Cumhuriyetin ilk kadın arkeoloğu: Jale İnan

1933 yılında Alexander von Humboldt’un ilk bursiyerlerinden biri olarak eğitim almaya Almanya'ya giden ve savaş şartlarında doktora tezini tamamlayan Türkiye'nin ilk kadın arkeoloğu Jale İnan'ı, öğrencisi Nezih Başgelen anlatıyor.
Cumhuriyetin ilk kadın arkeoloğu: Jale İnan

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

Jale İnan, babası Aziz Ogan’ın da teşvikiyle Türkiye’de henüz arkeoloji kürsüsü olmadığından burs kazanıp Almanya’ya arkeoloji okumaya gidiyor. Bu süreci biraz anlatır mısınız?

Jale Hanım’ın gençliğinden beri arkeolojiye ilgisi olduğunu biliyoruz. Zaten babasının İstanbul Arkeoloji Müdürü olması sebebiyle pek çok yabancı arkeologla tanışıyor. Bu alanda burs kazanınca da Almanya’ya arkeoloji okumaya gidiyor. O dönemde Atatürk, yurt dışına gönderilen öğrenciler arasında arkeoloji alanında eğitim alan bir nesil olmasını da istiyor.

Mustafa Kemal, 1931 yılı başında çıktığı yurt gezisinde 5 Ocak’ta Bursa Müzesi’ni, 3 Şubat’ta İzmir Müzesi’ni, 17 Şubat’ta Adana Müzesi’ni ziyaret etmiş. 18 Şubat’ta Konya’ya gelmiş, Mevlana Türbesi ve Dergahı’nı, kentteki belli başlı Selçuklu ve Osmanlı devri eserlerini gezdikten sonra, aynı gün Başbakan İsmet İnönü’ye "acele ve önemlidir" kaydı ile şu telgrafı çekmiş:

Son tetkik seyahatimde muhtelif yerlerdeki müzeleri, eski ve medeniyet eserlerini de gözden geçirdim:

1- İstanbul’dan başka Bursa, İzmir, Antalya, Adana ve Konya’da mevcut müzeleri gördüm. Bunlarda şimdiye kadar bulunabilen bazı eserler muhafaza olunmakta ve kısmen de ecnebi mütehassısların yardımı ile tasnif edilmektedir. Ancak memleketimizin, hemen her tarafında emsalsiz kadim medeniyet eserlerinin ilerde tarafımızdan meydana çıkarılarak ilmi bir surette muhafaza ve tasnifleri ve geçen devirlerin sürekli ihmali yüzünden pek harap bir hâle gelmiş olan âbidelerin muhafazaları için müze müdürlüklerine ve hafriyat işlerinde kullanılmak üzere arkeoloji mütehassıslarına kat’i lüzum vardır. Bunun için Maarifçe harice tahsile gönderilecek talebeden bir kısmının bu şubeye tahsisi muvafık olacağı fikrindeyim.

2- Konya’da, asırlarca devam etmiş ihmaller sebebiye büyük bir harabi içinde bulunmalarına rağmen sekiz asır evvelki Türk medeniyetinin hakiki şaheserleri sayılacak kıymette bazı mebâni vardır. Bunlardan bilhassa Karatay Medresesi, Alâeddin Camii, Sahip-Ata Medrese, Cami ve Türbesi, Sırçalı Mescid ve İnce Minare, derhal ve müstacelen tamire muhtaç bir hâldedirler. Bu tamirin gecikmesi, bu âbidelerin kâmilen inkirazını mucip olacağından evvelâ asker işgalinde bulunanların tahliyesinin ve kâffesinin mütehassıs zevat nezaaratile tamirinin temin buyurulmasını rica ederim.

- Gazi Mustafa Kemal

Babası da sanırım bu nedenle Jale Hanım’ın arkeoloji alanında yetişmesini istiyor.

Nezih Başgelen ile Jale İnan, İnan'ın Bebek'teki evinin balkonunda, Fotoğraf: Arkeoloji ve Sanat Yayınları

Jale Hanım Almanya’ya hangi bursla gidiyor? Gittiğinde Almanca biliyor mu?

