'If I Had Legs I'd Kick You': İdeal anne imgesinden uzakta bir annelik hikayesi

Mary Bronstein imzalı "If I Had Legs I'd Kick You", başroldeki Rose Byrne'in performansıyla çok konuşulan, sıra dışı bir "anne-kız" filmi. Linda isimli bir psikoterapisti takip eden film, bazen gerilimi bazense kara mizahı doruğa çıkaran biçimsel tercihleriyle öne çıkıyor. Bronstein, artık fazlasıyla klasikleşen "yakın plan estetiğini" uca çekiyor ve bu dünyaya neredeyse Linda kadar "hapsediyor" bizi.
'If I Had Legs I'd Kick You': İdeal anne imgesinden uzakta bir annelik hikayesi

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Mary Bronstein imzalı If I Had Legs I'd Kick You, başroldeki Rose Byrne'in performansıyla çok konuşulan, sıra dışı bir "anne-kız" filmi. Linda isimli bir psikoterapisti takip eden film, bazen gerilimi bazense kara mizahı doruğa çıkaran biçimsel tercihleriyle öne çıkıyor. 

Hastalığı sebebiyle Linda'nın tüm hayatını kaplamış olan kızının yüzünü final sahnesine dek hiç görmememiz, bu ilginç tercihlerden biri. Onun dışında filmin tüm görsel dünyasını Linda'nın yüzü kaplıyor. Tıpkı bir Dardenne Kardeşler filmindeymişiz gibi, karakterimizin dibinden bir an olsun ayrılmıyoruz. Bronstein, artık fazlasıyla klasikleşen bu "yakın plan estetiğini" uca çekiyor ve bu dünyaya neredeyse Linda kadar "hapsediyor" bizi.

Film bir tür aile terapisi seansıyla açılıyor. Linda'nın kızının sesini duyuyoruz. Dürüst olacak olursak bu ses fazlasıyla sinir bozucu. Yönetmen, bu sinir bozuculuğu film boyunca bile isteye uca çekiyor. Küçük kız annesinin babasına kıyasla ne kadar stretchable (esnek) olduğundan bahsediyor ilk sahnede. Annesinin özellikle üzgün olduğunda her şeye tamam diyebildiğinden, çabuk değişebilen biri olduğundan... Linda buna itiraz ettiğinde ise terapist şöyle cevap veriyor:

"Bu onun size dair algısı."

Film ise bize tam tersini anlatıyor: Linda'nın kızına dair algısı. Bronstein, sinemanın özdeşleşme kurallarını adeta zorlayarak bizi kahramanın bakış açısına ya da algısına zorla yerleştiriyor. Linda'nın mesleğinin terapistlik olması bu anlamda boşuna değil. Gün boyunca sürekli başkalarının gerçekliğini anlamak, başka bakış açıları ve algılara doğru "esnemek" zorunda olan bu kadının gerçekliğini bilen bir tek biz, seyirci varız. 

Karşımızda çocuğunun hastalığı sebebiyle kendini yetersiz hisseden, yorgun düşmüş, bu hislerle baş etmek için içkiden uyuşturucuya her tür yola başvuran bir kadın var. "İdeal anne" imgelerinden fazlasıyla uzak, yalnızca hayatta kalmaya odaklanmış bir kadın.

Linda'nın kızı, bir tür pediatrik yeme bozukluğundan muzdarip. Anladığımız kadarıyla yemekleri fazla "cıvık" ya da yumuşak bulduğu için yemek yiyemiyor. Bu nedenle tam karnının ortasında açılmış bir delikten geçen bir boru yardımıyla besleniyor. Ne tesadüf ki asıl hikaye de evin tavanında açılan devasa bir delikle başlıyor. Film boyunca çeşitli halüsinatif imgelere de ev sahipliği yapacak olan bu delik, Linda'nın bilinçdışını dışavuran bir kanal gibi. 

