Kanıta dayalı bir çerçeve: Okullarda şiddete karşı eylem planı nasıl tasarlanmalı?

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
Önce şu tespiti net bir şekilde yapalım: Okullarda şiddet, sadece Türkiye’nin sorunu değildir; zorbalık ve ağır akran saldırganlığıyla birlikte küresel bir sorundur.
UNESCO’ya göre dünyada yaklaşık her 3 öğrenciden 1’i okulda zorbalığa maruz kaldığını bildiriyor. Yine UNESCO verilerine göre siber zorbalık da yaygınlaşıyor ve özellikle 12-14 yaş grubunda risk büyüyor. WHO’ya göre dünyada 10-19 yaş grubundaki her 7 ergenden 1’i bir ruh sağlığı sorunu yaşıyor. Depresyon, anksiyete ve davranış bozuklukları ergenlik döneminde en önemli yüklerden biri. İntihar ise 15-29 yaş grubunda önde gelen ölüm nedenlerinden biri.
Geçen hafta Türkiye’de yaşanan Şanlıurfa ve Kahramanmaraş okul saldırıları bu nedenle sadece “bir asayiş olayı” gibi okunamaz. Bu iki olay peş peşe gelince, mesele artık tekil bir güvenlik vakası değil; okul güvenliği, genç ruh sağlığı, silaha erişim, erken uyarı ve okul içi destek sistemleri açısından birlikte düşünülmesi gereken bir tabloya dönüştü.
Ama burada dikkatli olmak gerekir. “Her yerde okul şiddeti patladı” demek de doğru değildir. Uluslararası veriler daha karmaşık bir tablo gösteriyor. Bazı ülkelerde okul aidiyeti ve güvenlik göstergeleri kötüleşiyor, bazılarında durağan seyrediyor, bazılarında ise kısmi iyileşme var. Yani mesele sadece düzey değil; olayların biçimi, dozu, görünürlüğü ve ölümcüllüğü de değişiyor olabilir. Bir başka deyişle, genel artış ile ağırlaşan münferit olayları birbirine karıştırmamak gerekir.
Şiddet genel olarak birçok ülkede stabil görünüyor ama hemen hemen tüm ülkelerde ruh sağlığı ve aidiyet gibi konularda ciddi bozulma var. ABD, İngiltere, hatta Finlandiya'da durum epeyce kötü. Bizde de öyle.
Sorunu yanlış yerden kurmamak gerekir
Bu tartışma televizyonlarda çoğu zaman yanlış bir noktadan kuruluyor. Suç hemen tek başına sosyal medyaya, aileye, okula, öğretmene ya da yöneticilere yükleniyor. Oysa gerçek daha karmaşık. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, üç hususun birleşiminden kaynaklanıyor:
- Birincisi, küresel ölçekte gençlerin ruh sağlığında ciddi bir kırılganlık var. Bu sadece klinik tanı alan çocuklar demek değildir. Daha geniş bir duygusal kırılganlık, yalnızlık, öfke kontrolü sorunu, aidiyet kaybı, dışlanma hissi ve stres altında davranışı düzenleyememe hâlinden bahsetmek gerekiyor. WHO ve UNICEF yıllardır erken müdahale çağrısı yapıyor. Çünkü ruh sağlığı sorunlarının önemli bir kısmı 14 yaşından önce başlıyor. Bu konuda sosyal medyanın rolünün büyük olduğu konusundaki kanı çok yaygın ama bunun neden ve nasıl olduğunu gösteren net kanıtlar henüz çok değil. Zira konu halen yeni.
- İkincisi, ergenlik dönemi nörobiyolojik olarak özel bir dönemdir. Ergen beyni ne küçük çocuk beynidir ne de tam olgun bir yetişkin beyni. Akran etkisine daha açıktır. Ödül, statü ve sosyal onay sinyallerine daha duyarlıdır. Araştırmalar, akran varlığının ergenlerde risk alma davranışını artırabildiğini gösteriyor. Bu bir “ergenler irrasyoneldir” hikayesi değildir. Daha çok, ergenlerin dikkatini ve motivasyonunu neyin çektiği ile ilgilidir.