Jale Hanım, 1933 yılında Alexander von Humboldt’un ilk bursiyerlerinden biri oluyor. Gittiğinde Almanca bilmiyor, kurslar alıyor ve çok hızlı bir şekilde Almanca dilini geliştiriyor.

Türkiye Maarif Vekaleti’nde özellikle doktora sürecinde hangi alanda çalışacağına dair bir yönlendirme oluyor mu?

Klasik arkeoloji okurken Jale Hanım, heykel konusunda derinleşmeye başlıyor. Doktora hocası da onu bu alana yönlendiriyor. Türkiye’ye döndüğünde Arif Mansel ile o konuda çalışmaya devam ediyor ve uzmanlaşıyor. Mimariyi Arif Bey incelerken Jale Hanım heykelleri inceliyor. Burada çok net bir tespit yapmak mümkün: Jale Hoca’nın hayatında zikzaklar yok, belli bir kararlılıkla ilerliyor. Bu çok önemli ve değerli bir karakter özelliği.

Yurt dışındaki öğrencilerin, Türkiye’deki ilgili kurumlarla konuşabilmesi ve taleplerini dinletebilmesi konusunda hep olumlu tecrübeler duyduk. Jale Hanım’ın Türkiye’deki devlet kurumlarıyla nasıl bir iletişimi olmuş?

O dönem yurt dışındaki öğrencilerin süreçlerini takip eden ve kolaylaştıran müfettişlerin daha çok erkek öğrencilerle diyalogları olduğunu biliyoruz. Ayrıca Jale Hoca kendisini çalışma konusuna o kadar odaklamış ki herhangi bir değişikliğe ihtiyacı olmamış.

Jale İnan arkeoloji öğrenimi yıllarında Almanya’da, Fotoğraf: Arkeoloji ve Sanat Yayınları

Odaklanmanın dışında yurt dışına çıkmadan önce zaten arkeoloji kültürü ve birikimi yüksek olduğundan Almanya’da eğitim alırken hiç zorlanmamış, hiç yalpalamamış. Ne göreceğini bilerek gidiyor Almanya’ya. Diğer öğrencilerin hayatlarında kırılmalar olabiliyor. Anadolu’nun farklı şehirlerinden bir anda Almanya’ya giden öğrenciler hem kültür şoku yaşıyor hem de okudukları bölümlerde zorlanıyorlar. Jale Hanım için bu geçerli değil.

Arkeoloji alanında yurt dışına gönderilen ilk grupta tek bir kız öğrenci var, o da Jale İnan. Ona ek olarak o dönem yurt dışına giden bir de Halet Çambel var fakat o Fransa’ya gidiyor, ayrıca kendi olanaklarıyla eğitim alıyor.

2. Dünya Savaşı’nın şiddetlenmesi ve Almanya'yı etkilemeye başlaması nedeniyle yurt dışına gönderilen öğrenciler Türkiye’ye geri çağrılıyor. Fakat bir süre sonra Almanya’ya dönüp tahsiline devam etmek isteyenlere (sorumluluk kendilerine ait olmak üzere) izin veriliyor. Jale İnan da Almanya'ya geri dönenler arasında. Bu süreçle ilgili neler anlatmak istersiniz?

Jale Hanım, Türkiye’den Almanya’ya dönme hakkını kullanan tek öğrenci oluyor. O dönem savaş şartları çok ağırlaşıyor ve sık sık sığınaklara iniliyor. Jale Hanım da doktora tezini sığınakta tamamlıyor, oldukça çarpıcı bir anısı var: Bombalar düşerken sığınaktaki çoğu öğrenci çığlıklar atıyor fakat Jale İnan sessizce çalışmaya devam ediyor. Öğrencilerden biri neden çığlık atmadığını sorduğunda verdiği cevap çok ilginç, “Çığlık atarak bombaların etkisini azaltabileceğimi bilsem, inan en çok ben çığlık atarım” diyor.

Müthiş çalışkan ve azimli biriydi. Diğer türlü o zorlu süreci başarıyla tamamlaması mümkün olamazdı diye düşünüyorum.

