'Mountainhead’in anlattıkları: Güç, veri ve para akışını yöneten tekno-baronlar

QuandoHer salı ve cuma girişimcilik ve teknoloji ekosistemlerinden öne çıkan gelişmeler, paradigma değişimleri, inovasyon trendleri ve dijital dönüşüm e-posta kutunda.
Güç, veri ve para akışını küresel ölçekte ellerinde tutan CEO’lar, hakikati eğip büken yapay zekalar ve artık kimsenin umurunda olmayan gerçek insanlar… Mountainhead filmi, gerçekçi senaryosuyla mutlak kontrol arayışındaki teknoloji baronlarının zihnine büyüteç değil, bir otopsi lambası tutuyor.
Succession dizisiyle tanınan Jesse Armstrong, Silikon Vadisi'nin yılan gibi kendi kuyruğunu yediği bu dönemde bizi Mountainhead ile tanıştırıyor. Armstrong, kibirli CEO’ların “Küçük dünyaları ben yarattım” hâllerini öyle uçlara taşıyor ki karakterler, ahlaki denge ve toplumsal fayda fikrini tamamen yitiriyor. Film, çağımızın tekno-monarşi sınıfına, bu sınıfın etik dışı güç oyunlarına ve gerçeklik algısını şekillendirme kabiliyetine dair oldukça sert bir eleştiri sunuyor.
Yakın plan: Filmdeki karakterler; sosyal medya, kuantum bilgisayar, yapay zeka ve deepfake üreten şirketlerin sahipleri konumunda bulunuyor. Bu teknolojileri kullanarak pazara sundukları ürünler ise tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi ihtiyaçtan değil, bir takıntıdan doğmuş. Ve bu takıntı artık dünyayı yerle bir ediyor.
Diğer insanlar yokmuş gibi yaşamak
Filmde dünyanın en zengin insanı olan Venis soruyor:
“Gerçekten diğer insanların varlığına inanıyor musun?”
Venis’in erken yatırımcısı ve gerçek hayatta Mark Zuckerberg’deki potansiyeli görüp ona ilk yatırım yapan eski PayPal CEO’su Peter Thiel’i temsil ettiği düşünülen Randall ise cevaplıyor: “İnanmam gerektiğine inanıyorum. Ama gerçekte inanıyor muyum? Hayır.” Ve gülüşüyorlar.
Bu diyalogla karakterlerin narsisistik boşluğuna yakından şahit oluyoruz. İki karakter de diğer insanların deneyimlerini, duygularını ve varlıklarını son derece önemsiz görüyor. Bu noktadan gidilecek çok yol var ancak teknoloji devleri, başkalarının gerçekliğine empati kurmadan yeni bir dünya inşa ediyor ya da yıkıyorlar. Bizler ise o dünyanın içine giriyoruz, girip çıkıyoruz ya da sıkışıp orada kalıyoruz.
Filmin senaryosunu da kaleme alan Armstrong, TIME dergisine verdiği röportajda teknoloji devleriyle ilgili bir hikaye yazma fikrinin ilk olarak Michael Lewis’in eski FTX CEO'su Sam Bankman-Fried hakkında yazdığı Going Infinite kitabı ve Ashlee Vance’in Elon Musk: Tesla, SpaceX ve Olağanüstü Bir Geleceğin Peşinde kitabını okuduktan sonra doğduğunu söylüyor.
- Armstrong ayrıca, Peter Thiel ve Marc Andreessen gibi isimler üzerine yazılmış gazetecilik portrelerinden de etkilenmiş.

