Karnaval ne demekmiş o gün anladım

Karnaval ne demekmiş o gün anladım

Tatavla değil de Tatavla tepesi desem, kulağa biraz garip geliyor değil mi? Hâlbuki bir yanında Taksim tepesi bir yanında Okmeydanı tepesiyle tepeler şehri İstanbul’un tepelerinden biri de Tatavla’da. Fakat şehir öyle bir hâl almış ki son yüzyılda, artık ne tepeleri ne ovaları görünüyor, coğrafyası görünmez olmuş adeta. 

Tatavla, pek rağbet görmeyen boş bir tepeyken, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e değişmeyen iskan politikalarıyla, bir Rum köyüne dönüşüvermiş. Kanuni Sultan Süleyman zamanı Girit’ten, Mora’dan, Ege adalarından gelen Rum denizciler, tersanelerde çalışmaları için Kasımpaşa’ya yerleştirilmişler. Çok geçmeden Kasımpaşa’daki Müslüman ahali bu bekâr Rumlardan rahatsız olmuşlar, dönemin kaptanı deryası Barbaros Hayrettin’in emriyle bu denizciler Tatavla tepesine yerleştirilmişler. Böylece zamanla küçük Atina diye anılacak Tatavla semti doğmuş. Öyle ki, 1793’te bir fermanla Tatavla’ya Müslüman yerleşimi dahi yasaklanmış.

Homojen bir Rum yerleşimi olan Tatavla, tavernaları, meyhaneleri, müzik ve dans kültürüyle kısa sürede İstanbul’un renkli semtlerinden birine dönüşmüş. Yabancı seyyahların uğramadan geçmedikleri bir kültür noktası olmuş. Baklahorani bu semtin sokaklarında can bulmuş. Kökeni Dionysos şenliklerine kadar uzanan bu karnaval Grek kültürünün bir özeti gibidir. Dansları, müzikleri, sokak eğlenceleriyle kent kültürünün önemli bir parçasıdır. Yüzyılları aşkın süre devam eden bu kültürel değer, 1941 yılında, sertleşen güvenlikçi politikalar bahane edilerek yasaklanmış. 

Toplumu dizayn etmeye çalışan tüm otoriter eğilimler, kültürlerle başa çıkılabileceklerini sanmışlardır. Fakat er ya da geç hüsrana uğramışlardır. Kültürler terk edilmedikçe ölmezler, yasaklansalar da gün yüzüne çıkacakları zamanı beklerler sabırlıca. Baklahorani de tam olarak böyle oldu. 1941’de yasaklansa da ölmedi, onu benimseyenlerin arasında yaşamını sürdürdü. 

2000’lerin ilk on yılı Türkiye açısından eşine az rastlanır bir dönemdi desek, pek abartmış olmayız sanırım. Türkiye, Avrupa Birliği hedefi doğrultusunda, daha özgür, daha çoğulcu bir toplum yapısına müsaade eden kararlar aldı. Aşırı güvenlikçi, tektipleştirici sert politikalar biraz olsun geri çekilince, uykuya dalmış kültürler İstanbul’un sokaklarında yeniden yeşerdi.. Kimlikler, inançlar, kültürler barışçıl bir şekilde sokaklara çıkmaya başladılar, ürkekçe de olsa. Bu özgürleşme, ilk önce ekonomik sonuçlar verdi. Bunu takiben İstanbul yine her dilden insanın ziyaret ettiği bir buluşma noktasına dönüşmeye başladı. Sokaklarında başka başka dillerin duyulduğu bir kent oluyordu yeniden.

Bu atmosferin hakim olduğu zamanlarda ben de Tatavla’da yaşıyordum. 1929’da yasayla adı Kurtuluş olmuş, eski Rum yerleşkesinde. Tatavlanın üstü örtülmeye çalışılmış kimliğiyle ilk tanıştığım an Paskalya bayramı zamanıydı. Pastane vitrinleri, özel Paskalya çörekleri, boyalı yumurtalar, tavşan çikolatalarla bezenmişti. Buruk da olsa semtte bir bayram havası hissediliyordu. Takip eden yılda, bu kez de Noel, benzer duygular eşliğinde hayatıma girdi. Meze dükkânlarının özenle hazırlanmış Noel vitrinleri, mandulet şekerleri, Noel ağaçları, bir kültürün ne kadar baskılanırsa baskılansın onu benimseyenler ondan vazgeçmedikçe ölümsüz olduklarını gösterdi bana.

Baklahorani ile tanışmam da bu dönemde oldu. 26 Şubat 2012 akşamı ilk kez katılacağım Baklahorani Karnavalı için Tatavla’dan çıkıp Galatasaray’a doğru yürüdüm. Vardığımda 15-20 kişilik bir grupla karşılaştım. Açıkçası karnavalın az katılımlı geçeceğini düşündüm ilk anda. Fakat yarım saat içinde kalabalık öyle büyüdü ki, önyargımı silip attı. Maskeli ve makyajlı insanlar mı dersiniz, ilginç kostümlü jonglörler ve ateşbazlar mı dersiniz, gerçekten çok kısa bir sürede öyle bir atmosfer oluştu ki, karnaval ne demekmiş anladığımı hissettim. Çalgıcıların müziğiyle birlikte Tünel’e doğru yürümeye başladık. Kalabalığın içinde Rum, Ermeni, Türk her dilden her dinden insana rastlamak mümkündü. Herkesin o an ilgilendiği tek şey; beraber dans edip şarkılar söylemekti. “Haydi gidelim Baklahorani’ye dans edip eğlenelim sabaha kadar…” şarkısı eşliğinde yolda önümüze kattığımızı alıp, Tepebaşı’ndaki Romeo&Juliet adındaki mekana geldik. Sahneye çıkan müzik grupları Balkan, Türk, Rum ezgileriyle bizi coşturup halaylar çektirdi. “Büyük Perhiz”den dolayı sunulan yemeklerin hepsi zeytinyağlıydı. Danslar, müzikler ve eğlence gece saat 2’ye kadar büyüyerek devam etti.

Şimdi tekrar hatırlayınca, böylesine umutlu günlerden bu karanlık umutsuz günlere gelmiş olmak içimi acıtıyor. Bu geniş topraklar, üzerinde yaşayan her dili, her inancı, her kültürü yaşatacak kadar bereketli ve doğurgan. Her ne kadar yeniden baskıcı, yasakçı günlerde yaşasak da bu toprakların kadim bilgisi içimizde yaşamaya devam ediyor, edecek de. Özgürlük elbet kazanacak, kültürler barış içinde birbirlerine kendilerinden şeyler öğretmeye devam edecekler.

Cemre Çebi

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

Ne Rio ne de Venedik: İşte İstanbul’un ‘efsane’ karnavalı

baklahorani, tatavla, karnaval, apukurya, 1930lar

15 Mar 2022

Ne Rio ne de Venedik: İşte İstanbul’un ‘efsane’ karnavalı

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.

İLGİLİ OKUMALAR