'Uzaklar, Kuşaklar, Bakışlar': Bir aile arşivinden dünyaya bakmak

“Uzaklar, Kuşaklar, Bakışlar” başlıklı sergi, 212 Photography Istanbul’un 2026 edisyonunda Erbak ailesinin üç kuşağının seyahat tutkusu ve fotoğraflarını biraraya getiriyor. Nuri Z. Erbak (1914), Mehmet H. Erbak (1950) ve Ceylin Erbak Aytekin’in (1988) dünyanın farklı noktalarında çektiği kareler, 1930’ların Mısır ve Japonya’sından Tibet’e, Antarktika’ya uzanıyor. Bu arşivin nasıl oluştuğunu fotoğrafçı, yazar ve Erbak ailesinin üçüncü kuşak temsilcisi Ceylin Erbak Aytekin ile konuştuk.
'Uzaklar, Kuşaklar, Bakışlar': Bir aile arşivinden dünyaya bakmak

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Bir fotoğrafı kişisel bir hatıra olmaktan çıkarıp arşive dönüştüren şey nedir? Uzaklar, Kuşaklar, Bakışlar başlıklı sergi, 212 Photography Istanbul’un 2026 edisyonunda Erbak ailesinin üç kuşağının seyahat tutkusu ve fotoğraflarını biraraya getiriyor. Gündelik hareketlerin ritüellere, duyguların ifadelere, sıradan bir eşyanın zamanın izine, renklerin bir dile dönüştüğü fotoğraflar arasında üç kuşağın dünyaya bakma hâllerine ve hikayelerine tanıklık ediyoruz.

  • Nuri Z. Erbak (1914), Mehmet H. Erbak (1950) ve Ceylin Erbak Aytekin’in (1988) dünyanın farklı noktalarında çektiği kareler, 1930’ların Mısır ve Japonya’sından Tibet’e, Antarktika’ya uzanıyor. Fotoğraflar, yıllar içinde biriken kişisel anıların ötesinde, değişen dünyaya dair bir görsel kayıt sunuyor.

Bu arşivin nasıl oluştuğunu, yaşama bakma hünerlerinin kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığını ve farklı dönemlere ait bu karelerin bugün nasıl biraraya geldiğini fotoğrafçı, yazar ve Erbak ailesinin üçüncü kuşak temsilcisi Ceylin Erbak Aytekin ile konuştuk.

Arşivin sergiye dönüşme fikrinden ve küratoryal sürecinden bahseder misiniz? 96 yıla ve üç kuşağa yayılan bu malzeme içinden hangi fotoğrafları seçtiniz ve onları kamusal bir sergide biraraya getirirken nasıl bir ilişki kurmak istediniz?

Bu hikaye babamın yaklaşık yirmi yıl önceki bir hayaliyle başladı. Ben de 15 yıldır aile arşivimizdeki fotoğraflardan her yıl bir takvim hazırlıyorum. 500 adetle başladığımız takvimler zamanla beş bine ulaştı; dostlarımız için yeni yılın başlangıcını hatırlatan bir ritüele dönüştü. Dolayısıyla bu sergide sanatseverlerle paylaşılan fotoğraflarla ilişkim uzun zamandır vardı. Ancak yıllar içinde, özellikle anne olduktan ve işe geri döndükten sonra, dedemin ve babamın neye bakmayı seçtiklerini daha çok merak etmeye başladım. Sergi de üç kuşağın fotoğraflarını birlikte görme ve bu ilişkiyi başkalarıyla paylaşma isteğinden doğdu.

Seçkiyi kronolojik ya da coğrafi bir sıraya göre kurmadık. Fotoğraflar arasındaki renk, biçim ve hareket ilişkilerini izledik. İlk oda, babamın ve benim takvimlerimizden bir seçkiyle, çiçekler ve makro çekimlerle açılıyor. Yeşilden maviye, oradan kırmızıya uzanan akışta çöller, Budist tapınakları ve Venedik yan yana gelebiliyor. Farklı yerlerde çekilmiş kareler, aynı renk üzerinden birbirine yaklaşıyor.

