Bir hayatla yeniden tanışmak: Betül Bakırcı'nın gözünden Agop Arad arşivi

Sanat tarihçi İnci Aydın’ın hazırladığı uzun soluklu bir araştırmaya dayanan, "Renklerin Diyojen’i: Ressam Agop Arad" isimli kitap, Aras Yayıncılık tarafından Mayıs ayında yayımlandı. Kitabın editörlerinden Betül Bakırcı ile 1940’lı yılların kültürel ve politik ikliminde Agop Arad’ın hayat yolculuğu; ressam, grafiker ve gazeteci kimlikleri ve bugün onun arşiviyle karşılaşmanın anlamı üzerine konuştuk.
Bir hayatla yeniden tanışmak: Betül Bakırcı'nın gözünden Agop Arad arşivi

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Söyleşi: Eda Yiğit

Yaşamı boyunca sanatına tutkuyla bağlı kalırken geçim mücadelesiyle sınanan ressam, gazeteci ve yazar Agop Arad, sanat tarihinin gölgede kalmış isimlerinden biri. Bugün resimlerinin yanı sıra geride bıraktığı kişisel arşive; defterlerine, notlarına, gazete kupürlerine ve yazılarına baktığımızda, onu keşfetmemizi sağlayacak zengin bir külliyatla karşılaşıyoruz. Bu birikim, Agop Arad üzerine yeniden düşünmeyi ve onunla yeni bir karşılaşmayı da mümkün kılıyor.

Aras Yayıncılık tarafından yayımlanan Renklerin Diyojen'i: Ressam Agop Arad kitabı, bir sanatçının yaşam öyküsünü anlatmanın yanı sıra dönemin yazarları, şairleri ve sanatçılarıyla kurduğu dostluklara, 1940'ların kültür-sanat ortamına ve Yeniler Grubu'yla ilişkilerine uzanan katmanlı bir anlatı sunuyor. Kitapla başlayan bu serüven, Arad'ın ilişki kurduğu mekanlar, insanlar ve ardında bıraktığı arşiv aracılığıyla hafızanın taşıyıcısına dönüşüyor.

Kitabın editörlerinden Betül Bakırcı ile Agop Arad'ın Boyacıköy Ermeni Kilisesi'nde korunmuş olan kişisel arşivinin sunduğu araştırma imkanlarını ve bugün onu yeniden hatırlamanın kıymetini konuştuk.

Agop Arad ile bizi tanıştırır mısın? Nasıl bir hayat yaşamış? Yaşadığı dönemde kimlerle ilişki kurmuş?

Agop Arad, bir fotoğraf delisi, deniz âşığı, at arabaları, işçiler, ayakkabı boyacıları, balıkçılar, resimlerine konu oluyor. Şöyle diyor: “Resimlerimde hep emekçiler, yoksullar, avareler var. Bunları böylesine yakından tanımak, içten tanımak gerekir kalıcı kılabilmek, etkili yapabilmek için. Çok fakir büyüdüm. Güç koşullarla bugüne geldim. Bir insanın kalbi neredeyse eseri de oradadır.” 

Tarabyalı ressam deniyor ama Kumkapılı aslında. Çorum’dan ailesiyle Kumkapı’ya geliyor. Babası çok iyi bir marangoz ama çok fakirler. Kumkapı, Ermeni balıkçılarla meşhur. Kumkapı'nın sıradan insanlarını resimlerinde yansıttığı söylenebilir. Orada sokağı, şehrin dışında bir gettoda yaşamanın ne demek olduğunu görüyor. Yani her ne kadar Cumhuriyet ve Vatan gazetesi gibi pek çok yayında "Babıali’nin Tarabyalı ressamı" olarak anılsa da, bütün sanat evreni burada filizleniyor ve hayata bakışının kaynağını buradan alıyor. 

