Kayyumlar ve erişim engelleri karşısında: Gazeteciler meslek örgütlerinden ne bekliyor?

14 Ekim sabahı Halk TV'nin İstanbul'daki merkez binasına giren polis ekiplerinin ardından kanalın yönetimi Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na (TMSF) devredildi, televizyon yayını durduruldu ve çalışanların binaya girişine izin verilmedi.
- İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Halk TV Yönetim Kurulu Başkanı Cafer Mahiroğlu hakkında rüşvet, ihaleye fesat karıştırma ve suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçlamalarıyla soruşturma yürütüldüğünü bildirdi.
Soruşturma kapsamında 17 kişi hakkında gözaltı kararı verildi, 11 kişi gözaltına alındı. Akşam saatlerinde ise Halk TV’nin YouTube, X, Facebook, Instagram, TikTok ve Telegram hesapları hakkında 5651 sayılı Kanun’un 8/A maddesi kapsamında erişim engeli kararı verildi.
Müdahale, medya üzerindeki baskının yoğunlaştığı bir dönemde geldi. TELE1’in sahibi ABC Radyo Televizyon ve Dijital Yayıncılık AŞ’nin yönetimi 24 Ekim 2025’te TMSF’ye devredilmişti. 30 Eylül 2026’da T24’ün internet sitesi ve sosyal medya hesapları erişime engellendi. İfade Özgürlüğü Derneği’nin (İFÖD) verilerine göre yalnızca Eylül ayında toplam 35 milyon takipçiye sahip en az 1.270 X hesabı hakkında erişim engeli kararı verildi. İFÖD’ün bu kararları belgeleyen EngelliWeb projesinin X hesabı da 1 Ekim’de erişime engellendi ve daha sonra X tarafından Türkiye’den görünmez kılındı.
- Bu tablo basın özgürlüğü tartışmasıyla birlikte daha somut soruları da beraberinde getiriyor: Bir medya kuruluşunun yönetimine el konulduğunda, yayını durdurulduğunda veya dijital kanalları erişime kapatıldığında gazetecilerin hem mesleki hem de ekonomik haklarını kim, hangi araçlarla koruyacak?
Gazeteciler ve sendika temsilcileriyle meslek örgütlerinin mevcut kapasitesini, kriz anlarında kurulabilecek dayanışma mekanizmalarını ve basın özgürlüğü mücadelesinin nasıl daha geniş bir toplumsal zemine taşınabileceğini konuştuk.
'Türkiye'deki medya yapısının değişmesinin sonuçlarını yaşıyoruz'
Gazeteci Gökçer Tahincioğlu’na göre meslek örgütlerinin bugün karşı karşıya olduğu güç kaybını, Türkiye’de medyanın geçirdiği yapısal dönüşümden ayrı düşünmek mümkün değil. İktidara yakın medya kuruluşlarının sektörde ağırlık kazanması, bu kurumlarda çalışan gazetecilerin geleneksel meslek örgütlerine katılımını da sınırlıyor:
“Medyanın neredeyse %95'i iktidara yakın kesimlerin kontrolünde. Mevcut meslek örgütlerinin bir bölümü için ‘görevlerini yerine getiremiyorlar’ demek haksızlık olur. Büyük risk alarak, canla başla çalışıyorlar. Ancak Türkiye'deki medya yapısının değişmesinin sonuçlarını da yaşıyorlar. Geriye aktif gazetecilik yapmayan, yapamayan isimlerin katkıları, geriye kalan sınırlı sayıda medya kurumunda çalışanlar kalıyor. Doğal olarak nicelik olarak zaten meslek örgütlerine katılım sınırlı.”
Tahincioğlu, buna bazı meslek örgütlerinin çekingen tutumunun da eklendiğini düşünüyor. Ona göre görünürlüğünü büyük ölçüde ödül törenleri gibi dönemsel etkinliklerle sınırlayan örgütler devreden çıktığında, basın özgürlüğü alanındaki mücadele birkaç çatı kuruluşun ve sınırlı sayıdaki gazetecinin omuzlarına kalıyor.
“20-30 gazeteci oradan oraya koşuşturuyor, dayanışma göstermeye çalışıyor. Bu tablonun sebebi, farklı ülkelerdeki örnekleri görememizin gerekçesi sendikal yapının kurulmamış olması.”
Tahincioğlu’nun işaret ettiği sendikal boşluk, DİSK Basın-İş Mali İşler Daire Başkanı İzel Sezer’in değerlendirmesinde de tekrarlanıyor. Sezer’e göre sorun yalnızca gazetecilerin sendikalara mesafesi değil, medya kuruluşlarının yönetimlerinin örgütlenmeye karşı tutumu da etkili:
“Patronaj maalesef genellikle iktidarın tehdidinden çok çalışanlarının örgütlü olmasının yaratacağı tehdide dair önlem alıyor. Kurumlardaki yöneticiler aynı zamanda sendikalaşmanın önündeki temel engellerden.”