İlerledikçe biçim ve hareket de bu ilişkiye katılıyor. Uçuşan bir örtü, yanındaki kartalın uçuşunu çağrıştırıyor; bir trenin kıvrımı bir derenin kıvrımlarıyla buluşuyor. Dedemin fotoğraflarını ise gençliğinde Türkiye içinde yaptığı yolculuklar, erken dönem siyah beyaz seyahat kareleri ve sonraki renkli fotoğraflar olarak üç dönemde ele aldık. 

Benim için en heyecan verici tarafı, ayrı zamanlarda çekilmiş bu fotoğrafların yan yana geldiğinde bir aile mirası olarak birbirleriyle konuşmasıydı. İzleyicinin de bu ilişkiler üzerinden üç kuşağın neyi fark ettiğini, neyi saklamaya değer bulduğunu görebilmesini istedik.

Bu üç kuşağın fotoğraflarını yan yana getirirken kendi fotoğraflarınıza da dışarıdan bakma fırsatı buldunuz. Kendi üretiminizde, dedenizin ve babanızın fotoğraflarında daha önce fark etmediğiniz ne gördünüz?

Kendi fotoğraflarıma hep o yolculuğun içinden bakıyordum. Nerede olduğumu, ne hissettiğimi, o anın öncesini ve sonrasını biliyordum. Dedemin ve babamın kareleriyle yan yana geldiklerinde, benim hikayemden biraz uzaklaşıp daha uzun bir hikayenin parçası oldular. Bu yolculuğun üçüncü halkası olmak bana hem gurur veriyor hem de ailemin sahip olduğu bir değere sahip çıktığımı hissediyorum.

Bir de kendi fotoğraflarımda zamanın izini görmeye başladım. On beş yıl önce çektiğim bir karedeki bir tabela, bir kıyafet ya da insanların elindeki telefon bugün başka bir anlam taşıyabiliyor. Çekerken bunu düşünmüyorsunuz. Dedemin fotoğraflarında kolayca fark ettiğim değişimin, benim fotoğraflarım için de geçerli olduğunu görmek ilginçti.

Üçümüzün bakışı arasında daha önce fark etmediğim yakınlıklar da gördüm. Aynı şeyleri çekmiyoruz; yaşadığımız dönemler ve kullandığımız araçlar farklı. Ama bir şeyi görüp durmak, biraz daha dikkatle bakmak ve o karşılaşmadan bir iz saklamak konusunda ortak bir isteğimiz var. Sanırım bana en çok bunu hissettirdi.

'Çekildiği gün çok sıradan görünen bir kare, yıllar sonra bir şehrin, bir ailenin ya da bir yaşam biçiminin kaydı olabiliyor'

Dedenizin fotoğraflarında sınırlı film karesi nedeniyle çekmeden önce uzun uzun bakmak gerektiğini, babanızın fotoğraflarında ise “buraya ulaştım ve buna şahit oldum” duygusunu gördüğünüzü söylüyorsunuz. Kendi fotoğraflarınıza baktığınızda, sizin kuşağınıza ait olduğunu düşündüğünüz fotoğrafik bakış nerede ortaya çıkıyor?

Benim kuşağımın farkı, bir yere gitmeden önce o yerin çok sayıda görüntüsünü önceden görerek oraya gitmesi galiba. Dedemin ve babamın yolculuklarında, bugün bizim kolayca ulaşabildiğimiz görüntüler yoktu. Bir yere ulaşmak, onu görmek ve dönünce anlatmak başka bir anlam taşıyordu. Bugünse bazen hiç gitmediğimiz bir yeri tanıyormuşuz gibi hissedebiliyoruz.

Bu yüzden fotoğraf çekerken beni ilgilendiren, o yerle kendi karşılaşmam oluyor. Daha önce gördüğüm görüntülerden sıyrılıp benim neyi fark ettiğimi anlamaya çalışıyorum. Bazen çok küçük bir ayrıntı, o yolculukla ilgili hissettiklerimi daha iyi anlatabiliyor.