Delik meselesi film boyunca farklı sembolik anlamlara gelecek şekilde tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Bir sahnede, Linda'nın kızının karnındaki deliğin açılıp borunun takıldığı sahneye dair anısını izliyoruz. Bu sahne özellikle bir doğum sahnesine benzer şekilde çekilmiş. Linda burada kızını doğuruyor gibi. Ama bir "yanlışlık" oluyor sanki ve kızıyla arasındaki göbek bağı kopmuyor. (Küçük kızın karnındaki hortum göbek bağını fazlasıyla hatırlatıyor.) 

  • Aslında 9-10 yaşlarında olduğunu varsaydığımız küçük kız sürekli bakıma muhtaç, yaşının gerektirdiğinden çok daha talepkar, çeşitli kaygılarla dolu bir bebek gibi. Linda emzirmeyi bir türlü bırakamamış gibi.

Bu sembolik göbek bağı meselesi, filmdeki hikayenin tıbbi detaylarının ötesine geçiyor bir yerden sonra. Anne olmaya dair konuşulması zor yerlere giriyor yönetmen. Bu zor kanal, özellikle danışanlarından birinin hikayesi aracılığıyla daha da belirgin hâle geliyor. 

Linda'nın Caroline isimli danışanı, bebeği Riley'in bir türlü gülmediğinden yakınıyor. Bir tür doğum sonrası depresyon ya da psikozun eşiğinde olan Caroline, terapi odasının sınırlarını zorlayacak kadar talepkar bir danışana dönüşüyor gittikçe. Bunun sebebi ise Linda'nın da bir kızı olduğunu öğrenmesi. Ona sürekli "Beni anlıyorsun değil mi?" diye soruyor, Linda'nın ne kadar zorlandığını gözlerinden okumuş gibi. 

Bir diğer danışanı ise ergen bir genç kız, sanki kızının biraz daha büyümüş hâli gibi. Linda'nın etrafındaki her şey ve herkes fazlasıyla sinir bozucu. Ama film bu sinir bozuculuğu tasvir ederken bir şekilde dışsal koşulların gerçekliğiyle Linda'nın algısı arasında bir denge kurmayı başarıyor. Eğer Linda'nın yaşadıklarına bir çeşit "delilik" diyeceksek bu delilik asla kendinden menkul, "kadınlığın" ya da "anneliğin" özüne dair, mistik bir delilik olarak sunulmuyor. (Yine bu sene izlediğimiz bir başka annelik hikayesi Die My Love'ın tersine...) Kocasının maddi manevi yokluğu, sağlık sisteminin, destek ve dayanışma ağlarının yetersizliği, toplumun özne anneler olunca bir anda arşa çıkan beklentileri...

Özellikle "Sizin suçunuz değil..." gibi çeşitli şablon cümlelere hapsolmuş terapötik dile (terapinin kendisine değil) dair sert bir eleştiri sunuyor film. Kendisi ve çocuğu hakkında sürekli olumlu, sağlıklı ve umut dolu cümleler kurmak zorunda kalan annelerin nereye sığdıracaklarını bilemedikleri karanlık, irrasyonel ve uygunsuz his, arzu ve düşüncelerinin sinematik bir dışavurumu gibi Linda'nın hikayesi. 

  • Çok bir şey istemiyor aslında. Linda'nın film boyunca yapmaya çalıştığı gibi, açılan kocaman deliğin farkına varın, onun gördüğünü görün istiyor.

Bu noktada belki filmin küçük kızı göstermeme tercihine geri dönmek gerek. İlginç bir deney yapıyor aslında film bu tercihiyle. Eğer filmin ana karakterini Linda olarak ele alırsak filmde bir karşıt güç ya da karakter aslında tam olarak yok. Buna en yakın karakterler Linda'nın kızı ve kocası. Eğer filmin tamamı Linda'nın gözünden, onun algısını seyirciye aktaran bir dışavurum olarak tasarlandıysa özellikle her şeyin "nedeni" olan küçük kızın neredeyse bir canavar olarak resmedilmesi gerekirdi. Bu da aslında hem küçük kıza hem de Linda'ya büyük haksızlık olurdu. 