Jale İnan, evindeki kütüphanesinin önündeki çalışma masasında, Fotoğraf: Arkeoloji ve Sanat Yayınları arşivi

Maarif Vekaleti, yurt dışına gönderdiği bazı öğrenciler için bir geri dönüş planı yapıyor. Zorunlu hizmet olduğundan dolayı çoğu öğrencinin döndüğünde nerelerde görev alacağı ve ne işle meşgul olacağı önceden planlanıyor. Jale Hanım’ın Türkiye’ye dönüş süreci nasıl işliyor? Döndüğünden planlı bir şekilde ataması yapılıyor mu? Çünkü bildiğimiz kadarıyla o dönemde hâlâ bir arkeoloji bölümü yok.

Jale İnan, 1943’te doktora öğrenimini tamamlıyor ve hemen Türkiye’ye dönüyor. O dönemde klasik arkeoloji kürsüsü henüz kurulmamış. 1944'te İstanbul Üniversitesi’nde İlkçağ tarihçisi olan Clemens E. Bosch’un yanına nümizmatik asistanı olarak atanıyor. Ayrıca bir not: Hemen o yıllarda Mustafa İnan ile evleniyor.

1946 yılında Klasik Arkeoloji kürsüsü kuruluyor. Ardından Arif Mansel, Jale İnan’ı asistan olarak yanına alıyor. Kendisinden "Sanat Mitolojisi ve Arkeolojiye Giriş" derslerini vermesini istiyor. 1905 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Arif Bey 1925 yılında ünlü Alman arkeoloğu Theodor Wiegand’ın arkeoloji alanında eğitim görmesi için sağladığı bursla Almanya’ya giderek Berlin Üniversitesi’nde öğrenim görüyor. “Stockwerkbau der Griechen und Römer” (Yunan ve Roma Çokkatlı Yapıları) başlıklı tezi ile 1929 yılında doktor unvanını alıyor.

Türk Tarih Kurumu, 1943’te Pamphylia bölgesini inceleyerek bir kazı yeri belirlemesi için Arif Müfid Mansel’i Antalya’ya göndermiş. Mansel, hazırladığı raporda kazı için en uygun yerin Side (Selimiye Köyü) olduğunu belirtmiş. Ancak ilk kazı tahsisatı çok az olunca, Perge’nin Batı Nekropolü’nde bir çalışmayı planlanmış ve Jale İnan’ı 1946 yılında Perge kazılarının ön hazırlıklarını yapmak üzere Antalya’ya göndermişler. Daha sonra Mansel ve Jale İnan, Aşkıdil Akarca ile birlikte ilk kazıyı Perge’de yapmış.

Mansel, 1947’de Side kazısının ön hazırlıkları için Jale İnan ile kazılara epigrafist olarak katılacak olan Prof. Bosch’u kazı malzemeleriyle birlikte vapurla Antalya’ya gönderiyor. Jale İnan ve Prof. Bosch, Aksu Köy Enstitüsü’nden sağladıkları bir pikaba kazı malzemesini koyarak Side’ye doğru yola çıkıyor. Mansel’in öngördüğü tarihte yarımadanın güney ucundaki N1 (Apollon) ve N2 (Athena) tapınakları ile bunların 90 metre doğusundaki P (Men) Tapınağı’nda ilk kazıya başlıyorlar. Arif Müfid Mansel geldikten sonra yayın işleri görüşülüyor. Mimarlık yapıtlarının kazı başkanı, yazıtların Prof. Bosch tarafından yayımlanmasını kararlaştırken heykeltıraşlık yapıtlarının yayımlanması işini Jale İnan’a veriyor.

Ayrıca çadırlarda kalıyorlar, sivrisinek belası var. Sıtma o günlerde hâlâ Türkiye’yi olumsuz etkiliyor. Sağlık alanında da Türkiye’de büyük bir savaş devam ediyor. Gerçekten belgesellere yansıyacak durumlar yaşanıyor bu dönemin kazılarında. Arkeoloji hocalarının hayatları, yaşadıkları zorluklar bu belgeseller ile anlatılabilir. Ve tabii ki Cumhuriyet devrimleriyle birlikte kadının toplumdaki değişen konumu da bu çerçevede aktarılabilir.