Sonraları da içinde bulunduğu Yeniler Grubu ile toplumcu gerçekçi bir bakış açısı benimsiyor. Çok talihsiz bir biçimde Sait Faik, Melih Cevdet, İlhan Selçuk, Orhan Veli ile yakınlığına ve herkese dokunmasına rağmen gözden ırak kalıyor. Ölümünün ardından dönemin edebiyat ve sanat camiasından pek çok isim (mesela Melih Cevdet Anday) ona hakkını teslim etmek niyetiyle yazılar kaleme alıyor fakat bir vakit sonra Agop da diğerleri gibi unutuluyor.

Solda: Küçük Balıkçı, 37x43 cm, tuval üzerine yağlıboya (Özel Koleksiyon) |Fotoğraf: Erhan Arık; sağda: İsimsiz, 71x91 cm, tuval üzerine yağlıboya. (Özel Koleksiyon) | Fotoğraf: Erhan Arık

Aras Yayıncılık'ın Agop Arad üzerine bir kitap yayımlama düşüncesi nasıl şekillendi?

Sanat tarihçisi İnci Aydın, yıllar önce yayınevine bir dosya başvurusunda bulunmuş. 1940’lı yıllar Yeniler Grubu’nu incelerken Agop Arad ismine rastlamış ve bu merakın peşinden gitmiş. Onun izini sürmek için Taha Toros Arşivi, Cumhuriyet gazetesi arşivi gibi arşivleri taramış; Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde gecesini gündüz etmiş. Tabii aynı dönemde uzun yıllar Agop Arad hakkında bilgi ve belge toplayan, resimlerinin peşinden giden Arek Kazar’la yolları kesişmiş ve önce bir makale, sonra bir kitap fikriyle buluşmuşlar. Makale yayımlandıktan sonra elindeki malzemeyle İnci Hanım birkaç yıl daha çalışmış. Sonra da Aras’a bir kitap projesi olarak sunuldu. Bu kitap, sanat tarihi bağlamında Agop Arad üzerine eleştirel bir inceleme olmasının yanı sıra Agop Arad’ın derinlemesine bir biyografisinin yazılması ihtiyacını ortaya çıkardı. Sadece o da değil, kitabın ötesine geçen büyük bir hikaye var ortada.

Renklerin Diyojen’i: Ressam Agop Arad kitap kapağı. Editör Betül Bakırcı, Nihal Boztekin; tasarım Melisa Arsenyan. 1. Baskı, Aras Yayıncılık.

Agop Arad nasıl bir kültürel atmosferin ve sosyal çevrenin içinde yaşıyor? Kimlerle dost, arkadaş? Nasıl ilişkiler kuruyor?

Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Fikret Adil, Sait Faik, Orhan Veli… Her birinin kitaplarına kapak resmi yapmış; yazılan şiir, öykü ve romanlar onun çizgilerinde hayat bulmuş. Öyle ki Agop Arad üzerinden dönemin edebiyat tarihini okumak mümkün.

Agop Arad’ın yaşamında bazı isimlerin özel bir yeri var. Çok yakın dostum dediği iki isim, Orhan Veli ve Sait Faik. Hatta bir sözü var: “Sait Faik okuyun, iyi insan olursunuz.” Bu şekilde insanları teşvik eder, dostlarını desteklermiş.

Edebiyat tarihinin yanı sıra dönemin politik atmosferinin de Arad’ın yaşamından kesitlerle izini sürebiliriz. 1940’lar döneminde sansür vakaları yaşanıyor, Sait Faik öyküleri yüzünden soruşturmaya çağrılıyor. Nuri İyem, Jak İhmalyan, Agop Arad bata çıka resim yaparak bir sürecin içinden geçiyorlar. Agop Arad da bir Ermeni olarak "Türk köylüsünün millî destanı", "Türk köylüsünün yağmur duası” gibi temalar üzerine yaptığı resimler yüzünden fişleniyor mesela. Üstelik bu durum, kimliği üzerinden yaşanıyor. 

