Plaj Tanıklıkları

Kumburgaz’dan Rockaway Beach'e kıyısında oturduğum tüm plajlara bir teşekkür
Plaj Tanıklıkları

Gündoğan Halk Plajı’nda bir peştamalın üzerinde oturmuş, kimisinin bronzluğundan aylardır her gün buraya geldiği belli olan plaj halkına bakıyorum. Herkes, özellikle çocuklar çok mutlu. Yan şemsiyenin altında haftalık turlar yapan bir teknede çalışan iki genç adam var; diğer yanımızda birkaç torununu aynı anda plaja getirmiş bir anneanne ve dede. Plaj profesyonellerinin portatif sandalyeleri, havlu mandalları var (kısa sürede ortaya çıktı ki sonuncusundan bize de lâzım.) Altı-yedi yıldır her yaz geldiğim Bodrum, sadece çoğalan hafriyat kamyonları, her ziyarette bir yenisini gördüğüm tıraşlanmış, beton dolu tepeleri ve devamlı birbirini dava eden ikiz ev komşusu site sakinleriyle kendi tarihinin en İstanbul günlerini yaşıyor. Ama aynı İstanbul gibi, birçok farklı Bodrum var ve o an içinde olduğum fırından-birkaç-şey-alıp-para-ödemediğin-sahilde-kahvaltı-yapmalı-Bodrum’u çok seviyorum.

Hayatta en mutlu olduğum yerlerin halk plajları olduğunu bir-iki ay önce, metroyla kırk dakikada ulaştığımız Lahey’deki Hoek van Holland’da hatırlamıştım: Sonsuz bir gökyüzü, sonsuz görünen bir plaj ve iyi vakit geçirmeye gelmiş yüzlerce insanı bir arada görmek bana çok iyi geliyor. Bu hissin bir benzerini Kurban Bayramının üçüncü günü Caddebostan Sahili’nde de yaşıyorum: Tamamına göre çok küçük kısımlarından denize girilebilen sahilde plaj kalabalık, mutluluksa bulaşıcı.

Girişte bahsetmiştim: Şartlar ne olursa olsun, yazları her fırsatta en yakındaki plaja gidiyorum. Ve şehirde bir yere giderken evden çıkmak için ortalama yirmi dakikaya ihtiyaç duyarken plaja gidiyorsam beş dakikada kapıda olabiliyorum. Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenciyken Kilyos’taki Burç Beach’e giderek başlayan bu alışkanlık, New York yıllarında Brighton Beach ve Rockaway Beach’te devam etti. (Diğer her şey gibi, bu alışkanlığı da İstanbul’da devam ettirmek daha zor; deniz kirliliği, kıyıların mega-özelleştirilmesi ve bir yere ulaşmanın aldığı zaman arasında, insanlar sıklıkla bir uçağa binip İzmir’e ya da Muğla’ya gitmeyi tercih ediyor.) 

Tutto

Sonra hatırladım: Burç Beach’ten çok önce, ben okuma yazmayı öğrenmeden de önce, arabayla bir saatte ulaştığımız, ismini tuhaf bulduğum Kumburgaz vardı.

Bir peştamalın üzerinde, bir şemsiyenin gölgesinde, denize ve plaj halkına bakacak zamanımın olduğu günler, önce Yunanistan’da, sonra Türkiye’de sesini bulan “plajı geri alın” hareketiyle kesişti: 90’lardan bu yana gittikçe vahşileşen bir turizm kültürü ve Türkiye’de deniz kenarındaki kamu alanlarının (da) üç-beş kuruşa bölgesel ve merkezi yönetimlere yakın sermaye sahiplerine kanunsuzca “devredilmesinin” sonucunda, aslında kamuya ait olan bu alanların çoğuna artık bir otel müşterisi olmadan, ya da bir giriş/şezlong ücreti vermeden girilemiyor. Türkiye’de havlulu protestolar şimdiye kadar Foça ve Güzelbahçe, İzmir ve Sarımsaklı, Ayvalık’ta yapıldı. Gökyüzü gibi deniz de herkesindir, her sene daha derinine battığımız bu gürültülü, dip dibe “X Beach” cehenneminden nasıl geri çıkacağımızı merak ediyor ve harekete dair naif bir umut besliyorum.

Plajlara bağlılığım, belki bağımlılığım ve sevgim ise "X Beach"e mâhkum olma öfkemden büyük: Kumburgaz’dan kumunda, çakılında, bazen maalesef betonunda oturduğum tüm plajlara, hissettiğim mutluluk kafamda bir panorama ve bu ay o panoramayı paylaşıyorum. Ve fark ediyorum: Hayat neye benzerse benzesin, plaj mutluluktur.

Kumla, 1970'ler. 
Fotoğraf: Aysel Erkara arşivi.