Jale İnan, Side Apollon Tapınağı’nın ayağa kaldırılan sütunları önünde, Fotoğraf: Nezih Başgelen

Jale Hanım arkeoloji bölümünde asistan olarak çalışırken öğrencilerin okuyabileceği hiçbir Türkçe kaynak yok. Jale Hanım ellerindeki önemli bir eserin Türkçeye çevrilmesini sağlıyor. Yokluk içinde bir öğrenim sürecinden bahsediyoruz aslında. Sizin bildiğiniz başka detaylar var mı o dönemki altyapıya dair?

Yeni kürsüde öğrencilerin kullanabileceği Türkçe bir el kitabının bulunmayışı üzerine, Prof. Mansel, Jale İnan’dan Andreas Rumpf’un Yunan ve Roma sanatı üzerine yazmış olduğu Almanca el kitabını çevirmesini istiyor. Bu kitap, ülkemizde o dönemde henüz yerleşmemiş bir bilim dalına ilişkin olduğundan Jale İnan, bu çeviri sırasında arkeoloji dilimize yerleşecek birçok deyimin karşılığını bulmakta çok zorlanıyor. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi tarafından 1949'da yayımlanan bu kitap, o dönemde büyük bir ihtiyacı karşılıyor. Kaynak eserler konusunda boşluğu önemli ölçüde İstanbul’da yer alan iki enstitü dolduruyor: Alman Arkeoloji Enstitüsü ve Fransız Arkeoloji Enstitüsü. Daha sonra Hollanda Arkeoloji Enstitüsü de listeye ekleniyor.

Jale Hanım yurt dışındaki öğrenimi süresince ne gibi beceriler kazanıyor? Ayrıca yurt dışında kurduğu ilişkileri Türkiye’de değerlendirme imkanı buluyor mu?

Almanya o dönemde arkeoloji alanında önemli bir çekirdek, klasik arkeoloji eğitiminde en önemli merkezlerden biri. Jale Hanım pek çok meslektaşıyla orada tanışıyor. Talebelik döneminden tanıdığı kişilerle (örneğin Elisabet Ros) kurduğu ilişkiler sayesinde kazılardaki (Side, Perde vb.) bulguları bilim dünyasına rahatlıkla kazandırabiliyor. Aldığı araştırma burslarıyla da dünyanın çeşitli yerlerindeki araştırma merkezinde çalışabiliyor.

Ayrıca şu da çok önemli: Almanya çok disiplinli bir ülke. Örneğin, öğrencilik yıllarında Jale Hanım binicilik dahil birçok spor dalında aktif eğitim alıyor. İleride faydalı olacağını düşünerek ata binmeyi iyice öğreniyor. Yani Almanya’daki eğitim sisteminin doğal bir parçası bu aktiviteler. Ne yazık ki Türkiye’de hâlâ gençlere bu imkanlar sağlanamıyor.

 Jale Hanım’ın arkeoloji çalışması yaptığı yerlerde yerel halkla çok çabuk anlaştığını söylüyorsunuz. Nasıl bir kişiliği vardı? Bu kişiliğin arkeoloji çalışmalarında ne gibi bir katkısı oldu? 

Selimiyelilerin evlilik törenlerinde gelinin çeyizi, köylüler tarafından yeni evine taşınır ve bu grubun başında olan kişinin elinde Kur'an-ı Kerim'le eve girmesi bir gelenek hâline gelmiştir. Bu itibarlı görevi Side’de olduğu zamanlar Selimiyeliler mutlaka Jale İnan’a vermiş. İstanbul’dan getirdiği ilaçlarla Jale İnan, işçilerin ve çocukların yaralarını, o zamanlar sık sık görülen çıbanları ve emzikli annelerin göğüs iltihaplarını tedavi etme konusunda uzmanlaşmış. Bir süre sonra, köylüler iyi olmayan yaralar gördüğünde Jale Hanım’a götürün, onun eli değerse iyileşir” demeye başlamış. Kız alıp verme ve anlaşmazlık konularında da Jale Hanım’a başvurup çözüm yolu bulmasını isteyen köylüler, ismini tam telaffuz edemediklerinden bir süre sonra ona “Ceylanum” adını vererek kendisine böyle hitap etmeye başlamış. 