Bir gazeteci olarak mahkemelerin de yakın takipçisi Arad. Sabahattin Ali davasına gidip mahkemede çizimler yapıyor. Ve bu çizimler İnci Aydın’ın da kitapta belirttiği gibi Arad’ın Yeniler Grubu ile bağına ve politik duruşuna dair bize bir şeyler söylüyor. Yeniler Grubu demişken, bu grubun ressamlarıyla da yakın Agop Arad. Bedri Rahmi Eyüboğlu, Nuri İyem… Sosyal çevresi böylesine tanınmış isimlerle dolup taşmasına rağmen Arad, edebiyat tarihi içinde de sanat tarihi içinde de unutulmuş bir figür.

Solda Agop Arad, Orhan Veli Kanık portresi; Diyelim, Sayı 1. Mart 1955; sağda Agop Arad, Orhan Veli Garip kapak resmi, Ölmez Eserler Yayınları, İstanbul, 1945.

Aras Yayıncılık'taki editörlük görevin doğrultusunda, senin Agop Arad ile serüvenin nasıl başladı ve yollarınız nasıl kesişti? Ona dair ilgini ve merakını cezbeden neler oldu? Bu süreci ve onun hayatının son dönemini geçirdiği Boyacıköy Ermeni Kilisesi ile ilişkisini aktarabilir misin?

Ben bu dosyanın varlığından, çalışıldığından haberdardım. Ancak Arad’la daha uzun soluklu çalışmaya tam altı ay önce başladım. Kitabın editörlerinden Nihal Boztekin’den dosyayı devraldıktan sonra hem yazılı hem görsel malzemenin içine daldım. Adeta iz sürüyor, her referansı araştırıyor, "Arad’la ilgili daha fazla envantere ulaşabilir miyiz?" sorusunun peşinden gidiyordum. Bu süreçte İnci Aydın’ın da benzer bir tutkuya sahip olması, yazar-editör işbirliğini güçlendirdi. Editoryal süreç bir yana, beni cezbeden, üretkenliğine rağmen kanonun sahiplendiği onca isimle yakınlığına, çalışma serüvenine karşın Arad’ın bu dostluklardan azade anılmamasıydı. Ona hakkını teslim etmek gerekiyordu.

Agop Arad son dönemlerini, oğlu ve köpeğiyle birlikte geçiriyor. Muhtemelen yoksulluktan, Tarabya’daki evini bırakıyor ve Boyacıköy Ermeni Kilisesi’ne geçiyor. Kilisenin arka tarafında ona bir yer veriyorlar. Orada yaşarken arkadaşları ve cemaatten ziyarete gelenler oluyor. Gelenlerle resimler yapıyor, insanlarla sohbet ediyor, dostlarıyla temasını sürdürüyor. 

Bu bilgiler ışığında, Agop Arad’ın yaşamının son demlerini kilisede geçirmesi nedeniyle bu kitabın lansmanını kilisede yapalım istedik. Tanıyanların anılarını paylaştıkları bir ortam yaratmayı hayal ettik. Bir hayalimiz de Agop Arad’ın kişisel eşyalarını ve arşivini şimdiye dek korumuş ve saklamış bu yerde ziyarete açmak (Sayat Nova Korosu ile Boyacıköy Ermeni Kilisesi sahip çıkmıştı.) gelen okurlara onun arşivinden materyallerle bezenmiş bir mini sergi yapmaktı. Bu doğrultuda Mihran Tomasyan’la kiliseyi ziyaret ettik. Kilise, restorasyondan sonra "bir Arad müze-ev" hayallerinin olduğunu söyledi. Arad’a imzalanmış kitaplar, gazeteler, fotoğraflar, Arad’ın sergi davetiyeleri, kişisel eşyaları; gözlüğü, şapkası, bavulu, sandığı… Hem mutlu hem de heyecanlı bir şekilde, kitabın lansman etkinliğinde arşivin küçük bir kısmını sergiledik.