Jesse Armstrong
Ünlü senarist, daha sonra hikayeyi dört karakter arketipi etrafında kurgulamış: Baba figürü, enerji kaynağı, gaspçı ve asalak. Armstrong, yönetici pozisyonundaki bu kurgusal karakterlerin gerçek hayattaki karşılıklarıyla örtüşmesini sağlamak için ciddi bir araştırma süreci yürütmüş. Senarist, karakterlerinin gerçek figürlerin birebir karşılığı olmadığını, fakat “farklı parçalardan dikilmiş birer Frankenstein yaratığı”na benzediklerini söylüyor.
‘Bu karakterler, derin kusurlar barındırıyor ve yıkıcılar’
Armstrong, röportajında “Kendimi anlatının dışına çekmeye çalışıyorum ama teknolojinin ne yaptığı ve ne yapabileceğine dair düşüncelerim elbette filme sızıyor. Belki de bazı kaygılarım vardır” diyor.
Perspektif: Yakın gelecekten örnek vermek gerekirse Mark Zuckerberg’ün yıllardır taşıdığı “sosyal intikam” eleştirisi, filmin senaryosunda gerçeğin sınırlarını aşıp ironik bir karikatüre dönüşüyor. Zuckerberg’e yönelik en popüler eleştirilerden biri, Facebook’u ve özellikle Facebook’un ilk versiyonu Facemash ile TheFacebook’u kurma motivasyonunun kişisel güvensizliklerinden beslendiği yönündeydi. Bu düşünce The Social Network filminde de çok net bir şekilde işlenmişti.
Kız arkadaşının terk etmesi ve elit sosyal gruplara alınmaması, Zuckerberg’ü "sosyal intikam" arzusuyla motive ediyordu. Yani Zuckerberg, kendi dışlanmışlığının intikamını dünyayı sosyal hiyerarşilere göre yeniden düzenleyen bir platform kurarak alıyordu. Zuckerberg’ün sosyal medya patlamasını bu motivasyonlarla başlatması bile günlük yaşantımıza etkisini ve sosyal medya bağımlılığımızı düşününce çok büyük bir ironi yaratıyor.
Rakamlar: 2024 yılında Türkiye'nin merkezî yönetim bütçe açığı 2,1 trilyon lira, yani 62 milyar dolar olarak kayıtlara geçmişti. Zuckerberg’ün sahibi olduğu Meta’nın 2024 yılı net kârı da tam tamına 62,4 milyar dolar. Yani sadece Facebook, Instagram, WhatsApp ve Messenger gibi dijital platformların ürettiği kârla Türkiye gibi 85 milyon nüfuslu bir ülkenin bir yıllık mali açığı kapatılabiliyor. Sadece sosyal medyadan elde edilen bu kâr, bir ülkenin tüm eğitim, sağlık, altyapı ve sosyal yardımlar için oluşturduğu kamu finansman açığına denk geliyor.
Bu hızlı hesabın söylediği şey çok net: Güç, veri ve para akışını küresel ölçekte elinde tutan figürler, artık karar verici pozisyona gelmeye başladılar. Tesla ve SpaceX CEO’su Elon Musk’ın politikada geldiği noktayı hep birlikte gördük. Filmdeki gibi artık bu figürlerin gündemi, yalnızca ürün geliştirmek değil, bir ülkeyi ve—örneğin Arjantin gibi—ekonomisi zayıflamış yönetimleri ele geçirmek. Filmde diyaloglar, senaryonun sınırını aşarak distopik gerçekliği düşündürmeye yetiyor. Güç paraya, para temsile, temsil de algoritmaya bağlanıyor ve bir anlamda artık dünyayı performans yönetmeye başlıyor.
Succesion-severler bu filmi sevmedi
Armstrong’un sadık izleyici kitlesi, bu filmi neredeyse oybirliğiyle sevmedi. Belki de bu nefret, oldukça anlamlı bir yerden besleniyor. Zira Succession’ı sevenler, aslında o dünyaya içeriden bakıyor ve kendisini Logan Roy’un varislerinden biri gibi hayal ediyor. Oyun içinde oyun kurma becerisi, laf sokma hüneri, zeka ve ego savaşı, bu izleyici kitlesi için adeta bir fetiş. Ancak Mountainhead, bu hayali Succession izleyicisinin elinden alıyor. Çünkü burada performans, kurgu ya da havalı görünme çabası yok. Bu nedenle film, bu izleyici kitlesine sıkıcı, anlamsız ve hatta gerçek dışı geliyor.
Oysa gerçek olan tam da bu filmdeki karakterler. Günün sonunda filmin puanının çok düşük olması, her şeyin bir kurgu gibi yaşandığı bir çağda kurgu olmayanın “izlenemez” hâle geldiğini gösteriyor.
Öte yandan: Bu noktada akla gelen başka bir örnek ise Greta Thunberg’ün Gazze’ye insani yardım taşıyan Madleen gemisinde alıkonulmasına dair sosyal medya tepkileri. Sosyal medyada olayın kendisi değil, bir performans olup olmadığı tartışıldı. Görsel gerçeklik, olayın siyasi veya etik niteliğini bastırdı. “Samimi mi?” sorusu, “Haklı mı?” sorusunun önüne geçti.