Kumla, Gemlik, Bursa (1988-2000’ler)

Aile büyüklerinin yazlıklarının olduğu Büyük Kumla kıyıları, hatırlamasam da ilk denize girdiğim yer. İsminin içinde “kum” yer alsa da, mutlu yazlar geçirdiğim 90’lar boyunca Acar Sitesi’nin önündeki, yetişkin bir insanın dizine gelecek kadar beton dökülmüş kısımda oynayıp denize girdim. Site sakinlerinin havlu serip güneşlendiği bu alanın bir ucunda bir de ahşap iskele vardı. Kumla hakkında daha detaylı bir dosyayı Tutto’nun “Deniz, Güneş, Kolibasili” sayısında bulabilirsiniz.

Hatıralarımda Gemlik’in merkezi Game of Thrones-vari bir şehir, yazlığın merkezi sayılan Küçük Kumla’daki hayatın hiç durmamasının bir benzerini iki hafta önce uğradığım Cunda Adası’nda tekrar hissettim. Gemlik’in İason ve Argonautlar hikayelerinde geçtiğini ve 1800’lerin sonuna kadar ağırlıklı olarak Ermeni ve Rum yerleşimi olduğunu öğrendiğimdeyse geçen sene yaşındaydım. Uzun yıllardır sadece yanından geçerken uzaktan baktığım Gemlik’te de artık TOKİ var, görünce insan İason’un hikayesindeki Phineus gibi kendini kör etmek istiyor.

Kumburgaz/Altınkum, İstanbul (1992-1993)

İstanbul’un iki ayrı ucunda, biri Marmara Ereğlisi yolunda, ikincisi Rumeli Kavağı’ndaki bu plajlar, küçük bedenimi içinde hatırladığım ilk iki plaj. Yaz boyu birkaç defa gittiğimiz bu plajları hatırlamaya çalıştığımda, bir rüyadaki gibi, üçüncü bir kişinin gözünden kendimi ve çok sevdiğim yeşil bikinimi görüyorum. Altınkum’un kumlarının ince ve çok güzel olduğu aklımda yer etmiş.

 Altınkum’u birkaç sene önce Şehir Hatları’yla boğaz turu yaparken gördüğümde tekrar orada olmak istedim. Kumburgaz’ı ise birkaç gün önce, Çanakkale dönüşünde haritada tekrar gördüm ve varlığını hatırladım.

Erdek, Balıkesir (1994-1998)

Marmara-Denizi-kıyısında-kime-sorduğunuza-göre-az-bilinen-tatil-beldeleri takım yıldızından bir diğer çocukluk yıldızı: Erdek. Erdek plajlarında geçen günleri yine genel bir mutluluk hissiyle hatırlamakla beraber, daha çok oraya giden yolun—erken yıllarda otobüsle giderdik—hiç bitmediğini hatırlıyorum. Geçen sene adını uzun süre sonra ilk defa müsilajla duymak kalbimi kırdı.

Müsilaj bugün burada yazdıklarımdan çok daha gerçek, yine de Erdek’i aklımda Sayfiye: Hafiflik Hayali kitabında (derleyen Tanıl Bora), yazar Mahir Ünsal Eriş’in bahsettiği hâliyle mühürlemeyi tercih edeceğim: “Aslında turizmin Erdek’i çemberin dışına iterek onu o en güzel olduğu zamanlardan beri hiç değişmemekle lanetlediğini-ya da ödüllendirdiğini-söylemek çok abartılı ya da çok iyimser sayılmaz. Diğer bir deyişle, Erdek’in hayatta kalabilmesi, hiç değişmeden, tahnit edilmiş gibi öylece kalakalması, o şaşaasını, cakasını tam zamanında yitirmiş olmasının sayesindedir denebilir.”

Gümüldür, İzmir, 2015. 
Fotoğraf: Büşra Erkara.

Özdere, Gümüldür, İzmir (1995-2005)

İşte mayıs ile eylül arasında herhangi bir zamanda üç-beş günüm olsa tekrar gitmeye çalışacağım (ve belki hayal kırıklığına uğrayacağım) belde ve plajları. Özdere, dev çam ormanları, kıyıya yaklaştıkça tropikleşen bitki örtüsü ve rüzgârıyla çocukluğum ve gençliğim boyunca büyülü bulduğum bir yerdi. Akşam saatleri yaklaştıkça deniz yüzülemeyecek kadar dalgalı olur—tatlı, küçük değil, en az bir metrelik dalgalar—ama sonra kızıl günbatımlarıyla gönlünü alırdı. Uzun süre güneşlendikten sonra denize giren anne-babalar, herhalde çoğunlukla babalar, denize girerken “Sevim, ben bir Yunan adaları yapıp geliyorum,” şakası yapardı (karşısı Samos, Türkçesi Sisam.) 

