
Geçtiğimiz Mart ayında, NBC News web sitesinde şöyle bir makale yayınlanmıştı: Nesiller boyu acı: Savaşta hayatta kalanların çocukları ve torunları, Rusya'nın Ukrayna'daki savaşının dalga etkisinden korkuyor.
Liz Prager O’Brien isimli bir kadının annesi, ailesiyle birlikte küçük Polonya kasabalarından kaçtığında 2 yaşındaymış. II. Dünya Savaşı sırasında rahat yaşamlarını bırakarak hayatta kalma mücadelesi verdikleri bir yaşamda kendilerini bulmuşlar. Sonrasında da büyük bir yoksulluk içinde kalmışlar. Bu süreçte doğal olarak Prager O'Brien'ın annesinin savaşın yıktığı bir ülkeden diğerine giden genç bir mülteci olarak, arkadaşlıklar kurma fırsatı da olmamış.
Prager O’Brien, Rhode Island'da büyürken, annesinin II. Dünya Savaşı sırasında yaşadığı travmaların, beklenmedik anlarda ikisini de etkilediğini fark eder. Prager O'Brien 9 yaşındayken arkadaşları arasındaki bir anlaşmazlığın nasıl üstesinden gelineceği konusunda tavsiye aradığında annesi patlar:
"Benim hiç çocukluk arkadaşım olmadı. Bana neden soruyorsun?”
Bu ve benzeri etkileşimler sürekli olarak Prager O'Brien'ı korkutur ve kafası karışır.
“Annem bana, duygularımın önemli olmadığını, sorunlarımın önemli olmadığını hissettirdi” diyor. Ayrıca, sert tepkilerin yaşam boyu kaygı ve depresyonunun zeminini hazırladığını da sözlerine ekliyor, "Önemli olmadığıma gerçekten inandım.”
Rusya'nın Ukrayna'yı işgali etkisi hafiflese de devam ederken önceki çatışmalardan sağ kurtulanların torunları, oradaki savaşın Ukraynalılar üzerinde ve onları takip eden nesiller üzerinde kalıcı izler bırakabileceğinden korktuklarını söylüyorlarmış. Makalede bu durumun kuşak travması olarak bilinen psikolojik bir fenomen olduğu belirtilmiş. Holokost'tan kurtulanların çocukları arasında yaygın olarak incelenen, nesiller arası travma olarak da adlandırılan kuşak travması, bir ailenin soyundan geçen travmanın etkilerine atıfta bulunur, sadece travmatik bir olay yaşayanların değil, sonraki nesillerin de hayatlarını değiştirmekteymiş. Bu kişiler hiçbir zaman o travmaya doğrudan maruz kalmamış olsalar bile…
Tabii ki savaşın bu kuşaklar arası travma için tek sebep olmadığı belirtilmiş. Irkçılık, aile içi şiddet, cinsel ve diğer istismar biçimlerinin de nesiller boyu travmaya zemin hazırlayabileceği söyleniyor.
Boston Tıp Merkezi'ndeki Göçmen ve Mülteci Sağlık Merkezi’nde görev alan psikolog ve öğretim görevlisi Sandra Mattar, özellikle kuşak travması olan ebeveynlerin bağlanma şekillerine göre çocuklarının kendi kendilerini yatıştırmakta güçlük çekebileceklerinden bahsediyor.
“Sonuçlar zihinsel sağlığın ötesine geçebilir. Sürekli stres hâlindeki insanlar, bağışıklık sistemlerini baskılayan, soğuk algınlığı, viral hastalıklar ve otoimmün hastalık riskini artıran kortizol hormonunun daha fazlasını üretirler” diye belirtiliyor makalede. İşte buyurun, yine size aslında bir şeylerin “sizinle başlamadığına” dair ip uçları.
Mattar, travmalar hakkında konuşmanın, konuşmayı normalleştirmenin ve yardım istemenin önemli olduğunu belirtmiş. Aksi takdirde tüm bunların “Aile dinamiklerinde büyük bir canavara dönüştüğünü” söylüyor.
Bu travmaların esasen kuşaktan kuşağa nasıl geçtiğine bakacak olursak, aslında burada bir sihir yok. Makalede belirtildiği üzere, bir çocuk psikiyatristi olan Dr. Gayani DeSilva bu geçişlerin “kısmen genetik ve kısmen ebeveynlik tarzları” ile ilişkili olduğunu belirtiyor. Depresyonda olan veya çevrelerindeki dünyadan şüphe duyan bir ebeveyn, çocuğuyla duygusal olarak bağlantı kurmuyor olabilirken, tartışmalı araştırmalar, nesiller arası travmanın ailenin gelecek nesillerini epigenetik düzeyde potansiyel olarak etkileyebileceğini öne sürüyor (Ben okumadım ancak bu konularda daha detaylı bilimsel bilgi arayışında olanlar, Anne Ancelin Schützenberger'in Psikosoybilim isimli kitabını da okuyabilirler.)
İşte makalede ele alındığı üzere, savaş travmaları yaşamış kuşakların çocukları ve torunları, dünyanın neresinde olursa olsun bir savaş meydana geldiğinde, bunun mutlaka kendilerini etkileyeceğine dair bir inanca kapılıp, duygusal açıdan etkilenmeler yaşıyorlar ve bu belki fiziksel durumlarına da yansıyor.
Geçmişin peşinde, üst kuşaklarla iletişim hâlinde ve psikologların belirttiği gibi başımıza gelenleri, korku ve duygularımızı “canavarlaştırmadan” konuşabiliyor olsak bu travmalar ilerlemeye devam eder miydi?
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
YAZARLAR

İçimdeki Dünya
İçimizdeki dünyaya yakınlaşabilir miyiz? Onu merakla keşfedebilir miyiz? Pratikler, ilhamlar, motivasyonlar ve şifa dünyasından haberler iki haftada bir posta kutunda!
İLGİLİ OKUMALAR