- Üçüncüsü, okul sadece ders anlatılan bir yer değildir. Okul aynı zamanda çocukların sosyal dünyasıdır. Akran etkisinin, aidiyetin, dışlanmanın, saygının, statünün ve davranış normlarının üretildiği temel kamusal alandır. PISA sonuçları da okulda aidiyet, güvenlik ve öğretmen desteği ile iyi oluş arasında güçlü bağlar olduğunu gösteriyor. Bu nedenle okul şiddetini sadece disiplin meselesi gibi görmek çok eksik kalır.
Neden özellikle ortaokul dönemine odaklanmalıyız?
Asıl kritik yaş aralığı ortaokuldur. Çünkü bu dönem, erken ergenlik dönemidir. Bu yaşlarda çocukların yürütücü işlevleri, yani dürtü kontrolü, sonucu önceden tartma, duyguyu düzenleme ve baskı altında soğukkanlı karar verme becerileri henüz tam olgunlaşmamıştır. Buna karşılık sosyal statü, görünür olma, kabul görme ve gruba ait hissetme ihtiyacı çok yüksektir.
- Bu birleşim risklidir. Ama aynı zamanda bu dönem müdahaleye de çok açıktır. Çünkü aynı enerji doğru tasarlanmış bir sosyal ortamda olumlu liderliğe, koruyucu akran normlarına ve hızlı davranış değişimine de dönüşebilir.
Bu yüzden ortaokul çocuklarına sadece “Sakın yapma”, “Uslu ol”, “Öfkene hâkim ol” demek yetmez. David Yeager’in çalışmalarının ana mesajı da budur: Tepeden inme, nasihat ağırlıklı, gençleri küçümseyen yaklaşımlar çoğu zaman etkisiz kalır. Gençleri beceriksiz ya da bozuk görmek yerine, onların hangi sosyal amaçlara duyarlı olduğunu anlamak gerekir. (Yeager 10-25, the science of motivating young people).
Türkiye’nin temel eksiği: Veri, ölçüm, izleme
Türkiye’de en büyük eksiklerden biri düzenli, bilimsel ve ülke ölçekli izleme sisteminin zayıflığıdır. Gelişmiş ülkelerde ve uluslararası sistemlerde bu iş çok daha kurumsal bir şekilde yürütülür.
- ABD’de Monitoring the Future gibi uzun dönemli anketler gençlerin davranışlarını, madde kullanımını ve risk göstergelerini düzenli izler. WHO’nun HBSC çalışması ise okul temelli olarak ergen sağlığı ve iyi oluşunu ülkeler arasında karşılaştırmalı biçimde takip eder.
Yani birçok ülkede soru şudur: “Sorun var mı?” değil, “Sorun nerede artıyor, hangi yaşta artıyor, hangi çocuk grubunda artıyor, hangi okul ikliminde artıyor?”
Türkiye’de ise kamusal tartışma çoğu zaman olay olduktan sonra başlıyor. Olay öncesi düzenli ölçüm, okul iklimi haritalaması, risk altındaki çocukların etiketsiz biçimde erken fark edilmesi ve uygun destekle sisteme alınması yeterince kurumsallaşmış görünmüyor. Bu nedenle tepki veriyoruz ama önleyemiyoruz.
Burada önemli bir ilke var:
- Ölçüm yapmak etiketlemek değildir. Bu, yıllık sağlık kontrolü yapmak gibidir. O yıl kan testinizde demir eksikliği çıktıysa demir alıp sorunu erkenden çözmenize benzer.
Bir çocukta bir yıl dikkat sorunu, aşırı dürtüsellik, ağır dışlanma, ciddi yalnızlık, öfke patlaması, zorbalık eğilimi ya da mağduriyet artışı görülürse amaç onu damgalamak değil, erkenden destek vermektir. En büyük hata, ölçümü “fişleme” gibi sunmaktır. Tam tersine, ölçmeyen sistem çocuğu kaderine terk eder.
Erkek çocuklar meselesi ayrı ve açık konuşulmalı
Bu alanın en zor başlıklarından biri erkek çocuklarıdır. Bunu söylemekten kaçmamak gerekir. Ağır fiziksel saldırganlık, silah fantezileri, statü için risk alma ve akran önünde güç gösterisi davranışları çoğu zaman erkek çocuklarda daha yüksek oranda görülür.
Bu, bütün erkek çocuklar risklidir demek değildir. Ama yüksek yoğunluklu şiddet olaylarının önemli bir kısmında erkek çocukları merkezde olur.