Teknoloji de bu ilişkiyi değiştiriyor. Dedemin sınırlı sayıda film karesi vardı; deklanşöre basmadan önce daha uzun bakması gerekiyordu. Biz çektiğimiz fotoğrafı hemen görebiliyor, yeniden çekebiliyoruz. Bu büyük bir özgürlük ama çok fazla görüntü biriktirmemizle sonuçlanıyor. Benim için seçmek ve hangi kareye neden dönüp baktığımı anlamak, fotoğraf çekmenin önemli bir parçası hâline geliyor.


Dedenizin 1930’lardan başlayan fotoğraflarına bugün baktığınızda, onları aile fotoğrafı olmanın ötesinde bir dönemin görsel kaydı olarak görüyorsunuz. Sizce bir fotoğrafı “kişisel hatıra” olmaktan çıkarıp “arşiv” yapan şey nedir? Başka bir deyişle fotoğrafın yıllar içinde böyle başka bir anlama bürünmesini sağlayan nedir?

Bence zaman, fotoğrafın anlamını değiştiriyor. Çekildiği gün çok sıradan görünen bir kare, yıllar sonra bir şehrin, bir ailenin ya da bir yaşam biçiminin kaydı olabiliyor. Dedemin 1930’larda çektiği fotoğraflarda bunu çok güçlü hissediyorum. Benim ailemle ilgili olan bir görüntü, başka biri için o dönemin gündelik hayatına açılan bir pencere.

Ancak o fotoğrafın hikayesini korumak da gerekiyor. Nerede, ne zaman, kim tarafından çekilmiş? Karede kim var? Bunları bilen insanlar hayattayken kaydetmek çok kıymetli. Yoksa fotoğraf duruyor ama onunla ilgili bildiklerimiz kaybolabiliyor.

Fotoğraflar biraraya geldiğinde de başka ilişkiler görünür oluyor. Tek başına fark etmediğiniz bir ayrıntı, diğer karelerle birlikte anlam kazanabiliyor. Arşivi başkalarına açmak da bu yüzden önemli geliyor bana. Benim kendi aile hikayem içinde gördüğüm bir şeyi, başka biri bambaşka bir yerden okuyabiliyor. Böylece fotoğrafın taşıdığı anlam da genişliyor.

'Eskiden daha çok nereye gittiklerine bakarken, şimdi neden tam orada durduklarını merak ediyorum'

Bir aile arşivini seçmek ve düzenlemek, yalnızca mevcut hikayeleri yeniden kurmak değil, daha önce bilinmeyen hikayeleri de ortaya çıkarmak anlamına gelebilir. Bu arşiv üzerinde çalışırken daha önce bilmediğiniz bir aile hikayesiyle ya da bir fotoğrafın bilmediğiniz bir hikayesiyle karşılaştınız mı?

Evet ama beni etkileyenler daha çok gündelik ayrıntılar oldu. Bir yolculuğun nasıl planlandığı, yol üzerinde neden bir yere uğranıldığı, kareye giren kişinin kim olduğu gibi. Bir fotoğrafın yanına o seyahatle ilgili bir not geldiğinde de görüntüde fark etmediğiniz bir şey öğrenebiliyorsunuz. Fotoğrafla yazı, aynı yolculuğun farklı taraflarını anlatıyor.

Benim için asıl değişim, dedemin ve babamın fotoğraflarına sorduğum sorularda. Eskiden daha çok nereye gittiklerine bakarken, şimdi neden tam orada durduklarını merak ediyorum. Neden o anı saklamaya değer buldular? Bu sorular, çok tanıdık sandığım fotoğraflara yeniden bakmamı sağladı.

Bu fotoğrafların sizin için yalnızca görüntüler değil; dedeniz, babanız, artık hayatta olmayan insanlar ve yıkılmış yerlerle ilişkili olduğunu söylüyorsunuz. Arşivde sizin için kişisel olarak en güçlü bağı taşıyan ama dışarıdan bakan birinin farklı okuyabileceğini düşündüğünüz bir fotoğraf var mı?

