No Other Choice: Kefarete izin vermeyen suçlar

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Son olarak Ayrılma Kararı (Decision to Leave, 2022) filmiyle izlediğimiz usta yönetmen Park Chan-Wook, bir kez daha karar temalı bir filmle karşımızda: Başka Yolu Yok (No Other Choice). Yönetmenin Amerikalı yazar Donald Westlake’in (daha önce Costa-Gavras tarafından beyazperdeye uyarlanan) The Ax isimli romanından uyarladığı film, işsiz kalan üst-orta sınıf bir adamın öyküsüne odaklanan bir kara komedi.
Kağıt sektöründe çalışan Man-su, Amerikalıların devraldığı 25 yıllık işinden “verimlilik” gerekçesiyle atılıyor. Çözümsüz kalan karakterimiz, rakiplerini öldürerek kendine bir iş pozisyonu yaratmaya karar veriyor. Benzer bir hikayeyi Dardenne Kardeşler’in İki Gün, Bir Gece’sinde de izlemiştik. Yine ani bir işsizlikle mücadele eden ve kapı kapı iş arkadaşlarını dayanışmaya davet eden Sandra’nın tersine Man-su, tam olarak Park Chan-wook’tan bekleyeceğimiz üzere, dayanışmak yerine “çileden çıkmaya” karar veriyor.
- Filmin ismi “Başka Yolu Yok”, zaten başka bir yol da pek aramıyor gibi açıkçası Man-su.
Günümüz vahşi kapitalizminin yarattığı güvencesiz iş koşullarına, yine Güney Kore’den gelen Parazit (Parasite, 2019) ve Squid Game’e benzer bir cevap veriyor Chan-Wook: Böyle bir düzende saf ve iyicil bir dayanışma beklemek ancak yoksulluğa dair bir orta sınıf fantezisidir. Öte yandan Chan-Wook ilginç bir hamle yapıyor ve aynı zamanda bu yapımlara da bir cevap veriyor: Artık aynı yoksulluk fantezisini orta sınıfın kendisi için de anlatıp bozabiliriz çünkü orta sınıf diye bir şey bildiğimiz anlamıyla kalmadı. Neoliberal öznenin çöküşüyle karşı karşıyayız.
Man-su’nun ailesi karikatürize derecede zengin—en azından öyle gözüküyorlar ya da gözükmeye çalışıyorlar. Adeta Parazit’teki zengin ailenin bir parodisi gibiler. Muhteşem bir bahçesi ve serası olan, iki katlı müstakil bir villa, çello çalan küçük bir kız, dans ve tenis kurslarına giden mutlu bir eş, “Her şeye sahibim” diyen bir aile babası…
Yönetmenin başyapıtı İhtiyar Delikanlı’da (Oldboy, 2003) olduğu gibi bu mutlu aile tablosunun bozulmasına yaklaşık beş dakika var. Bong Joon-Ho’da olduğu gibi Chan-Wook sinemasında da Güney Kore’ye dair temel bir hat var ve o hat burada da keskin bir şekilde beliriyor: İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren ülkeyi siyasi, kültürel ve ekonomik olarak alttan alta kontrol eden ABD’nin toplum üzerindeki etkileri. Aile şirketi sisteminin yaygınlaşması, ABD ekonomisine bağımlılık, bunların yarattığı kültürel zorlanma ile muhalif seslere uygulanan politik şiddet, iki yönetmenin de filmlerinde daima ana temalardan oldu.
Oldboy’da ana karakterin hapsedilmesi üzerinden Güney Kore halkının yaşadığı esaret ve sömürü düzenine, polis şiddetine dair güçlü imgelere tanık oluyorduk. Amerika'yı temsil eden ana kahramanımız Oh Dae-Su’yu hapseden Lee Woo-jin karakteri, Dae-Su’yu 15 sene sonra özgür bırakmasıyla ilgili—yani artık 2000’lerde geri çekilen ABD’nin örtük emelleriyle ilgili—şunu söylüyordu:
"Asıl sorman gereken soru ‘Neden beni hapsetti?’ olmamalı. ‘Ne oldu da 15 sene sonra beni salıverdi?’ olmalı."
No Other Choice’un açılış sahnesi de bizi tam olarak bu soruya götürüyor. Man-su şirketten gelen pahalı bir hediyeye, bir yılan balığına anlam vermeye çalışıyor, çünkü bir hediyenin hiçbir zaman bir hediye olmadığının farkında.