Greta Thunberg, Madleen gemisinde.
Hipermodern çağda birey artık, dikkat ekonomisinin parçası değil, kölesi konumunda. Kullanıcılar, artık sadece tüketmek istemiyor; kendisini bir içerik nesnesi olarak sürekli üretmek zorunda da hissediyor. Bu durum, samimiyetin bile bir ürün hâline geldiği gerçeğini doğruluyor. TikTok ve Instagram’ın önlenemez yükselişi, performansı net olarak parayla ödüllendirmeleri, reklam sektörünün yaratıcılığa değil, doğal gibi görünmesine özen gösterilen influencer'lara yönelmesi de bu döngünün kırılmasına yardımcı olmuyor ve kitleyi bir gösteri toplumuna dönüştürüyor.
Sosyal medyada görünmeyen bir şey, neredeyse hiç yaşanmamış sayılıyor. Bir eylem ne kadar içten olursa olsun, eğer izlenmemişse, beğeni almamışsa veya algoritma tarafından görünür kılınmamışsa o eylemin sosyal değeri düşüyor.
Greta Thunberg gibi cesur bir figür, toplumsal bir sorunla ilgili fizikî bir tavır ortaya koysa bile bu tavır, yalnızca nasıl göründüğüyle değerlendirilir hâle geliyor. İzleyici, tüm gün saatlerce ekranı kaydırırken gördüğü ve doğalmış gibi çekilen içerikleri samimi bulurken gerçek bir aktivizm aksiyonunu sadece performans olarak görebiliyor.
Önemli ayrıntı: Esasında ironi oldukça gerçek. Sosyal intikam motivasyonuyla ortaya çıkan sosyal mecraların tekno-baronları, genç bir aktivistin aldığı aksiyonu değersizleştirebiliyor.
Mountainhead, Armstrong’un yaratıcı kariyerinde de bir yön değişikliğine işaret ediyor. Succession'da izleyicinin ahlaki boşluklara ve entrikalara duyduğu gizli hayranlık, burada yerini rahatsız edici bir yüzleşmeye bırakıyor. Bu film, izleyicinin kendini özdeşleştirebileceği bir kahraman sunmuyor. Çünkü izleyiciye aile içi entrika daha gerçek ve zevkli geliyor. Mountainhead ise izleyiciye kendine bakma zorunluluğu getiriyor. Zira filmdeki karakterler, sadece teknoloji liderleri değil, aynı zamanda günümüzün kolektif narsisizminin birer yansıması…
Armstrong, röportajında şu ifadeleri kullanıyor:
“Eğer dünyada bu teknolojiyi en iyi bilen kişilerden biri, yapay zekanın insanlığı yok etme olasılığının beşte bir olduğunu düşünüyorsa ve bu kişi iyimser biri olarak görülmüyorsa bence bu gerçekten son derece ürkütücü bir durum.”
Değer yargılarından oldukça kopmuş karakterler, yükselen savaşlar, şiddet, sahte içerikler ve Elon Musk gibi figürlerin dilinden düşürmediği ilkelerle düşünme felsefesi, filmde bir tür cinayet gerekçesi hâline geliyor. Yaşlanmaktan korkan grubun en yaşlı üyesi Randall, bilincini dijitalleştirerek ölümsüzleşmeye çalışıyor. Jeff karakteri ise yapay zekayla yaratılmış kaosun içinden gerçeği filtrelemeye çalışırken arkadaşları tarafından “sistem düşmanı” ilan ediliyor. Asıl amaç, dünyayı kurtarmak değil, sadece kimin önce ölümsüz olacağının pazarlığını yapmak hâline geliyor.
Katarsis ve çözüm yok, ama gerçek var
Mountainhead bir uyarı filmi. “Para ödemiyorsan ürün sensindir” yaklaşımından “Şu an gördüğün içerik gerçek değil” noktasına gelmiş durumdayız.
Filmde, Immanuel Kant’dan tekno-monarşiklere, trans-hümanizminden parayı ve teknoloji gücünü elinde bulunduran iş insanlarının daha çok politik ve toplumsal kararlara dahil olmasına, nihilist meme kültüründen yapay zeka ve deepfake’in çerçevelediği dünyamıza, hiper-gerçeklikten yeni narsisizme kadar birçok gönderme var. Filmin sonunda ise hiçbir çözüm yok. Dünya savaşlardan ve kaoslardan yanarken finalde ekranda bu anların görüntülerini kaydıran karakteri görüyoruz.
Bu sahne, izleyiciye şu soruyu sorduruyor: Bu dağ evinde ben olsam ne yapardım? Ya da daha kötüsü, zaten bu dağ evindeyim de farkında değil miyim?
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
QuandoHer salı ve cuma girişimcilik ve teknoloji ekosistemlerinden öne çıkan gelişmeler, paradigma değişimleri, inovasyon trendleri ve dijital dönüşüm e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Çiğdem Öztabak
Teknoloji ve kültür yazarı, serbest gazeteci. New York'da yaşıyor.