Film, biraz sorumluluğu seyirciye atıyor ve hem küçük kızı hem de Linda'nın kocasını bizim hayal gücümüze bırakıyor. İkisinin de sesi fazlasıyla sinir bozucu, Linda'nınki de öyle. Burada tuhaf bir temsil dengesi var. Bir yandan Linda'yla özdeşleşip onu anlarken, bir yandan tam olarak suçlayacak birini bulamıyoruz izlerken. Bir düşman yok ortada. Düşmanlaşacak kadar güçlü bir imge yok çünkü. Ses, küçük kızı "canavarlaştırmamız" için yeterli değil.

Yalnızca küçük kızın ve Linda'nın kocasının sesini duyuyor olmamızın başka bir anlamı da var. Tüm film bu sayede sanki seyirciyle yapılan bir terapi seansına da dönüşüyor. Linda kafasındakileri anlatıyor ve biz sadece dinliyoruz, çoğunu, özellikle de en yakınındakileri hiç görmeden. Linda filmde gerçekten terapiye de gidiyor. Muhtemelen psikanalitik eğilimli olan bu terapi seanslarında "divana yatarak" terapistinin yalnızca sesini duyduğu bir yapı söz konusu. Ancak Linda analistiyle arasındaki sınırları sayısız kez "müzakere ediyor". Ayağa kalkıyor, ona dönüyor, bağırıyor, hesap soruyor ve sürekli o cümleyi tekrarlıyor:

"Bana bir şey söyle, bana ne yapacağımı söyle."

Kendisi de bir terapist olduğu için, kendi terapistiyle ilişkisi fazlasıyla karmaşık Linda'nın. Ancak "Bana ne yapacağımı söyle" cümlesini filmin temel çekirdeği olarak alabiliriz.

Filmin başına dönelim. Kızı, Linda hakkında "Annem daha esnek..." diyordu. Linda ise buna itiraz ediyor ve öyle olmadığını söylüyordu. Karşılığında ise "Ama kızınız sizi öyle algılıyor" cümlesi geliyordu. Linda'nın hastanedeki toplu ebeveyn seansındaki itirazı da yine başlangıçtaki bu sahneye bağlanabilir: 

"Hiçbiri sizin suçunuz değil deyip duruyorsunuz ama aslında öyle değil. Sonuçta bizim suçumuz ve bütün bunlar hiçbir işe yaramıyor." 

Linda'nın asıl itirazı aslında yaşadıklarının onun "algısı" olduğuna dair. Bu dil, ona bir tür irade bahşetmek yerine, tüm toplumsal sorumluluğu bireyin omzuna yükleyen bir tuzak çünkü. Dışsal koşullar, kocasının yokluğu, bir türlü evini tamire gelmeyen işçiler, sürekli işini zorlaştıran doktor ve koyduğu gerçekçi olmayan hedefler, bir türlü yetişemediği işleri... İsyanı tüm bu gerçekliğin yok sayılmasına. 

Filmin Linda'nın algısı ile dışsal gerçeklik arasında kurduğu denge bu nedenle çok önemli. Anne olan-olmayan tüm kadınların yaşadığı tüm karmaşık duygu ve deneyimlerin, patriarkal sistemin ve bilinçdışının bir sonucu olduğu, dışsal koşullar iyileştirilirse (ve doğru içsel destekle) kadınların kendilerine dair algısının da zaten yumuşayacağını söylüyor film biraz. Bu yüzden kimseyi, özellikle de Linda'nın küçük kızını suçlamamakta ısrarcı. 