Jale Hanım çok girişken, becerikli ve cesaretli bir kadın. Yalnız kaldığında da çok dirayetli. Her türlü zor şartı kendi başına aşabiliyor. Hem aile ilişkilerini yürütüyor, çocuk büyütüyor hem de akademisyenliğini sürdürüyor ve bir yanda kazı çalışması yapıyor. Ayrıca tecrübe sahibi bir aileden geliyor. Dünyanın birçok hâlini görmüşler: Balkan Harbi, 1. Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet’in kuruluş yılları ve tabii ki 2. Dünya Savaşı. Bu dönemlerde her birey kendi başının çaresine bakabilecek şekilde bir deneyim kazanmış. Jale Hanım da işte böyle yetişmiş.

Anadolu topraklarından çıkan eserleri dünyanın çeşitli yerlerinde görmek mümkün. Kimisi eser kaçakçılığı yoluyla, kimisi o dönem yetkilileri tarafından satılarak kaybediliyor. Eserlerin korunması ve Türkiye’de kendi topraklarında sergilenmesi konusunda Jale İnan’ın önemli çaba sarf ettiğini biliyoruz. Biraz anlatabilir misiniz?

Jale İnan, 1973-1974 akademik yılında ikinci defa misafir üye seçilerek gittiği Princeton Institute for Advanced Study’de bilimsel çalışmalarını sürdürürken Türkiye’den gitme, doğal ölçülerden büyük 8-10 bronz heykelin Amerika’da çeşitli koleksiyonlarda sergilendiği haberini alıyor. Bunların Kremna’da bir Sebasteion binasında bulunduğundan söz ediliyor. Bu heykellerin resimlerini toplayan Jale İnan, Kremna’daki kurtarma kazısı sırasında köylülerle kurduğu diyalog ve sit alanını incelemesi sonucu heykellerin buradan gitmediğini tespit ediyor. Ancak bu esnada Burdur Müzesi’nde bulunan ve kaçırılan heykellere benzeyen bir torsoyu saptıyor. Heykelin, İbecik Köyü civarındaki antik Bubon ören yerinde kaçak kazılar sonucu bulunduğunu ve müsadere yoluyla müzeye girdiğini öğreniyor. 

Jale Hanım, Mehmet Yılmaz’ın Burdur Müzesi arşivinden heykelin meydana çıkarıldığı yerde yapılan kazıyla ilgili raporu inceledikten sonra Boubon’u ziyaret ediyor. Aynı mekanda, üzerlerinde imparator isimleri yazılı kaideler ile Amerika’ya kaçırılmış heykeller arasında bilimsel bir ilişki kuran Jale İnan, eserlerin Bubon’dan kaçırılmış olduğunu ortaya koyuyor. Bu araştırmalarını kapsamlı bir makale halinde Istanbuler Mitteilungen'de (1977) yayımlıyor. Ayrıca İbecik köylüleriyle temas kuruyor ve köylüler bu heykellerin fotoğraflarını görünce tanıyor, böylece kaçakçılık kesin olarak ispatlanmış oluyor. Jale Hanım, 1990 yılı yazında Boubon’da gerçekleştirdiği bir kazıyla heykellerin yer aldığı Sebasteion’u gün yüzüne çıkarmış ve açılan davalarla bugün geri almaya başladığımız bronz heykellerin Boubon antik kentinden kaçırıldığını bilimsel olarak kanıtlamıştır.

Jale İnan'ın Arkeoloji ve Sanat Yayınları tarafından bilim dünyasına sunulan eserleri

Jale Hanım’ın bu anlamda en önemli başarılarından biri de Perge’de bulduğu Herakles heykelinin parçası. Bu heykelin bir diğer parçasının ABD’de olduğunu düşündüğünden konunun peşini hiç bırakmadı. Rahatsızlığına rağmen Antalya’daki parçanın mülajını da yanına alarak kendi kaynaklarıyla ABD’ye gitti; Boston’da yetkililerin ve uzmanların huzurunda iki parçanın birbirine uyduğunu kanıtladı. Böylece Herakles’in üst parçasının ülkemize dönüşünün hukuki ve bilimsel sürecini başlatmış oldu. Antalya Müzesi'nde alt yarısıyla birleştirilen ''Yorgun Herakles'' heykeli 9 Ekim 2011’de ziyarete açıldı. O günden bugüne eserlerin geri getirilmesi için büyük adılar atıldı. Yurt dışından ülkemize 1998-2002 arasında 492 eser, 2002-2007 arasında 756 eser, 2007-2011 yılları arasında 3.272 eser getirildi.