8 Mayıs’ta Boyacıköy Ermeni Kilisesi’nde gerçekleşen kitap lansman etkinliği

Arad’ın defterlerinde ilgimi çeken bir şey vardı. Kendiyle ilgili biriktirdiği ne varsa hepsini biraraya getirip bir tarih anlatısı kurmuş. Gazete adları, yayın tarihleri, yazarlar ve notlarıyla tek tek dökümü yapılmıştı. Taha Toros Arşivi aracılığıyla erişmeye çalıştığımız ama telif meselesinden ötürü ulaşamadığımız pek çok malzemeyi zaten Agop Arad arşivlemişti. Bu malzemeye erişince, Agop Arad üzerine daha pek çok çalışma yapılması gerektiğini düşündüm. Zira arşiv, hem Arad'a hem de içinde yaşadığı kültürel dünyaya ilişkin yeni araştırmaları mümkün kılacak zenginlikte bir kaynak sunuyor. Kendi yaşamına dair her kesiti, belgeleri, fotoğraflarıyla kayıt altına alan bu isim üzerine daha çok çalışmamız gerekiyor. Daha önce de belirttiğim gibi, Arad’ın yaşamının izini sürmek bir dönemin hafızasına, kültür atmosferine kapı aralamak demek. Bu yüzden hem Agop Arad’ı hem de arşivini önemsiyoruz.

Agop Arad’ın kilisede yaşadığı odaya girdiğinde neler hissettin? 

Kiliseye gittiğimde merdivenleri çıkıp bir köşeden dönerek odasına ulaştık. Oda şimdi restorasyona girecek ama kilisede, Sayat Nova Korosu’nun yeri ve mutfağında Arad’a dair izler vardı. Abidin Dino’nu Arad’a hediye ettiği bir desen, çerçevelenmiş birkaç fotoğraf, gazete kupürleri, büfesi, şövalesi de oradaydı. Bu mekan hem ona sahip çıkmıştı hem de onu yaşatıyordu.

Bu bağlamda, Agop Arad’ı dokunulmaz, erişilmez bir karakter olarak tasvir etmenin, karakterine uzak ve gerçek dışı göründüğünü düşünüyorum. Zaten Arad’la yolları kesişmiş kimle görüştüysem bana onun samimiyetinden ve naifliğinden bahsediyordu. Bunu arşivi sayesinde, onu tanıdıkça anlıyoruz. 

Örneğin, Pakrat Estukyan’ın aktardığına göre, bir arkadaşı öykü yazarlığı yapmak istiyor, “Sen Türkçe yaz, ben Ermeniceye çeviririm, yayımlatırız” diyor. Yani herkese alan açmış, güçlü dostluklar kurmuş, onu ve arşivini yaşatan insanlara sahip bir ressam Arad. Bu yüzden onu anımsamayı kolaylaştıracak güzergahların açılması gerekiyor. Biz Aras Yayıncılık olarak bu kitapla ilk adımı atmaya çalıştık.

Kendisinin Paris ziyareti ve Henri Matisse ile temasından da söz edebilir misin? 

Kitapta İnci Aydın, Matisse ile ilişkisini şöyle aktarıyor: 

“Agop Arad pek çok kez Paris’e gider. 1945’te, yine orada olduğu günlerden birinde Fransız Konsolosluğu’ndan burs teklifi alır. Ancak, ‘Biz Anadoluluyuz, kabul etme bursu,’ diyen halasının sözünü dinler ve bursu kabul etmeyip halasının Paris’teki evine yerleşir. 1949 yılında Frochot Akademisi’nde Jean Metzinger’in öğrencisi olur. Aslında isteği Henri Matisse’in öğrencisi olmaktır, ancak ayakları tutmadığı için öğretmenlik yapacak güçte olmayan Matisse tarafından Metzinger’e yönlendirilir. Bu atölyede Haşmet Akal’ı görür. Avni Arbaş, Selim Turan ve Abidin Dino da yine aynı yıllarda Paris’tedir.”