Gümüldür’ün adını tekrar Club Marvy ve misafir sanatçı programıyla duydum, hayırlısı.

Alanya-Kemer-Side-Belek, Antalya (1998-2007 – havuz yılları?)

Apart otellerde başlayıp “resort”lara uzanan ve kesinlikle halk plajı olmayan plajları kesinlikle yeterince takdir edemeyerek geçirdiğim bazı karanlık yıllar. Volkan Üce’nin ödüllü belgeseli Her Şey Dahil, orta sınıf için 90’larda iyice değişen tatil tüketimi, bu tüketim türünün kitschliği ve denizden havuz kenarına yolculuk üzerine de bir geniş özet.

Sorrento, İtalya, 2015. (Alaçatı değil)
Fotoğraf: Büşra Erkara.

Alaçatı (2007) 

15 yaşımdayken her nasılsa gidebildiğim Bodrum’daki dört kişilik ilk “arkadaş” tatili bir yana, ilk arkadaş tatilim. AFS’den arkadaşım Lynn Almanya’dan gelmiş, on yıl sonra tamamen farklı bir yere dönüşeceğini bilmediğim İstanbul’u ve başka yerleri geziyoruz. Çeşme’nin merkezinde kalıp, tozdan dumandan önünü göremediğin yolları dolmuşla giderken bir gün de Alaçatı’daki Babylon’a uğruyoruz. (Acaba kişisel plaj tarihi yolculuğum aynı zamanda Türkiye’de kıyıların özelleşmesi yolculuğu mu?) Birkaç rüzgâr sörfçüsü, birkaç denize giren, güneşlenen dışında bu temmuz gününde ortalık tenha. Plajı Babylon işletiyor, ama bugün aynı yerde olacağının belki onda biri kadar şezlong var. Deniz güzel, ama Babylon’da yediğimiz ekşi maya ekmek üzeri patlıcan püresi daha güzel. İlerleyen yıllarda en az iki defa bu basit tarifi yapıp bir seferinde tahinle, bir seferinde limonla aynı tadı bulmaya çalışıyorum, sonuç hüsran.

Akyaka (2007)

Sonbaharın başı, aşığım ve semptomları bugün de devam eden “yaz bitmesin” böceği beni çoktan ısırmış gibi görünüyor. Geceleri tahtakurularının karyolayı ve bacaklarımı yediği, eski, en iyimser haliyle “kendi halinde” diye tanımlanabilecek bir evde, galiba o sırada seyahat eden ev sahiplerinin haberi olmadan kalıyoruz. Bitki örtüsüne, sakinliğine ve evlerine âşık olduğum Akyaka beni halk plajına da geri getiriyor. Deniz çok güzel ama soğuk. Sahile paralel bir bar, iki restoran, birkaç tane takı standı ve bir-iki geçici dövmeci var. Yıllar geçtikçe Akyaka daha rantable bir yer olacak, 2021’de pandemi devam ederken uğradığımda bambaşka bir kasaba görüp çok üzüleceğim ve zorunda kalmadıkça tekrar uğramamaya karar vereceğim.

Kilyos, İstanbul (2008-2011) 

Boğaziçi’nde nedense yaz okuluna kaldığım bir yaz, BÜMED’in işlettiği Burç Beach’in ismini bir duyuruda görüp Güney Kampüs’ten kalkan shuttle ile haftada bir gün Kilyos’a gitmeyi adet ediniyorum. Zaman içinde o günü yolda, geri kalanını da plajda geçirmeyi kabul eden herkesi “davama” ortak ediyorum. Burç Beach biraz pahalı, ama gün ortasında genelde bir pizza ve bir karpuz paylaşılıyor. Galiba ilk defa Karadeniz’e giriyorum, deniz hiçbir zaman güzel değil, ama konu deniz de değil. Birkaç kulaç ötede paslanmış batık bir gemi var.

Boğaziçi Üniversitesi’ndeki her biri ayrı endişe verici gelişmelerden bir tanesinin ucu plaja dokunuyor, 2023 itibariyle Burç Beach’i artık BÜMED işletmiyor.

Brighton Beach, Brooklyn, New York, 2016.
Fotoğraf: Büşra Erkara.