Quando
Her salı ve cuma girişimcilik ve teknoloji ekosistemlerinden öne çıkan gelişmeler, paradigma değişimleri, inovasyon trendleri ve dijital dönüşüm e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Silikon Vadisi’ni bir dönem sallayan Theranos skandalı, yakın zamanda yeniden teknoloji, medya ve iş dünyasının merkezine yerleşti. Girişimin kurucusu Elizabeth Holmes, 11 yıl hapis cezasına çarptırılmasının ardından bu kez dünyayı sallayan bir belgeselin ana konusu oldu. Üstelik kendi talebiyle…

Bugüne kadar en azından bir kez bir işi ChatGPT ile yapıp bir daha asla yapay zeka olmadan yapamaz hâle geldiyseniz yalnız değilsiniz. “Beceri atrofisi” olarak adlandırılan bu durum, yapay zekanın hayatımızı kolaylaştırırken bizi nasıl ona bağımlı hâle getirdiğini de açıklıyor. Uzmanlara göre asıl risk, yapay zekanın işimizi elimizden alma potansiyelinde değil, kendi becerilerimize ihtiyaç duymayacak kadar yapay zekaya bağımlı hâle gelmemizde yatıyor.

Yapay zeka modellerinin sayısının artması ve kullanım maliyetlerinin farklılaşması, şirketleri ihtiyaçlarına en uygun modeli bulabilecekleri platformlara yönlendiriyor. Farklı modelleri tek bir çatı altında buluşturan yapay zeka pazaryerleri, geliştiricilere esneklik ve maliyet avantajı sunarken sektörde rekabetin dinamiklerini de değiştiriyor.

Son üç yılda yapay zeka hep pırıltılı manşetlerin diliyle anlatıldı; şimdiyse herkes dönüp bilançoya bakmaya ve bu kadar paranın nereye gittiğini ve ne zaman döneceğini sormaya başladı. 1840’ların demiryolu çılgınlığını hatırlatan bu fiyatlama ve sabır krizi, insan uzmanlığını yok sayarak her problemin üzerine bilgi işlem gücü boca etmenin mucizevi kârlar getireceği inancını da sarsıyor.

Apple, 28 Ekim Çarşamba günü düzenlediği “Pro and Tell” lansmanında dokunmatik ekranlı yeni MacBook Pro modelini tanıttı. OLED ekranlı yeni iPad mini ile M6 çipli iMac ve MacBook Pro da lansmandan hemen önce duyurulan ürünler arasında yer aldı.