Sanırım orada Fransızca bir fihrist tutmuş. Gittiği adresler ve telefon numaralarının kaydı var. Bütün bu malzeme, bizi Agop ile ilgili daha fazla şey üretmeye ve hayal kurmaya teşvik ediyor.

Sırasıyla Agop Arad, “Paris- Frochot Akademisi”, Cumhuriyet, sayı- 261, s.25, 10 Mart 1991.; Agop Arad “Seine Nehri üzerinde yeni köprüler ve Paris gençliğinin bugünkü kıyafeti- bir yanda mini, öbür yanda maksi”, Cumhuriyet, 26 Haziran 1970.; Agop Arad, “Paris 70”, Cumhuriyet, s.4, 27 Haziran 1940.

Bu iz sürme esnasında başka ne tür bilgilere ulaştınız?

Örneğin, Yetvart Tomasyan’ın bir ses kaydı var. Doktor Barkev Balımyan aracılığıyla Surp Pırgiç Hastanesi’ne onu ziyarete gitmişler. Boyacıköy’de korunan arşivde gezinirken hastane raporlarına, reçetelerine ulaştım. Bu şekilde, tanıklıklar ve envanter arasında keşfede keşfede parçaları biraraya getiriyoruz. Yolculuğun devamında ise bu arşivi her detayıyla ve her yönüyle etraflıca çalışmak, ne kadar zaman istiyorsa derinleşerek bu işi devam ettirmeyi umut ediyoruz.

Geçmişte onu tanıyanlarla iletişime geçebildiniz mi?

Elbette. Agop Arad hem Türkiye sanat ve kültür tarihinde hem de Ermeni toplumunun hafızasında önemli yer edinmiş bir isimdi. Kitabın hazırlık sürecinde yalnızca arşivlerle değil, onu tanımış, eserlerini toplamış ya da hakkında çalışan insanlarla da karşılaşma fırsatı bulduk. Araştırma ilerledikçe, Arad’ın yaşamına ve sanatına dair yeni hikayeler adeta kendiliğinden önümüze açıldı. Özellikle mensubu olduğu Yeniler Grubu üzerine çalışan araştırmacılar, koleksiyonerler ve sanat tarihçileri bizimle iletişime geçti. Kitap yayımlandıktan sonra da Arad’ın eserlerini elinde bulunduran ya da onunla bir dönem yolu kesişmiş kişilerden haberler almaya devam ettik. 

Bu kişisel tanıklıklar, biyografik bilgilerin ötesinde, onun karakterine ve çevresiyle kurduğu ilişkilere ışık tutuyordu. Küçük çocuklara fırçalarını ve boyalarını verip birlikte resim yaptığı anlatılır mesela. Boğos Çalgıcıoğlu’nun aktardığına göre, Getronagan Lisesi’nde gençlere resim dersleri vermiş; karikatürist Ohannes Şaşkal ise onu Cumhuriyet gazetesinde sık sık ziyaret edermiş. Bu anlatılar, Arad’ın yalnızca üretken bir sanatçı değil, çevresindekileri teşvik eden, bilgisini paylaşan bir insan olduğunu da gösteriyor.

8 Mayıs’taki kitap lansmanında yaşadığımız bir karşılaşma da oldukça etkileyiciydi. Bir doktor yanıma gelip Agop Arad’ın Paris yıllarında yaptığı bir resmi gösterdi. Resmi yıllardır hastanedeki odasında tuttuğunu ve olası bir sergi ya da araştırma için bizimle paylaşmaktan memnuniyet duyacağını söyledi. Bu tür karşılaşmalar, Arad’ın eserlerinin ve hatırasının yalnızca arşivlerde değil, insanların gündelik yaşamlarında da yaşamaya devam ettiğini gösteriyor. Ayrıca Paris dönemine ait çalışmalarına baktığımızda, sonraki yıllarda geliştireceği renk anlayışının ve kişisel üslubunun ilk izlerini de görmek mümkün.