Man-su, işten çıkarıldıktan sonra şirket tarafından verilen bir eğitime katılıyor. Çeşitli “bedensel olumlama” tekniklerinin öğretildiği eğitimde, “İşten atıldığınızı ailenize nasıl söylersiniz?” ve “İşten atılmak sizin suçunuz değil!” gibi sorular üzerine çalışılıyor. Filmin hikayesinden de anlayacağımız üzere, uzun süre iş bulamayan Man-su bu eğitimde öğrendiklerine pek de iyi tepki vermiyor.
Man-su’nun bu uyumsuzluğunda—hatta “sosyopatlığında”—görünenin ötesinde bir şey var. Chan-Wook’un ilk bakışta karamsar ve dayanışma karşıtı gibi görünen, seyirciye adeta sert bir yumruk gibi çarpan bu hikayesi, temelde saf bir sinematik isyan. Tıpkı yönetmenin İntikam Üçlemesi’nde olduğu gibi toplumsal bir han duygusunun (Kore toplumuna has bir tarihsel kavram; keder, öfke, yas anlamlarına geliyor…) ve politik olmasa da sınıfsal bir öfkenin dışavurumu.
Film bittiğinde zihninizde müthiş bir öfke duygusu kalıyor ki bu his, “bedensel olumlama” teknikleriyle çözülemeyecek denli taşkın, aşırı ve gerçek. Özellikle de şirketin psikoloji bilimini emellerine alet ederek icat ettiği “kibar” sömürü dilinin sinir bozuculuğu düşünüldüğünde. (Ne tesadüftür ki benzer bir eleştiriyi bu sene hem Pluribus’ta, hem Weapons’ta, hem de Severance’ta izledik…)
Man-su’nun Chan-Wook sinemasındaki ahlaki olarak en karanlık ana karakterlerden biri olduğunu da not düşelim. Bu anlamda yönetmenin bu filminde farklı bir yola girdiğini söyleyebiliriz. Chan-Wook, Mr. Vengeance, Lady Vengeance ve Oldboy gibi en kanlı hikayelerinde bile bir kefaret temasının peşine düşmüştür çünkü. Karakterleri istemeden de olsa bir günah işlemiştir ve bedelini ödemek için sonuna kadar savaşırlar, bu kefaret kimi zaman toplumsal kimi zamansa kişisel bir adaletle sonuçlanır. Burada ise filmin neredeyse hiçbir anında eylemlerinin sorumluluğunu almayan, pişmanlık duymayan ve başka yol aramayan bir karakter var karşımızda. Bunun, Man-su’nun kurbanlarıyla da ilişkili bir anlamı var muhtemelen.
Biraz açmaya çalışırsak Man-su’nun kurbanları, “başka yolları” seçen üç farklı Man-su karakterinin kaderini resmetmek için var bir yandan da. Biri işini kaybettikten sonra çözümü alkolde bulmuş ve evinde oturarak adeta çürüyor, eşinin arzularını ve isteklerini umursamadan hayatına devam ediyor. Bir diğeri ayakkabıcıda iş bulmuş, yetenekleri ve eğitimiyle ilgisi olmayan bir iş yapıyor (adeta bir Marty Supreme). İşi kapan bir diğeri ise çalışmaktan aklını yitirmek üzere ve yaşamaya vakit bulamıyor. Buradan baktığımızda Man-su aslında üç adamı değil, üç farklı yolu öldürüyor bir bakıma.
Man-su’nun ilk kurbanını öldürmeden önceki gözetleme sahneleri, bu yan karakterlerin kahramanımızın farklı versiyonları olduğunu kanıtlar nitelikte. Oldboy’dan Ayrılma Kararı’na, gözetleme anları Chan-Wook’un favori sahnelerinden olmuştur. Özellikle Ayrılma Kararı’nda karakter gözetlemenin ötesine geçip sahnenin içine girer, adeta izlediği filmin bir parçası olur ve ona müdahale eder.
- Man-su da, henüz ilk cinayetini işlemeden önce ilk kurbanını ve karısını gözetliyor. Bir ağacın arkasından adeta bir film gibi izlediği bu sahnede, adam öyle sözler söylüyor ki bir anda özdeşleşiveriyor adamla Man-su. Biz ise adam, karısı ve Man-su arasında hızla gidip geliyoruz. Adamın, karısının neden kağıt sektörü dışında başka bir iş bulmak istemediğiyle ilgili sorusuna verdiği cevap çok etkiliyor Man-su’yu. Öyle ki evde karısına bu “replikleri” tekrarlıyor.
Bu gibi sahneler yardımıyla ilginç bir his uyandırıyor Chan-Wook seyircide. Her kurbanda Man-su karşısındakiyle empati kuracak, ortak noktalarını fark edecek ve ona acıyacak zannediyoruz. Man-su ise yalnızca beceriksizliğinden ya da şanssızlığından es veriyor eylemlerine. (Üçlünün Cho Yong Pil’in "Redpepper Dragonly" parçası eşliğinde ettiği fiziksel kavganın, trajikomik bir “kardeşi kardeşe, sınıfı sınıfa kırdırma” estetiğine sahip olduğunu ve Parazit’teki bodrum sahnesini fazlasıyla andırdığını da ekleyelim.)