Var, hem de birden fazla. Bazı fotoğraflara baktığımda, o fotoğrafın hikayesi anlatılırken duyduğum sesi de hatırlıyorum. Benim için görüntünün etrafında, fotoğrafta görünmeyen bir hayat var. O insanlarla ve o yerlerle kurduğum ilişki, gördüğüm şeyi değiştiriyor.

Dışarıdan bakan biri ise aynı karede bir dönemin kıyafetini, bir şehrin dokusunu ya da bir insanın duruşunu görebilir. Bunun çok güzel bir tarafı var. Benim için çok kişisel olan bir fotoğraf, başka birinin kendi hatıralarına veya merakına değebiliyor. Fotoğrafın değerinin, onunla kurduğumuz ilişkide de oluştuğunu düşünüyorum.

'Belki de nesiller arasında aktarılan, fotoğrafların kendisinden çok yaşama bakma hünerimizdir'

“Nesiller arasında asıl aktarılan fotoğrafların kendisinden çok yaşama bakma hünerimiz olabilir” diyorsunuz. Kendi çocukluğunuzu ve geçmişinizi düşündüğünüzde, bu bakma biçiminin gündelik hayatınızda ve seyahat ederken size nasıl eşlik ettiğini hatırlıyorsunuz?

Bizim evde fotoğraflar ve onların hikayeleri hep hayatın içindeydi. Bir seyahatten bahsedilirken fotoğraflar da ortaya çıkardı. Dolayısıyla dünyayı merak etmek, başka coğrafyalara gitmek ve gördüklerini paylaşmak bana çok doğal geldi.

Bizim ailede seyahatin önemli bir tarafı keşfetmekti. Gittiğimiz yerde dolaşmak, gündelik hayata bakmak, daha önce görmediğimiz bir şeyi fark etmek… Bugün de bir sokakta yürürken küçük bir ayrıntı dikkatimi çektiğinde durup bakıyorum. Bazen fotoğrafını çekiyorum, bazen yalnızca bakıyorum. Makine yanımda olmasa da o merak devam ediyor.

Anne olduktan sonra bunun kuşaklar arasındaki anlamını daha çok düşünmeye başladım. Ailemden bana ne geçmiş, ben çocuğuma ne aktaracağım? Fotoğraflar bu soruları somutlaştırıyor. Belki de nesiller arasında aktarılan fotoğrafların kendisinden çok, yaşama bakma hünerimizdir. Bir şeyi fark etmek, merak etmek ve onunla kendi ilişkimizi kurmak.

Kendi fotoğraflarınızın da bir gün bu aile arşivinin parçası olacağını düşünmek, bugün fotoğraf çekme biçiminizi değiştiriyor mu?

Çekerken bunu çok düşünmek istemiyorum. Bir anı, ileride arşivde yer alacak diye kaydetmeye çalışırsam o karşılaşmanın doğallığını ve içinde barındırdığı duyguyu kaybeder muhtemelen. O anda beni ne durduruyorsa onun peşinden gitmek daha anlamlı.

Ama fotoğrafı çektikten sonraki ilişkim değişti. Bugün yeterince iyi bulmadığım bir karenin, yıllar sonra başka bir değer taşıyabileceğini daha iyi anlıyorum. Bu yüzden silerken daha dikkatliyim. Fotoğrafların yerini, zamanını ve hikayesini kaydetmeye daha çok önem veriyorum; arşivde bilgisi kaybolmuş karelerle karşılaşınca bunun kıymetini anlıyorsunuz.

Geleceğe bırakmak istediğim şeyin içinde bu fotoğraflar var elbette. Çocuğumun da dünyaya merakla bakmasını, kendi gördüklerini keşfetmesini isterim. Benim dedemin fotoğraflarına bugün sorduğum soruları, belki bir gün o da benim fotoğraflarıma sorar. Bu düşünce beni heyecanlandırıyor.