Bir başka dikkat çekici nokta ise Arad’ın farklı çevrelerde bıraktığı etkinin çeşitliliği. Ressam olarak sanat tarihçileri tarafından, gazeteci ve çizer olarak basın dünyasında, öğretici yönüyle öğrencileri ve genç sanatçılar tarafından hatırlanıyor. Bu da onu tek bir kimliğe sığdırmayı zorlaştırıyor. Ayrıca şunu da vurgulamak isterim: Agop Arad, Cumhuriyet gazetesinde otuz yılı aşkın süre boyunca yazmış, çizmiş, emek vermiş bir isim. Dönemin edebiyatçıları ve sanat eleştirmenleri onun sergileri üzerine yazılar kaleme almış; İstanbul’un görünmeyen yüzlerini, renklerini ve insanlarını tuvale taşıma biçimini övgüyle değerlendirmişler. Böylesine uzun bir süre boyunca Türkiye kültür hayatına katkıda bulunmuş bir sanatçının, bugün de aynı mecralarda ve daha geniş çevrelerde yeniden hatırlanmayı hak ettiğini düşünüyorum. Aslında bu kitap biraz da o hafızayı yeniden görünür kılma çabasının bir parçası diyebilirim.

Bugün koleksiyonerler arasında Agop Arad’in çalışmalarını muhafaza edenler var mı? 

Arek Kazar, 1940’lı yıllarda Yeniler Grubu ressamlarının işlerini biriktiriyor. Sonra Agop Arad ile ilgili her şeyi biriktirmeye başlıyor. Agop Arad’a olan tutkusu büyük, onun eserlerini, yaşamına dair envanteri toplamak için hayatını vermiş bir koleksiyoner. Bu arada kitaba hazırlık sürecinde Arad’ın bazı resimlerinin isimlerini de Arek Kazar sayesinde bulduk. Arek Kazar dışında Murat Sarıçoban, Francesco Boari, Halil Bezmen, Şeyda Ergan, Yorgi Sabuncu, Milyo Sabuncu, Onno Ayvaz, Rober Haddeciyan gibi isimlerde de Arad’ın resimleri var.

Bu arşiv ve araştırma süreci aynı zamanda Aras’ın yayıncılık faaliyetlerini yürütürken arka planda kayıplarla derin bir ilişki kurduğunu gösteriyor.

Evet, başka bir ifadeyle kayıpta yüzüyoruz. Aras’ın yayıncılık pratiğinin önemli bir kısmı da bunun etrafında şekilleniyor aslında. Kaybolmuş hikayelerin, unutulmuş/unutturulmuş isimlerin, dağılmış arşivlerin peşine düşüyoruz. Bu süreç yalnızca belge bulmakla ilgili değil; iz sürmeyi, yeni diyaloglar kurmayı, farklı kaynakları konuşturmayı ve sürekli soru sormayı gerektiriyor. Renklerin Diyojeni: Ressam Agop Arad kitabı da bunun çok iyi bir örneği. Boyacıköy Ermeni Kilisesi ve Sayat Nova Korosu aracılığıyla Arad’a dair zengin bir içeriğe ulaştık. Bu bizim için büyük bir şanstı.