Bu tabloya mevzuattaki yetki koşulları da ekleniyor. 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu, bir sendikanın toplu iş sözleşmesi yapabilmesi için ilgili işkolundaki çalışanların en az %1’ini temsil etmesini; işyeri düzeyinde çalışanların yarıdan fazlasını, işletme düzeyinde ise en az %40’ını üye yapmasını şart koşuyor. Sezer bu eşiklerin örgütlenmenin önündeki en somut yapısal engellerden olduğunu savunuyor:
“Gazetecilerin haklarını daha güçlü savunabilmemizin önündeki en somut yapısal engel yasal barajlardır. Bugün Türkiye’de toplu iş sözleşmesi yapma yetkisi alabilmek için getirilen yüzde 1 ülke barajı ve yüzde 50+1 iş yeri barajı, sendikal örgütlenmenin önündeki en büyük engeli oluşturmaktadır.”
Tahincioğlu ise bugünkü örgütlenme sorunlarının kökenini daha geriye götürüyor:
“Maalesef bu durum, bugünün sorunu değil. Hatta bugün piyasada çalışan bir neslin bu tartışmayla uzaktan yakından ilgisi ve bu konularla ilgili bilgisi bile yok. 12 Eylül’den bugüne uzanan bir politikanın sonucu bu.”
Açıklamadan kalıcı dayanışmaya nasıl geçilir?
Gazetecilerin ortaklaştığı noktalardan biri, kriz anlarında yayımlanan açıklamaların gerekli olmakla birlikte yeterli olmadığı. Cumhuriyet muhabiri Ufuk Sepetci, Halk TV’ye yönelik müdahalenin ardından meslek örgütlerinin daha görünür ve kitlesel bir tepki örgütlemesi gerektiğini düşünüyor:
“Meslek örgütlerimizden beklentimiz bugün ‘Büyük Gazeteciler Mitingi’ düzenleyip hem gazetelerimize hem televizyon kanallarımıza sahip çıkmak hem de basın emekçilerinin haklarını ciddi biçimde konuşmamız ve yüksek sesle dile getirmemiz.”
Sezer’in önerisi ise kriz anında oluşan birliktelikleri kalıcı bir koordinasyon mekanizmasına dönüştürmek. Halk TV’ye kayyum atanmasının ardından 11 basın meslek örgütü ortak bir açıklama yayımlayarak uygulamanın sona erdirilmesini ve yayın özgürlüğünün korunmasını istedi.
“Örgütlerin parçalı yapısının kriz anlarında refleksleri oldukça zayıflattığını bir özeleştiri olarak önümüze koymamız gerekiyor. Bugün 11 basın meslek örgütünün Halk TV’ye yönelik operasyonda ortak açıklamayla da olsa verdiği tepkiyi kalıcı bir mekanizmaya dönüştürmek, bu ortaklığın yalnızca açıklamalarla sınırlı kalmayıp daimi bir koordinasyon zeminine kavuşturulmasını sağlamak gerekir.”
Sezer’e göre bu dayanışmanın gazetecinin çalıştığı kurumun yayın çizgisine, kimliğine veya haber yaptığı alana göre değişmemesi gerekiyor:
“Bir gazetecinin kimliği, anadili, haber yaptığı coğrafya ya da temsil ettiği medya kuruluşu dayanışmanın koşulu olmadan gazetecilere ve medyaya yönelik her türlü baskı, sansür ve tehdide karşı ortak eylem kararlarını anında hayata geçirebilecek kurumsal bir dayanışma yapısı kurulmalıdır.”
Yayın özgürlüğü, iş güvencesinden ayrı düşünülebilir mi?
Bir televizyonun yayınını durdurmak veya bir haber sitesini erişime kapatmak, haber üretimini kesintiye uğratırken çalışan gazeteciler açısından doğrudan ekonomik sonuçlar da doğuruyor. Sepetci bu nedenle kayyum veya kapatma tehdidiyle işsiz kalan gazeteciler için önceden tanımlanmış bir dayanışma mekanizması kurulmasını öneriyor:
“Kayyum ya da kapatma tehdidiyle işsiz kalan gazeteciler için acil dayanışma fonu oluşturulmalı; maaş, kıdem ve iş güvencesi konusunda sendikalarla birlikte hızlı ve ortak bir mücadele hattı kurulmalı.”