Bu nedenle önleme stratejileri cinsiyet körü olmamalıdır. Özellikle erkek çocuklarda statü arayışı ile prososyal liderlik arasında köprü kuran programlar önemlidir. CDC verileri de okulda tehdit, silah, kavga ve güvensizlik duygusunun gençler için halen önemli bir sorun olduğunu gösteriyor.
Kanıta dayalı bir eylem çerçevesi: Ne yapmalı?
Aşağıdaki öneriler kısa vadeli tepki değil, orta vadeli sistem kurma önerileridir.
1. Ulusal okul iklimi ve öğrenci iyi oluşu izleme sistemi kurulmalı.
Okul öncesinden başlayıp ortaöğretime kadar giden periyodik ölçümler yapılmalı.
- Neler ölçülmeli? Aidiyet, yalnızlık, zorbalık, mağduriyet, saldırganlık, dikkat, dürtüsellik, ruhsal iyi oluş, akran ilişkileri, öğretmen desteği, okul güvenliği algısı, devamsızlık, disiplin kayıtları ve gerektiğinde madde kullanımına ilişkin risk göstergeleri.
Bu sistem bakanlığın tek başına yürüteceği bir idari form işi olmamalı. Akademi ile birlikte kurulmalı.
2. Rehberlik ve psikolojik danışmanlık sistemi yeniden düşünülmeli.
Bugünün çocuğu ile 20 yıl önceki çocuğun risk ortamı aynı değil. Danışmanlar veri okuyabilmeli; okul iklimi verisini yorumlayabilmeli; risk sinyali gördüğünde hangi desteği, hangi sırayla, hangi yoğunlukta vereceğini bilmelidir.
Bu alan sadece bireysel görüşme odasına sıkıştırılamaz. Okul geneline yayılan bir erken uyarı ve müdahale sistemi gerekir.
3. İlkokulda temeller güçlendirilmeli.
Şiddet önlemenin ortaokulda başladığını sanmak hatadır. Birçok basamak, daha önce başlar.
- Dikkat, dürtü kontrolü, dil gelişimi, duyguyu ifade etme, sıra bekleme, müzakere etme, problem çözme ve fiziksel öz düzenleme becerileri erken yaşta desteklenmelidir.
Küçük yaşta aileyi ve öğretmenleri kapsayan programlar geliştirmek bu yüzden etkilidir. Özellikle ekran dışı fiziksel etkinlikler, güçlü dil ortamı ve düzenli sosyal etkileşim önemlidir.
4. Ortaokulda gençlere tepeden değil, içeriden ulaşan programlar kurulmalı.
Ergenlere sadece kural anlatan programlar zayıf kalır. Onlara rol, sorumluluk ve sosyal statü veren programlar daha güçlüdür.
Türkiye’den çok önemli bir örnek var. Diyarbakır’daki büyük ölçekli randomize bir çalışmada, sosyal etkisi yüksek öğrenciler, şiddeti azaltan normların taşıyıcısı hâline getirildi. Sonuçta okul içi ağır şiddet belirgin biçimde düştü ve öğrencilerin sosyal-duygusal dayanıklılığı da güçlendi.
Bu yaklaşımın gücü şurada: Davranış değişimini yalnız yetişkin otoritesi değil, akran ağı da taşıyor.
5. Güvenli ve anonim bildirim mekanizmaları kurulmalı.
Çocuklar çoğu zaman bilir, görür, hisseder. Ama konuşmaz. Çünkü korkar, dışlanmaktan çekinir ya da “ispiyoncu” damgası yemekten endişe eder.
Peru’daki deneysel bir çalışma da şunu gösteriyor: Şiddeti güvenli biçimde bildirme normu güçlendiğinde ergenler çözümün parçası olabiliyor. Yani çocukları sadece riskin taşıyıcısı gibi değil, çözümün aktörü gibi görmek gerekir.
6. Silaha erişim ve okul çevresi güvenliği birlikte ele alınmalı.
Okul şiddeti sadece psikoloji meselesi değildir. Araç meselesidir de.
Silaha, kesici alete ve ağır şiddet araçlarına erişim kolaysa sonuç çok daha ölümcül olur.
Son olaylarda da bu boyut önemlidir. O yüzden ruh sağlığı, okul iklimi ve fiziksel güvenlik birlikte düşünülmelidir. Türkiye, ABD'nin aksine ciddi silah kontrolü olan bir ülkedir. Bu şekilde de devam etmelidir.
7. Kamu dili değişmeli.
Her olaydan sonra “nesil bozuldu”, “aile bitti”, “okullar çöktü” türü genellemeler yapmak hiçbir işe yaramaz. Bu dil sadece paniği artırır.
Bize gereken şey suçlu avı değil; ölçü, izleme, erken uyarı ve doğru müdahaledir.
Sonuç olarak
Türkiye’de yaşanan son olaylar bize çok ağır bir konuyu hatırlattı: Okul güvenliği, çocuk ruh sağlığı ve ergen davranışı artık birbirinden ayrı başlıklar değildir.
- Bu mesele sadece güvenlik meselesi değildir.
- Bu mesele sadece eğitim meselesi de değildir.
- Bu mesele aynı zamanda bir çocuk gelişimi, ruh sağlığı ve kamusal veri altyapısı meselesidir.
Bence en kritik nokta şudur: Özellikle ortaokul çağındaki çocuklara çok geç kalmadan, onları küçümsemeden, onları etiketlemeden ve onları sadece sorun gibi görmeden ulaşmak zorundayız.
Doğru sistem kurulursa gençler sadece riskin kaynağı değil, çözümün de taşıyıcısı olabilir.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
YAZARLAR

Şule Alan
Amerika'da Cornell Üniversitesi Kamu ve Sosyal Politikalar Fakültesinde Davranış Bilimleri uzmanı olarak görev yapmakta olup Ankara Bilkent Üniversitesi'nde de yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Cornell Üniversitesi öncesi, İtalya’da Avrupa Birliği Üniversitesi, İngiltere’de Essex ve Cambridge Üniversiteleri, Türkiye’de Koç Üniversitesi ve Kanada’da York Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalışmıştır. Lisans eğitimini 1992 de Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde tamamlayan Şule Alan, doktora derecesini Kanada McMaster Üniversitesi’nden 2002 yılında almıştır. Yirmi yılı aşkın bir akademik tecrübeye sahip olan Prof. Şule Alan son 15 yıllık dönemde davranış bilimlerinin eğitimde uygulanması, bilişsel olmayan becerilerin çocuklukta gelişimi, öğrenme krizinin çözümü, akran şiddetinin azaltilmasi gibi konularda kontrollü saha testleri ve program değerlendirmeleri yapmaktadır. Türkiye’de egitim ve sosyal içerikli politikalara kanıt-bazlı girdi sunmak amacı ile çalışmalarında Türkiye sahasına odaklanmış olan Prof. Şule Alan, aynı zamanda Abdul Latif Jameel Poverty Action Lab, Center for Economic Policy and Research, Character Lab gibi araştırma merkezlerin de daimi üyesidir. Prof Şule Alan’ın azim, sabır, merak ve bilişsel empati konularında yaptığı çalışmalar en çok atıf alan çalışmalarıdır. Prof. Alan halihazırda AB destekli büyük bir eğitim projesini Şırnak, Gaziantep ve Adana illerindeki sosyo-ekonomik olarak dezavantajlı bölge ilkokullarında yürütmektedir.

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.

Bu yılki NATO Zirvesi; semboller, anlatılar ve kültürel güçle örülen "yumuşak gücün" ortadan kalkmadığını; aksine yeni bir biçim kazandığını gösteren anlarla doluydu. Savunma sanayiinin ve caydırıcılığın öne çıktığı bir dönemde yumuşak güç de bu gerçekliğe uyum sağlıyor; daha sert semboller, daha karizmatik lider imajları ve daha gösterişli ritüeller üzerinden yeniden üretiliyor.

Mutlak butlan kararı, yalnızca CHP iç dengelerini değil, toplumsal muhalefetin yönünü, enerjisini ve mücadele kapasitesini de doğrudan etkileyen bir kırılma noktası oldu. CHP’nin seçilmiş yönetiminin butlan tartışmalarına ayırdığı enerjiyi azaltıp odağını muhalefeti örgütlemeye ve CHP’yi de aşan geniş bir özgürlük cephesi kurmaya yöneltmesinin imkanları neler olabilir?
08 Tem 2026