Öte yandan, Arad’ın yakın çevresinden tanıklık edebilecek çok az kişinin kalmış olması önemli bir zorluktu. Oğlu hayatta değil; eşi, Doktor Eliza Hanım’ı da erken yaşta kaybediyor. Bu nedenle hayat hikayesini yalnızca sözlü tanıklıklarla değil, geride bıraktığı belgeler, notlar, fotoğraflar ve eserler üzerinden yeniden kurmak gerekiyor. Yazar İnci Aydın’ın araştırma süreci ile Arad’ın korunmuş arşivi, bize onun resimlerine konu olan işçileri, balıkçıları, dolaştığı şehirleri, yaşadığı mekanları, baktığı manzaraları; dönemin sanatçıları ve entelektüelleriyle ilişkilerini düşünme imkanı sundu. Fakat bütün bunları anlamlandırabilmek için kimi zaman yaratıcı yöntemler geliştirmek, farklı disiplinlerden yararlanmak ve boşluklarla birlikte çalışmayı öğrenmek gerekiyor. Sanırım bir kitabın yayın macerasının en heyecan verici yanı da tam olarak bu.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende

HİKAYE

Sıcak günlere eşlikçi kitaplar: Bu yaz ne okumalı?

Kitapların mevsimleri vardır. Ya da mevsimlerin kitapları. Yağmurlu bir sonbahar günü elimiz istemsizce hüzünlü kitaplara gider. Selim İleri’nin "Her Gece Bodrum"uyla yazlıktan döneriz, günlerimiz yavaş yavaş "Aylak Adam"ın gri gökyüzüyle boyanır. Peki yazın sıcak günlerinde ne okuruz? Bir kitabı yaz kitabı yapan nedir? Hangi kitaplar denizden gelen esintiyle yaprakları çevrilsin ister?

Şeyma Ye

·

13 Tem 2026

Sıcak günlere eşlikçi kitaplar: Bu yaz ne okumalı?
DuendeDuende

HİKAYE

Pink Martini'den Storm Large: 'Türkiye’de çok güçlü bir müzikal hafıza var'

Pink Martini, 22 Temmuz’da bir kez daha Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. “Üsküdar’a Gider İken” ve “Aşkım Bahardı” şarkılarına albümlerinde yer veren ve Türkiye ile güçlü bağları olan gruptan Storm Large ile biraraya geldik.

Eda Solmaz

·

13 Tem 2026

Pink Martini'den Storm Large: 'Türkiye’de çok güçlü bir müzikal hafıza var'
DuendeDuende

HİKAYE

Max Cavalera: 'İnsanoğlu hatalarından asla ders almadı'

Sepultura, Brezilya’dan çıkıp dünyada metal müziğe en büyük katkıyı yapan gruplardan biri olarak Latin Amerika’nın köklerine sadık müziğini de bizlere tanıttı. 12 Temmuz'da Pantera’dan önce sahne alacak Cavalera Kardeşler'den Max Cavalera’yla konuştuk.

Barış Akpolat

·

10 Tem 2026

Max Cavalera: 'İnsanoğlu hatalarından asla ders almadı'
DuendeDuende

HİKAYE

78. Primetime Emmy Ödülleri: Aday listesi bize ne anlatıyor?

25 adaylıkla "The Pitt"in öne çıktığı 78. Primetime Emmy Ödülleri aday listesinde Apple TV'nin yükselişi ve çeşitliliğin azalışı dikkat çekiyor.

Emre Eminoğlu

·

10 Tem 2026

78. Primetime Emmy Ödülleri: Aday listesi bize ne anlatıyor?
DuendeDuende

HİKAYE

Yıldız tozu | Yüzün sinemadaki anlamı: Juliette Binoche

Juliette Binoche’un oyunculuğu, yüzün sinemadaki anlamını genişletir. Yüz, duyguların aynası olmanın ötesinde zamanın, hafızanın, arzunun ve insan deneyiminin ortak mekanına dönüşür. Her film bu mekanı yeniden keşfeder. Her yönetmen aynı yüzde başka bir evren bulur. Her seyirci kendi hayatından bir parçayı o bakışlarda yeniden hatırlar.

Mehmet Sindel

·

10 Tem 2026

Yıldız tozu | Yüzün sinemadaki anlamı: Juliette Binoche