Cumhuriyet’in ilk yıllarıyla günümüzü kıyasladığımızda, arkeoloji alanında Türkiye’nin dünyadaki yeri nasıl değişti? O dönemle bugünü eğitmen/öğrenci kalitesi, yatırımlar ve devlet politikaları bağlamında kıyaslayabilir misiniz?

100 yıllık dönemin en önemli kazanımı arkeoloji alanında yaşandı diyebilirim. Yetiştirilen kadrolarla dünya normlarında yürütülen projelerle sıradışı başarılara imza atıldı; Kibyra kazıları, Göbeklitepe kazıları, Karahantepe kazıları gibi. Efes-Troya kazılarıyla başlayan bu çalışmalar inanılmaz zenginlikte sonuçlarla tüm ülkeye yayılmış durumda. Burada geriye dönüp baktığımızda en önemli yol arkadaşlarımızın Almanya’daki meslektaşlarımız olduğunu görüyorum. Arif Bey ile başlayan dostluklar ve İstanbul’daki Alman Arkeoloji Enstitüsü ile 1930-90 yılları arasında yürütülen ortak projeler önemli bir dayanışma yaratmış.

Ama günümüze baktığımızda arkeoloji anlamında genel bir yavaşlama, gerileme var. Bütün dünya aynı şeyi sorguluyor. Teknoloji eğitimde çok hızlı şekilde yerini bulurken, her türlü altyapı çeşitlenirken bireyin kalitesinde ve kendini yetiştirmesinde ciddi sorunlar oluşmaya başladı. Yeni bilgi üretilememesi sıkıntısı var. Avustralya ve Amerika’da da bu tartışılıyor. Sorunlu bir eğitim sürecindeyiz. Millî eğitimdeki müfredat sorunlu, 2010’lardan itibaren genel eğitimde ve kuşaklarda gerileme var. Prof. Dr. Celal Şengör’ün de söylediği gibi, Erken Cumhuriyet'in liseleri bu dönemin üniversitesinden daha ileride.

Yurt dışına son 20 yılda giden yüksek öğrenimli Türk gençlerinin bu alanda Türkiye için nasıl bir değer yaratabileceğini düşünüyorsunuz?

Binlerce gencin yurt dışında olmasını çok pozitif görüyorum, dünyanın her yerine adapte olundu. Bileklerinin hakkıyla işlerini bulan ve konumlarında yükselen insanlarımız var. Türkiye’de beklediğimiz bu etki dünya genelinde olmaya başladı. Önemli bir dönüşüm yaşanıyor. Bu kişiler ülkelerinden kopmuyor, bağlantılarını sürdürüyor. Bunun getireceği müthiş bir dönüşüm yaşanabilir Türkiye’de. O nedenle Türkiye’nin ikinci yüz yılını olumlu anlamda etkileyecek bir iklim yarattığını düşünüyorum.

Arkeoloji anlamında da durum benzer. Dışarıda kendine yer bulabilenler çok başarılı işler yapıyor. Sadece onlar döndüğünde onları sarıp sarmalayacak bir kadro mevcut olmayacak. O konu aşılabilirse Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında bambaşka bir Türkiye görebiliriz.

Arkeolog Nezih Başgelen, Prof. Dr. Celal Şengör ve Prof. Dr. Ekrem Akurgal ile birlikte, Fotoğraf: Arkeoloji ve Sanat Yayınları

Nezih Başgelen kimdir?

1958 yılında İstanbul’da Tarihî Yarımada içinde, Cerrahpaşa’da doğdum. Çok erken yaştan itibaren arkeolojiye merak saldım. 1968-69 yazlarında bir arkeoloji cenneti olan Fethiye’de, sünnetimde bana hediye edilen fotoğraf makinesiyle her gördüğüm kalıntının fotoğrafını çekmeye başladım. Ayrıca Fethiye’de edebiyat öğretmeni olan enişte ve teyzemin evinde iyi bir kütüphane vardı. İlyada’yı ve klasik eserlerin çoğunu ilk defa o zaman okudum.