Linda'nın hapsolduğu o belli kalıplarla tanımlanmış annelik hâlinden kendi kızının şefkatiyle kurtulduğu ve yeniden doğduğu bir sahneyle sona eriyor film. Hem bizim hem de Linda'nın kızını ve belki de dış dünyayı tüm gerçekliğiyle görebildiği ilk an bu.

Benzer işler:

  • Die My Love (2025, Lynne Ramsay)
  • The Lost Daughter (2021, Maggie Gyllenhaal) 
Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Aslı Ildır

Sinema yazarı, film eleştirmeni ve akademisyen. Altyazı Sinema Dergisi'nin yardımcı editörlerinden biri olan Ildır, film çalışmaları ve yeni medya alanlarında akademik çalışmalar yürütmektedir.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende
∙

HİKAYE

Bir filmi 'duygular sosyolojisi' üzerinden okumak: Lanthimos'un 'The Lobster'ı

"The Lobster" postmodernizmin kimliklerin ve toplumsal normların kuruluşuna ilişkin sorgulamalarını, duygular sosyolojisinin temel meselesiyle buluşturur. Filmin asıl trajedisinin, insanların baskıcı kurallara itirazsız itaat etmelerinde değil, bu kuralların belirlediği duygusal ihtiyaçları kendi arzularıymış gibi yaşamalarında saklı olduğunu gösterir izleyiciye. David’in kişisel trajedisiyse, otelden ormana kaçmasına rağmen otelin “aşk kurallarını” da yanında götürmesidir.

Mehmet Sindel

·

06 Kas 2026

Bir filmi 'duygular sosyolojisi' üzerinden okumak: Lanthimos'un 'The Lobster'ı
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Aristo'nun 'Altın Orta'sından Z kuşağının isyankarlığına: Enes Özel'le 'Normal' üzerine

M. Enes Özel, bir hayli aktif kullandığı Instagram hesabında kendisini "Psikiyatri uzmanı. Kalan her şeyin amatörü, talihli ucube, falsolu kul" olarak takdim ediyor. Özel ile yeni kitabı "Normal" ve farklı kuşakların normali algılama biçimleri üzerine konuştuk.

Soner Can

·

04 Kas 2026

Aristo'nun 'Altın Orta'sından Z kuşağının isyankarlığına: Enes Özel'le 'Normal' üzerine
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Gözünü bile kırpmadan: 'You Can See Everything'in aynalı labirenti

Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı Elizabeth Holmes belgeseli "You Can See Everything", son yılların en tuhaf ve katmanlı filmlerinden biri. Filmde herkesin, Nathan dahil, farklı yansımalarını görüyoruz; hem kendilerini gördükleri gibi, hem herkesin onları gördüğü gibi, hem de bizim onları gördüğümüz gibi. Bu ayna labirentinde herkes, herkesi, izleyiciye oynuyor. Ve izliyor.

Aslı Ildır

·

03 Kas 2026

Gözünü bile kırpmadan: 'You Can See Everything'in aynalı labirenti
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Altın Portakal'ın ardından: Türkiye sineması nereye gidiyor?

24-31 Ekim tarihleri arasında düzenlenen 63. Antalya Altın Portakal Film Festivali, yarışma seçkisi ve Film Forum etrafındaki tartışmalarla Türkiye sinemasının bugününü, geleceğini ve festivalin prestij iddiasını sorgulamaya açtı.

Emre Eminoğlu

·

02 Kas 2026

Altın Portakal'ın ardından: Türkiye sineması nereye gidiyor?
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Norm: The Tale of Norm Macdonald: Şakanın sonunu beklerken

"Norm: The Tale of Norm Macdonald" bazen tanıdık görüntülerin rahatlığına fazla güveniyor, bazı güç soruların üzerinde daha uzun durabilecekken yeni bir şakaya geçiyor. Yine de Norm’la vakit geçirme duygusunu yakalıyor.

Ömer Şentürk

·

02 Kas 2026

Norm: The Tale of Norm Macdonald: Şakanın sonunu beklerken