Bir kent pratiği olarak parklar ve yeşil alanlar

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
Park kelimesi Türkçe içerisindeki kullanımında, kent bilincimiz kadar çocukluğumuza da seslenen, yeşilden önce çocuklara yönelik oyun araçlarını akla getiren, ağaçtan veya bir çalıdan önce bir salıncağı veya bir kaydırağı anımsatan bir tanım. Bugün kent ve çevresinde parkların hemen hemen istisnasız şekilde bu durumla örtüşecek şekilde tasarlanıyor olduğu hesaba katılınca, yeşil alanla parkların arasındaki ve hatta kamusal alanla doğal peyzajın arasındaki çizgilerin belirsizliği de anlaşılıyor.
Çok katmanlı tarihi itibariyle ormanların, meraların, koruların, bostanların ve bahçelerin şehri olan İstanbul’daki mevcut yeşil alan bilincinin, kullanımının ve geleceği hakkındaki soru işaretlerinin sebepleri de böylelikle daha belirgin hale geliyor. Son on yılda yaşadığımız, yeşili ilgilendiren her mesele birbiriyle çarpışan ajandaların öznesi haline geliyor. Kent üzerine çalışan uzmanlar ve akademisyenler farklı meseleleri ve tehlikeleri işaret ederken yöneticiler olumlu yönde ilerlemenin sürdüğü konusunda ısrar ediyor. Peki bizler, kent sakinleri olarak, kamusal alana belki de anlamını kazandıran park pratiğinin geçmişine, yöntemine ve geleceğine ne kadar hakimiz?
İstanbul’da bugünkü park kullanımına paralel şekilde, şehrin yöneticileri tarafından tanımlanarak başlayan ilk pratikler, 18. yy’da Kağıthane ve Göksu dereleri civarında şekillendi. Bu bölgelerde yöneticilerin ve imtiyazlı çevrelerin, farklı sayfiye yapılarının da eklenmesiyle keyfini sürdüğü bahçeler ve dere kenarları, bir yandan da o güne kadar benzeri olmayan pratikleri, Osmanlı günlük yaşantısına yerleştirdi. Ancak bu pratiklerin genele, yani millete yayılması ise 19. yy’da, nispeten daha da yapılı kent içerisinde yer alan uygulamalarla mümkün oldu.
Bugünkü Gezi Parkı’nın Harbiye’ye doğru uzanan devamında yer alan, ancak bugün yerinde farklı yapıların bulunduğu Taksim Bahçesi, bu minvaldeki ilk örneklerden biriydi. Sonrasında öne çıkan benzerlerinden, bugün TRT Stüdyoları’nın bulunduğu Tepebaşı’ndaki Tepebaşı Millet Bahçesi ve (bugünle kavramsal ve mekânsal bağını fazlasıyla belli eden) Kısıklı Millet Bahçesi ise 1870 yılında tamamlandı. Bu park furyası, genel anlamda Batı’yla bağlantılıydı, Avrupa’yı ziyaret etme fırsatı bulan dönemin Osmanlı bürokratları, gördüklerini imparatorluğun başkentine taşımakta gecikmemişlerdi. Hatta zamanla Tanzimat sonrasının park ve kamusal eğlence anlayışını tanımlayacak olan bu "millet bahçeleri", ismi ve uygulama biçimiyle de Fransız emsali "halk bahçelerinden" esinlenmişti. Yine Fransız örneğine benzer şekilde, millet bahçeleri (özellikle de meşrutiyet ruhuyla gittikçe toplumlaşan) Osmanlı milletinin kontrollü sosyalleşmesi ile artan kamusallık üzerinden toplumun kolayca yönlendirilebilmesi hedefiyle giderek çoğaldı ve farklı bölgelere, şehirlere yayıldı.
Burada dikkati çeken bir diğer konu ise "millet bahçesi" altında yer alan bu parkların, aslında yeşil alanların yeni bir kullanım pratiğini insanlara sunması oldu. Tarım ve hayvancılık amacıyla kullanılan yeşil alanların kent içerisinde farklı pratiklere sunulması, zamanla boşaltılan mezarlıkların da benzer parklara dönüşmesini sağladı. Böylelikle modernleşen kentin ve kentlinin sosyal mekan ihtiyacı da farklılaştı ve dönüştü.