Yeşilköy Ortaokulu’na gitmemle birlikte Arkeoloji Müzesi’ni keşfettim. Sergilenen eserlerin yanına sadece küçücük bir etiket koymuşlardı, başka bilgi yoktu. O nedenle müzenin kütüphanesine gidip bolca kitap okumaya başladım. Ayrıca okumakla da kalmadım, bir süre sonra yazmaya da başladım.

1971 yazında bu sefer halamların 2. Şark hizmetleri dolayısıyla bulundukları Kars’a gittim ve evlerinin karşısında tarihi bir yapı içindeki Kars Müzesi’nde yoğun zaman geçirdim. O dönem müze görevlileriyle Ani Harabeleri'ne gitme fırsatım da oldu. Oradaki kalıntılardan çok etkilendim.

Liseye başladığımda artık arkeolog olmaya karar vermiştim. Üniversiteye girerken üç tercih yaptım, üçü de arkeoloji alanındaydı. 1976 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Prehistoya-Arkeoloji bölümünde okumaya başladım.

Eğitim döneminde Jale İnan’ın yanı sıra Halet Çambel, Bahadır Alkım, Ufuk Esin, Aşkıdil Akarca, Sabahat Atlan, Nezahat Baydur, Muhibbe Darga, Somay Onurkan ve W. Müller Wiener de hocalarımdan bazılarıydı. İlk senelerde hocalarımın yürüttüğü kazılara da katılmaya başladım. 1977 yılında hocam Jale Hanım ve topograf Adnan Şakar’la birlikte Assos’tan Alinda antik kentine pek çok ören yerini kapsayan çokkatlı agoraları inceleme gezisinde yer aldım.


Daha fazla bilgi için: 

  1. 24 Kasım'da başlattığımız "Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri" dizisinin ilk röportajında Prof. Dr. Selçuk Şirin cumhuriyetin eğitim vizyonunu, yurt dışına gönderilen öğrencileri ve dönüşlerinde Türkiye'nin her alanda büyük bir atılımlara imza atmasına nasıl yardımcı olduklarını anlatmıştı.
  2. Prof. Dr. Dursun Koçer'in hocası Nüzhet Gökdoğan'ın Türkiye'de astronomiye katkısını anlattığı röportaja buradan,
  3. Dr. Orhan Veli Özbayrak'ın "Türk Beşleri"ni anlattığı söyleşiye buradan,
  4. Dünyanın ilk doktoralı bilim tarihçisi Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı'nın hikayesine buradan,
  5. Bülent Eczacıbaşı'nın babası Nejat Eczacıbaşı'nı anlattığı röportaja buradan,
  6. Prof. Dr. Nilüfer Öndin'in Türkiye'nin ilk kadın heykeltıraşı Sabiha Bengütaş üzerine anlattıklarına buradan,
  7. Celal Şengör'ün Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın yapısını ortaya koyan jeoloji profesörü İhsan Ketin'i anlattığı söyleşiye buradan,
  8. Türkiye’de arkeoloji denildiğinde akla gelen ilk isimlerden Ekrem Akurgal'ın oğlu Ali Akurgal'dan dinlediğimiz hikayesine buradan ulaşabilirsiniz.
  9.  Türkiye Cumhuriyeti'nin 17. başbakanı ve tıp profesörü Sadi Irmak'ın tıptan siyasete uzanan hayatını, kızı Prof. Dr. Yakut Irmak Özden anlatıyor. Irmak'ın hikayesine buradan ulaşabilirsiniz.
  10. Erken Cumhuriyet resim sanatının başarılı temsilcisi Hale Asaf'ın hayatını ve Türkiye sanat tarihindeki etkisini Prof. Dr. Nilüfer Öndin ile konuştuğumuz söyleşiyi buradan okuyabilirsiniz.
Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

YAZARLAR

Gözde Kara (Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri Projesi)

Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri Projesi'nden Gözde Kara

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

İLGİLİ OKUMALAR

Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

11 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

04 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine

“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.

Suha Çalkıvik

·

28 Haz 2026

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

27 Haz 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

20 Haz 2026

10 maddede bu hafta