Berrak zihinler için yalın, zengin, bağımsız bir Türkçe dijital medya üyeliği.
Ücretsiz Kaydol →
Aslı Ildır
Yazar - Bu Hafta Ne İzlesem?
Cannes’dan En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu ödülleriyle dönen "The Secret Agent", askerî diktatörlükle yönetilen 1977’ler Brezilya'sında geçen bir politik gerilim. Kleber Mendonça Filho imzalı yapım, tıpkı yönetmenin bilimkurgu-western’i "Bacurau" (2019) gibi türlerarası bir dünya kuruyor. Yer yer büyülü gerçekçi yerlere savrulan, çoğunlukla ise kendimizi karmakarışık bir ajan hikayesinin ortasında bulduğumuz film, seyircinin zihninde politik bir “anı” yaratmanın peşinde.

Bir tür öfke virüsünün insanlığı zombilere çevirdiği post-apokaliptik bir evrende geçen "28 Years Later: The Bone Temple", virüsün ilk ortaya çıkışından 28 yıl sonrasını konu alıyor. Nia DaCosta imzalı film, bu anlamda serinin ilk iki filmi "28 Days Later" ve "28 Weeks Later"dan daha farklı bir konumda. Artık felaket sırası ve sonrasında yaşanan olağanüstü hâli değil, felaket sonrası yeni bir olağanı izliyoruz.

Son olarak "Ayrılma Kararı" (Decision to Leave, 2022) filmiyle izlediğimiz usta yönetmen Park Chan-Wook, bir kez daha karar temalı bir filmle karşımızda: "Başka Yolu Yok" (No Other Choice). Yönetmenin Amerikalı yazar Donald Westlake’in (daha önce Costa-Gavras tarafından beyazperdeye uyarlanan) "The Ax" isimli romanından uyarladığı film, işsiz kalan üst-orta sınıf bir adamın öyküsüne odaklanan bir kara komedi.

"Breaking Bad"in yaratıcısı Vince Gilligan’ın yeni dizisi "Pluribus", Apple TV’nin son dönemdeki en iddialı işlerinden biri. Ana karakteri Carol’ın bile “Ben bu filmi daha önce izledim” dediği, klasik bir dünyanın/insanlığın sonu hikayesiyle açılan dizi, bir türlü beklenen çatışmanın (ve “düşmanın”) gelmemesiyle tuhaf fakat ürkütmeyen bir yere evriliyor.

Paul Thomas Anderson, yeni filmi “One Battle After Another”da 2002 yılında çektiği “Punch Drunk Love”ın ardından ilk defa günümüze, şimdiki zamana dönüyor. Bu dönüşün nasıl bir aciliyetten doğduğunu, filmin aynı zamanda yönetmenin en politik filmi olmasından da anlamak mümkün.

“Past Lives” sonrasında bir kez daha romantik komedi ve dram türlerini eğip bükerek, ortaya kendine has bir “aşk filmi” çıkaran Celine Song, “Materialists” ile soruyor: Lucy, âşık olduğu yoksul eski sevgilisini mi, yoksa varlıklı fakat âşık olmadığı yeni sevgilisini mi seçecek?

Gerçek acı nedir, kimdir acı çekenler, acı nasıl çekilmelidir, acı çekilmeli midir, acıyla ne yapılır, çekmediğiniz, ama size miras kalan acılarla ne yapılır? "A Real Pain", bu sorulara küçük, çok küçük cevaplar fısıldayan, olabildiğince alçak sesle konuşan bir film. Başkalarının acılarına bakmaya dair her kafadan bir sesin çıktığı, her daim parmak sallayan ve suçluluk hissinin kendinden menkul gücüne inanmış bir bugünden, beklenmedik derecede sakin ve zarif bir hikaye çıkarıyor Eisenberg.

Sürgündeki yönetmen Muhammed Rasoulof’un Cannes’dan ödülle dönen filmi “The Seed of the Sacred Fig”, İran toplumunun mikrokozmosu olarak görülebilecek bir aileyi konu ediniyor.

Sinemada zamanı yavaşlatma eyleminin illa ki “sıkıcı” olmak zorunda olmadığını, olabilecek en şiirsel yollardan biriyle anlatan "Hemme'nin Öldüğü Günlerden Biri", zamanın ivmelenerek hızlandığı günümüze kısa bir mola sanki.

Witches, yönetmenin kendi deneyimlerinden yola çıkarak doğum sonrası depresyon ve psikozu, sinema tarihinden bir kolaj eşliğinde işliyor.