  • Editörün notu: 11 Ekim 2026’ya kadar Akaretler No:5'te görülebilecek sergiye paralel olarak 6 Ekim saat 18.00'de Pera Müzesi'nde Haldun Dostoğlu, Nevzat Sayın, Mehmet H. Erbak ve Ceylin Erbak Aytekin'in katılımıyla özel bir söyleşi de düzenlenecek.
Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Elif Bayram

https://aposto.com

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende
∙

HİKAYE

Ela Lee'den 'Ceyda': Kırılınca görünür olanlar

Ela Lee, kendi hayatından izler taşıyan ilk romanı Ceyda’da, dışarıdan kusursuz görünen hayatı bir cinsel saldırının ardından parçalanan Türk-Koreli genç avukat Jade’in hikayesini anlatıyor. Rıza, adalet, göçmenlik, aile, başarı baskısı ve suçluluk duygusu etrafında ilerleyen roman, Jade’in başına gelenlerden çok, yaşadıklarının ardından kendisi ve kurduğu hayatla yeniden yüzleşmesine odaklanıyor.

Şeyma Ye

·

02 Eki 2026

Ela Lee'den 'Ceyda': Kırılınca görünür olanlar
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Bavuldaki dil: Türkçeden Almancaya göç edebiyatı kuşaklar boyunca nasıl değişti?

1960’ların başında Sirkeci’den Almanya’ya giden trenlere binenler birkaç yıl çalışıp dönmeyi düşünüyordu. Ama bavullarda yalnızca eşya değil, dil ve kültür de taşındı. Bekir Yıldız’dan Aras Ören’e, ‘Emine’ Sevgi Özdamar’dan Fatma Aydemir’e uzanan 60 yılı aşkın edebiyat geleneği “misafir işçi”nin Almancayı nasıl içeriden dönüştürdüğünü ve sonunda o dili kendi evi hâline getirdiğini anlatıyor.

Bavuldaki dil: Türkçeden Almancaya göç edebiyatı kuşaklar boyunca nasıl değişti?
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Dağ, güneş ve zaman: Ugo Rondinone yeniden İstanbul'da

İsviçreli sanatçı Ugo Rondinone, İstanbul’daki ilk kişisel sergisi "the sun and the mountain"da neon renkli taş heykellerini gün doğumu ve gün batımı suluboyalarıyla buluşturuyor. Dirimart Dolapdere’de 8 Kasım’a kadar görülebilecek sergi, dağların dikeyliğiyle ufkun yataylığını karşı karşıya getirerek insanın doğayla kurduğu ilişkiyi ele alıyor.

Yaren Serra Akgün

·

29 Eyl 2026

Dağ, güneş ve zaman: Ugo Rondinone yeniden İstanbul'da
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Lukas Dhont: 'Geçmiş meğerse çok modernmiş!'

Lukas Dhont’un Cannes’ın ana yarışmasında prömiyerini yapan üçüncü uzun metrajı "Korkak", Emmanuel Macchia ve Valentin Campagne’a En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandırdı. Dhont ile festivalde biraraya geldiğimizde ilk kez bir savaş filmi yapmasından, daha büyük bir ölçekte çalışmaktan ve filmin çıkış noktasındaki fikirlerden konuştuk.

Müge Turan

·

28 Eyl 2026

Lukas Dhont: 'Geçmiş meğerse çok modernmiş!'
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Ritmi bedenle hissetmek: İşitme engelliler müziği nasıl deneyimliyor?

İşitme engelli bireyler titreşim, ritim, beden hareketleri, ışık ve işaret diliyle müziğin başka bir dünyasını keşfediyorlar. İşitme engelli müzisyenlerden oluşan Moon Deaf Music üyeleri ve uzmanlar ile biraraya geldik; müziğin yalnızca kulakla duyulan bir şey olmaması üzerine konuştuk.

Eda Solmaz

·

28 Eyl 2026

Ritmi bedenle hissetmek: İşitme engelliler müziği nasıl deneyimliyor?