Beraberinde getirdiği, yükte ve fikirde ağır modernizm ajandasıyla ilerleyen Erken Cumhuriyet Dönemi kent plancılığı, yukarıda bahsi geçen toplumsallık odağıyla kent içi parklarına yeni bir yön ve ivme vermiştir. İstanbul’da Gezi, Ankara’da Gençlik Parkı, İzmir Kültürpark gibi parkların başı çektiği örnekler, kent içerisinde doğayla barışık bir sosyal pratiğin toplumca benimsenmesinde öncü olur, böylelikle yeni ülkenin vatandaşlarına da yeni bir kamusallık anlayışını sunabilme fırsatı yakalar. 1923’ten 1945’e kadarlık bir zaman diliminde Türkiye çapındaki kent içerisinde tanımlı parkların sayısı 29’dan 536’ya ulaşır. Bir önceki dönemi anımsatır şekilde bu parklarda tiyatro ve sinema gibi farklı kültürel pratikler yanında yüzme ve kürek gibi spor dallarına kadar çoğu farklı imkan bu parklar yoluyla vatandaşlara sunulur. Festivaller ve panayırlar bu parklarda yapılıe. Aynı parklar uluslararası fuarlara da ev sahipliği yapmaya başlar; hatta yeri gelir, bayram kutlamaları da toplu şekilde bu alanlarda yapılmaya başlanır ve kamusal-sosyal alanlarla doğal parkların kent içerisindeki yeri netleşir.
Bugüne dönersek, son yıllarda kent ormanları vurgusuyla yapılan çalışmalar bir yandan ümit verirken bir yandan da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın 14 Haziran 2014 tarihli düzenlemesi Türkiye içerisinde kişi başına düşmesi gereken yeşil alan miktarı standardını kişi başına önce 10 m2, sonra da 15 m2’ye yükseltti. Ancak ne yazık ki bugünün İstanbul’unda kişi başına düşen yeşil alan miktarı 7,5 m2 civarında; orman alanlarının buna dahil edilmesiyle farklı yerlerde kişi başına 12 m2 olarak da lanse edilen bu oran, İstanbul’un kamusal yeşil alanlarının toplam kent alanının %2.2’sini oluşturmasıyla (Bu oran 1970’ler ortasında %7 olarak ölçülüyor) birlikte olumlu görünen durumun vahametini belirginleştiriyor.
İstanbul, benzer kalibredeki diğer metropollere göre yeşil yüzdesi açısından Dubai ile birlikte son sıralarda yer alıyor. Bu noktada "kent içerisi yeşil alan" detayının önemini hatırlıyoruz. Her ne kadar kent ormanlarının miktarı sayılara göre artsa da kentsel kullanıma açık parkların ve yeşil alanların öneminin, yukarıda anılan m2 bazlı abaküs hesapları içerisinde unutulduğu anlaşılıyor. Hem soluduğumuz havayı, hem de insan doğasını direkt olarak etkileyen; çocukların, yetişkinlerin ve diğer canlıların birlikte toprağa basabildiği bu alanların geleceğini, yerel yöneticilerin sorumluluğunda katılımcı, kapsamlı ve uzun soluklu bir strateji olmadan ele almak ne yazık ki mümkün değil. Hele de iklim değişikliğini bu kadar sert hissettiğimiz ve sağlıklı kentlere dünden daha çok ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde şehrin tüm sakinlerinin yarının yeşil kentlerini bugünden garantiye alması gerekiyor. Hele de ülkenin lokomotifi olarak atanmış inşaat ekonomisinin müzmin acelesiyle böyle ilerlerken…
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Bu sayımızdaki yazılarda geçtiğimiz günlerde Tuğrul Eryılmaz gözetiminde gerçekleştirdiğimiz "yeni nesil Bab-ı Ali" buluşmamızı ve parklar ile kamusal yeşil alanların dünü, bugünü ve geleceğini ele alıyoruz.
24 Ağu 2021

YAZARLAR
İLGİLİ OKUMALAR
Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.
16 Tem 2026

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.