Brighton Beach, Brooklyn, NY (2010-2016)

Brooklyn’deki “Küçük Odessa”ya ilk defa Evren ve Dominika’yla gidiyorum. Diğer pek çok New York pratiği gibi (hangi sokak yemekçisinden taco alınacak, haftanın hangi günü hangi bara gidilir) New Yorkluların yazın ne yaptığını da bana Evren öğretiyor. Birkaç defa hat değiştirerek, herkesin bir elinde plaj şemsiyesi ya da buzluk taşıdığı halde ayakta gittiği metro yolculuğunun son kısmı yerin üzerinde, okyanusa yaklaştıkça mutlu oluyorum. İndiğimiz duraktan plaja yürüyene kadar mekânda bir kırılma yaşanıyor: Tabelalar Kril alfabesinde, etrafta neredeyse sadece Rus ve Gürcü lokantaları var ve sanki buraya taşınmanın ön şartı en az 80 yaşını doldurmuş olmak. 70’lerde Sovyetler Birliği’nden göçen Sovyet Yahudilerinin yerleştiği mahalle hem yabancı, hem tanıdık, film seti gibi ve beni kendine çekiyor. Plajın yanındaki boardwalka herkes kendi sandalyesini koymuş, etraftaki kare apartman bloklarının sakinleri kesinlikle o güne ait olmayan kıyafet ve saçlarıyla oyun oynuyor, sohbet ediyor ve güneşe bakıyor. Uzakta Coney Island’ın lunaparkı görünüyor.

Sonraki haftasonlarında ve ilerleyen yıllarda sabah plaja vardığımda bir sokak arkadaki Simit Sarayı’ndan börek almayı ve eve dönüş yolunda meyve-sebzenin şehirdekinden daha taze ve ucuz olduğu manavlardan alışveriş yapmayı huy edineceğim.

New York yıllarında bir gün taşınmak istediğim Brighton Beach’i en son “En Güzel Babaanne” yarışması ile şu 10 dakikalık videoda gördüm ve ne kadar sevdiğimi bir kez daha hatırladım.

Rockaway Beach, Queens, New York, 2015.
Fotoğraf: Büşra Erkara.

Rockaway Beach, Queens, NY (2015-2017)

Manhattan’ın biraz, JFK havaalanının hemen güneyindeki Rockaway Beach ya da The Rockaways, Long Island’dan Atlantik Okyanusu’na bir falçata gibi uzanıyor. Bir arkadaş grubuyla ilk gittiğimde havanın kötü olduğunu hatırlıyorum, ikinci defa gelmeye nasıl karar verdiğim bilgisi ise silinmiş—belki de iyi havada nasıl olduğunu görmek için. Wetsuitleri ekşi kokan ve hava eksiye düştüğünde bile oralarda olan birkaç sörfçüyle tanışıyorum. Atmosfer ve bitki örtüsü daha Rockaways’e yaklaşırken değişmeye başlıyor: Jamaica Körfezi Doğal Alanı’nı geçerken—başka yol yok—sadece okyanus yakınında büyüyen örümcek dallı bitkiler iki yanımı kuşatıyor, daha önce hiç görmediğim su kuşları yakınlarda uçuyor. Dört-beş sokak genişliğindeki “merkez”e geldiğimde ise evler büyüyüp Long Island’ın doğu kıyısındaki büyük, okyanus kenarı ahşap evleri andırıyor.

Rockaway Beach, 2015.
Fotoğraf: Büşra Erkara.

O yıllarda Rockaway Beach, MoMA PS1’in o zamanki direktörü Klaus Biesenbach’ın da girişimleri ve patronajıyla bir rebranding sürecinden geçiyor ve popülerleşiyor. Yine de ana plajın sakinleri çocuklu aileler, New York’un her yerinden gelmiş gençler, mavi yaka beyazlar, mavi yaka göçmenler ve sörfçüler. Benim yaşımdaki ve kreatif endüstrilerdeki herkes biraz ilerideki Fort Tilden’da. Jean Jullien’in çizdiği ve birilerinin bastırdığı Rockaway Beach haritasını *bir gün* çerçeveletmek üzere bugün hâlâ saklıyorum.

Rockaway Beach’teki son günümden birkaç yıl sonra kendimi yıllarca mafyanın yönettiği Güney İtalya’da, iki aylık oğlumun turkuaz Calabria denizine girmesini izlerken bulacağım. Sonra akşam olacak, Trebisacce sakinleri dondurma yemeye giderken topuklu ayakkabılarını giyecek ve ben tüm plaj ve yazlıkların birbirine ne kadar benzediğini düşüneceğim. 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

TuttoTutto

BÜLTEN SAYISI

Plajlara Övgü ⛱️

Hayat neye benzerse benzesin plaj mutluluktur.

27 Ağu 2023

Plajlara Övgü ⛱️

YAZARLAR

Büşra Erkara

Büşra Erkara, İstanbul'da yaşayan bir yazar. Kültür-sanat, yemek ve kurguyla diğer "şeylerden" daha çok ilgileniyor.

Tutto

Şimdiki zamanla ağır çekimde yeniden buluşmalar.

İLGİLİ OKUMALAR