bir acının ardından dünyayla tekrar kurulacak olan bağın biraz daha sağlıklı olabilmesi için bir terapistten yardım alınmasının çok mühim olduğunu da eklemeden bu yazıyı bitirmek istemem. Sevgili OkumaAlanı, daha rahat nefesler alabileceğiniz günlerin çoğalmasını dileyerek veda ediyorum. Sevgiler.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
YAZARLAR

Aslı Perker
Lisansını Edebiyat, Yüksek Lisansını Psikoloji alanında tamamladı. Başkalarının Kokusu, Cellat Mezarlığı, Sufle, Eylülde Dört Yıl, Bana Yardım Et, Ayrılığın İlk Günü, Flamingolar Pembedir ve Kaybedilen Bütün Savaşlar isimli romanları bulunmaktadır. Sufle başta olmak üzere eserleri 33 dile çevrilmiştir. Çocuk edebiyatı eserlerinden Annepot 17 dilde yayımlanmış, diğerleri pek çok baskı yaparak binlerce çocuğa ulaşmıştır. Kısa öyküleriyle pek çok antolojide yer almış, makaleleri 1998 yılından beri Radikal, Yeni Binyıl, Sabah, Vatan, Milliyet, Oksijen gazetelerinde ve Milliyet Sanat, Roman Kahramanları ve Aktüel dergilerinde yayımlanmıştır. Perker, 2020 yılında yazmaya başladığı Bibliyoterapi yazılarından daha sonra aynı isimle bir podcast yaratmıştır. Aslı Perker Türkiye’nin en prestijli tiyatro ödülleri olan Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri’nde jürilik yapmaktadır.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Arkas Sanat ve Centre Pompidou işbirliğinin ilk sergisi “Lumina: Renk ve Işık Sanatı”, 26 Eylül’de Lucien Arkas Sanat Merkezi’nde açılıyor. Beş yıllık işbirliği kapsamında düzenlenecek 10 serginin ilkini ve bu uzun soluklu buluşmayı Arkas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Lucien Arkas, Arkas Sanat Direktörü Müjde Unustası ve Centre Pompidou Başkanı Laurent Le Bon’dan dinledik.
25 Eyl 2026

“Verilere dayalı gerçek, muhasebeciler içindir” diyen ve sadece nesnel gerçeği beyazperdeye yansıtmakla yetinen sinema anlayışını aşağılayan Werner Herzog'un çektiği tüm filmlerde, kurgu ve belgesel iç içe geçer. Her bir film projesi, lideri Herzog olan ekibin görevidir ve görev yerine getirilecektir. Görev süresince tüm ekip “dışarıdan gangsterler gibi görünüp, içlerinde papaz cübbesi giymiş azizler gibi” adanmış olacaktır.

Filozof Jonathan Barnes'ın kızı ve İngiliz yazar Julian Barnes'ın yeğeni Camilla Barnes, ilk romanı "Her Zamanki O Öldürme Arzusu"nda İngiltere'den Fransa'ya göç etmiş bir ailenin üç kuşaklık öyküsünü anlatırken zarif ve alabildiğine mizahi bir dil kullanıyor. Barnes’la, bu güçlü edebiyat ve felsefe geleneğinin içinde kendi sesini bulmayı, İngiltere’den Fransa’ya göçü, aile içindeki iktidar ilişkilerini, kuşak çatışmalarını ve yaş almayı konuştuk.

İstanbul kültür ortamının hızlanmaya başladığı dönemde, 2001 yılında kurulan Galerist, 25. yılını "Gönül İşi" sergisiyle kutluyor. Galerist Direktörü Müge Çubukçu ile sergiden yola çıkarak galerinin 25 yıllık hafızası, İstanbul sanat ortamının dönüşümü, sanatçı-galeri ilişkilerinin görünmeyen katmanları, sanat üretiminin güçlü kökleri ve geçmişin yarattığı gelecek üzerine konuştuk.

Geçen hafta Macklemore ile Ed Sheeran arasında patlak veren ve müzik dünyasını sarsan krizin ardından, günümüz endüstrisinde siyasetin müzikten ayrı tutulamayacağına artık emin olduk. Ed Sheeran gibi küresel bir pop devinin dahi tarafsızlık kalesine sığınamayacağını kanıtlayan bu kriz, toz pembe sahnelerin çok geride kaldığını ilan ediyor.