Peki nasıl oluyor da ailesini bunca önemseyen, filmin başında işten atılan arkadaşlarını canhıraş savunan bu adam bu derece hissizleşiyor, sanki bir robotmuşçasına? Burada durup küçük bir not düşelim. “Başka yolu yok” cümlesini filmde ilk kez bir Amerikalının ağzından duyuyoruz. Man-su arkadaşlarını işten atmanın Kore’de “kelle almak” gibi olduğundan bahsederken, Amerikalı yönetici “No other choice” diyerek kestirip atıyor.
Sonrasında ise aynı cümlenin Korecesini Man-su’dan duyuyoruz defalarca. İşten atıldıktan sonra grupça katıldıkları eğitimlerden birinde, yüzlerine düzenli aralıklarla dokunarak belirli cümleleri tekrarlamaları öğütleniyor, “İşten atılmak benim suçum değil” gibi. Muhtemelen somatik odaklı terapötik çalışmalardan alınıp iç edilmiş bir teknik bu. Man-su’nun, cinayetleri sırasında her ikileme düştüğünde ya da zorlandığında bu tekniği uygulayarak kendi kendine “başka yolu yok” dediğini görüyoruz.
Benzer bir “beyin yıkama” teması Oldboy’da hipnoz olarak karşımıza çıkıyordu. Burada da açıkça sendika karşıtı olduğu belirtilen ve işçi çıkararak “budama” yapan Amerikalıların tüm “felsefesinin” Man-su’ya geçtiğini gözlemliyoruz. Şirket işçilerinin kellesini nasıl alıyorsa Man-su da kurbanlarının kellesini öyle alıyor.
Öyle ki, kefarete izin vermeyen bir suç doğuruyor bu “başka yolu yok” söylemi, çünkü ortada suç ve suça dair bir bilinç bırakmıyor. Bireyi ve bireyle birlikte çekirdek aileyi temel alan, “aile için her şey mübahtır”cı bir tür Hollywood romantizmi var karşımızda. Bu resimde neoliberal özne bir fantezi olarak yaşamaya devam ediyor sanki.
Sonunda ise çarpıklaşmış, kirlenmiş, her şeye ve herkese benzemiş, kan ve şiddet üzerine kurulu bir mutlu aile tablosu kalıyor elimizde. Üzerine kan sıçramış bembeyaz bir kağıt gibi.
Benzer işler:
- Ölümcül Çözüm / Le Couperet (2005, Costa-Gavras)
- Parazit (2019, Bong Joon-Ho)
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Aslı Ildır
Sinema yazarı, film eleştirmeni ve akademisyen. Altyazı Sinema Dergisi'nin yardımcı editörlerinden biri olan Ildır, film çalışmaları ve yeni medya alanlarında akademik çalışmalar yürütmektedir.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Ölüm’ün hikayesi, İzmir’den The Strokes’un ön grubu olarak çıktıkları Red Rocks sahnesine uzanıyor. Türkçe sözlü saykodelik rock grubu Ölüm’ün arkasındaki isim olan Aykut Özen; Los Angeles’taki hayatını, 70’lerin parlatılmamış çiğ ruhunu ve ABD müzik sahnesinde ses getiren kırılma anlarını anlatıyor.

İlki 2018’de düzenlenen Bergama Tiyatro Festivali bu sene 7-8-9 Ağustos’ta yapılacak. Peki kendi kaderine terk edilmiş bir Ege kasabası nasıl tiyatroya, kolektif emeğe, yeni ihtimallere ve yerelden yükselen umudun ta kendisine dönüştü?

"İşe Yarar Bir Hayalet", daha ilk dakikalarında bütün derdini anlatıyor. Bir sanat merkezinde, Tayland toplumunun kolektif belleğini temsil eden bir rölyefin yapımını izliyoruz. Keşiş, asker, işçi, köylü, öğrenci, atlet, çocuk, keçi... Bir toplumun hafızasını oluşturan figürler tek bir yüzeyde buluşuyor. "İşe Yarar Bir Hayalet"te kabul görmenin ölçüsü kim olduğunuz değil, kimin işine yaradığınız. Filmin adındaki ironi de tam burada yatıyor.

Spider-Man’in radyoaktif örümcek ısırığından gizli kimliğine, kayıplarından kendini kabullenme mücadelesine uzanan hikayesi, farklı hisseden herkesin kendisinden bir şeyler bulabileceği bir büyüme anlatısı aynı zamanda. "Brand New Day" ise Peter Parker’ın yetişkinlikte de değişmeye, bedel ödemeye ve şu soruyla yüzleşmeye devam ettiğini gösteriyor: İnsanlar gerçek benliğiyle tanışsalar onu yine de severler miydi?

'Çizgili Pijamalı Çocuk'un yazarı John Boyne, dört kitaplık "Elementler" serisinde insan ruhunun karanlık ve fırtınalı topografyasını çıkarıyor. Boyne, her biri bir solukta okunabilecek serisinde, dijital çağın üzerimize yağdırdığı sosyal virüslerin cirit attığı ortamda travmalara ve insanlığın kurtuluş reçetelerine değiniyor. Her romanda "suç"u farklı bir yönüyle ele alıyor, birbiriyle iç içe geçmiş metinleri birbirinden özgür kılarken bir yandan da her birini ötekine sımsıkı bağlıyor.