DİSK Basın-İş’in Halk TV’deki önceliği de çalışanların yönetim değişikliğinden kaynaklanan herhangi bir hak kaybına uğramaması. Sezer, kayyum atanmasının ücretlerin geciktirilmesi veya işten çıkarmalar için gerekçe oluşturamayacağını vurguluyor:
“Yönetimin devralınması ve yayının durdurulması gerekçe gösterilerek çalışanların maaşlarının geciktirilmesi, iş akitlerinin feshedilmesi veya kıdem haklarının gasp edilmesi kabul edilemez. Sendikamız bu hakların eksiksiz korunması için hem hukuki süreçleri başlatacak hem de işverenin ve idarenin yasal yükümlülüklerini yerine getirmesi için kurumsal bir baskı oluşturacaktır.”
Erişim engeline karşı yayın sürekliliği nasıl sağlanır?
Son dönemdeki müdahalelerin televizyon ekranıyla sınırlı kalmaması, meslek örgütlerinin görev alanına yeni bir başlık daha ekliyor. Halk TV’nin televizyon yayını durdurulduktan birkaç saat sonra YouTube’dan Telegram’a uzanan dijital hesapları hakkında da erişim engeli kararı verilmesi, bir medya kuruluşunun okura ve izleyiciye ulaşabileceği kanalların aynı anda hedef alınabileceğini gösterdi.
Sepetci’ye göre gazetecilik örgütleri bu ihtimali kriz yaşanmadan önce hesaba katmalı:
“Meslek örgütleri yalnızca hukuki ya da mesleki dayanışmada değil, dijital güvenlik ve yayın sürekliliği konusunda da sorumluluk üstlenmeli; erişim engeli ya da teknik müdahale durumunda devreye girecek ortak yedek altyapılar ve alternatif yayın kanalları önceden hazırlanmalı.”
'Gazetecinin hakkı yurttaşın haber alma hakkından bağımsız düşünülemez'
Üç ismin değerlendirmelerinin kesiştiği asıl nokta ise basın özgürlüğü tartışmasının gazetecilerin mesleki haklarıyla sınırlı tutulamayacağı. Sepetci, meslek örgütlerinin kamuoyuna yönelik dilinin değişmesi gerektiğini düşünüyor:
“Bir televizyonun kapatılması ya da bir haber sitesinin erişime engellenmesi, aslında yurttaşın haber alma hakkının daraltılması demek. ‘Gazetecinin hakkı’ ile ‘yurttaşın haber alma hakkının' birbirinden ayrı olmadığını daha güçlü biçimde anlatmalıyız.”
Sezer de aynı bağlantıyı kuruyor. Ona göre gazetecilere ve medya kuruluşlarına yönelik baskı, nihayetinde kamunun hangi bilgilere ulaşabileceğini belirliyor.
“Basına yönelik her müdahale doğrudan toplumun gerçeklere erişimini daraltıyor ve yurttaşların bilgiye erişim hakkını hedef alıyor. Gazetecilerin tutuklandığı, elektronik kelepçeyle ev hapsinde tutulduğu ve fon skandallarına dair haberlerin engellendiği bir ortamda, halkın bu sürecin doğrudan tarafı olduğu anlatılmalı çünkü bağımsız medya susturulduğunda kamuoyu ülke gerçeklerinden haberdar olamaz.”
Tahincioğlu’nun “medya krizinin toplumsallaştırılması” çağrısı da benzer bir noktaya işaret ediyor. Ona göre sınırlı sayıdaki meslek örgütünden, toplumun geri kalanından kopuk biçimde bütün bu baskıya karşı koymasını beklemek gerçekçi değil:
“Bu örgütlerin güçlenmesi halkın haber alma hakkına sahip çıkması ile mümkün. Bu da ancak yaşanan medya krizinin toplumsallaştırılmasıyla sağlanabilir. Bana kalırsa bu toplumsallaşma sağlanmadan bu alanda çabalayan üç-beş medya örgütünden etkili olmasını beklemek de haksızlık olur.”
Fakat Tahincioğlu bu tartışmanın sınırlarını medya sektörünün de ötesine taşıyor. Meslek örgütlerinin gücü, ona göre ülkedeki siyasal ve kurumsal iklimden bağımsız değil.
“Muhalefetin parçalı yapısından denetim mekanizmalarının kurumsal olarak çökmesine, toplumdaki genel umutsuzluk havasından yargı bağımsızlığına kadar uzanan bir tartışmadan söz ediyoruz. Ancak iş yine siyaset alanına kalıyor. Sorunların toplumsallaştırılması, algılanması üretilen siyasetin kapasitesiyle şekilleniyor.”
Halk TV’ye yönelik müdahalenin ardından yeniden görünür hâle gelen soru da burada düğümleniyor: Gazetecilik üzerindeki baskıya karşı dayanışma, kriz çıktığında verilen tepkinin ötesine geçip gazetecinin iş güvencesini, haberin yayın sürekliliğini ve yurttaşın bilgiye erişim hakkını aynı yapının içinde savunabilecek kalıcı bir örgütlenmeye dönüşebilecek mi?
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Melisa Gülbaş
Aposto editörü

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR


