
“Yollarda kimse görünmüyordu. Meyyit Yokuşunu tırmanırken ilk hayat müjdesini bir evin önünde kurulmuş olan laternadan aldık. Evden kadın, erkek birtakım maskaralar çıkıyorlardı. Ayı kafalı bir herif mahalle çocuklarına saldırıyor, kaçırıyordu. Elleri tırnaklı bir eldiven içinde idi. Burnuna koskocaman bir hırızma (halka) takılmış: bir kadın, elinde def, zincirini çeke çeke götürüyordu!..
Şişhane karakolunun feneri, karşısındaki meydanı loş bir karanlık içinde aydınlatıyordu. Laterna gene başladı. Onunla beraber dans da başladı. Perukar: ‘Polka oynuyorlar.’’
Ahmet Rasim’in (Fuhş-i Atik kitabında) 1800’lerin sonunda İstanbul’dan aktardığı bu anlatı müziğin, alayın, dansın ve kılık değiştirerek maskara olmanın merkezde olduğu bir İstanbul eğlencesine ait. Üç haftaya yayılan, Yunanca’da Apokries, Osmanlıcada Apukurya diye bilinen ve Baklahorani isimli panayırla sona eren bu eğlenceler batıdaki karnavallarla aynı kökenden geliyor. Karnaval eğlenceleri Osmanlı’nın son döneminde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında İstanbul’un Hristiyan nüfusunun yoğunlukla yaşadığı Tatavla (bugünkü Kurtuluş), Pera ve Galata semtlerinde yer alıyordu. Ortodoks Hristiyanların oruç dönemi olan Büyük Perhiz’den önceki üç haftalık döneme yayılan eğlenceler her yıl bolca yemek, içmek, eğlenmek, kostüm giyerek ve maske takarak normal bir günde uygun olmayacak şekilde davranma özgürlüğü bulmak için son bir fırsattı.
Bu eğlenceler 1940’ların başından itibaren sokaklardan kaybolarak toplumsal hafızadan silindi. Bazıları 1941’de devlet tarafından yasaklandığını söylese de arşivlerde ve dönemin gazetelerinde yasakla ilgili bir bilgi bulmak mümkün değil. 70 yıl boyunca ortadan kaybolduğu düşünülen bu gelenek 2009 yılında Kurtuluş’un sakinleri tarafından semte geri getirilse de 2014 yılından sonra tekrar kayboldu. Peki bu 70 yıllık arada İstanbul’un karnaval eğlencelerine ne oldu?
Bu 70 yıla baktığımızda travmatik olaylar sonrası şehrin gayrimüslim sakinleriyle birlikte hafızanın da bir göçe maruz kaldığını görüyoruz. 1929’daki Tatavla yangını, 1934 Trakya olayları, vatandaş Türkçe konuş kampanyası, 1941’deki yirmi kur’a askerlik ve 1942’de Varlık Vergisi, gayrimüslimlerin şehirdeki görünürlüğünün tehlikeli hale geldiği, can ve mal varlıklarının tehdit altına girdiği olay ve durumlardı. 1950’lerde ve sonrasında çocuk olmuş Rum nesil bu dönemi sokakta kendi isimlerini kullanamadıkları, her şeylerini kaybettikleri, ya da taşınmak zorunda oldukları ‘zor zamanlar’ olarak tanımlıyor. Karnavalın ana öznelerine bu soruyu sorduğumda aldığım cevap tepeden inme bir yasaktan ziyade, bu ‘zor zamanlar’da sokaklarda bırakın eğlenmenin kimliğini özgürce yaşamanın bile mümkün olmadığıydı.* Fakat esas ilginç olan ise şu, Apokries bir yere gitmemişti, İstanbul’daydı, sadece iç ve kapalı mekanlara çekilmişti.
Bugün İstanbul’da yaşayan Rum vatandaşların anlatılarına göre 1950’lerden itibaren Apokries’in cemaat içinde, aile arasında, derneklerde ve okullarda icra edilen bir ritüele dönüştüğünü görüyoruz. Apokries, sokaklardaki eğlencelere hakim olan aykırı ve aşırı tavrın bir kenara bırakıldığı, cemaatin ortak geçmiş ve kimliğiyle bağ kurduğu anma etkinliklerine dönüşmeye başlıyordu. Apokries’in kapalı bir ritüel olarak kolektif kimlikle ve hatırlamayla kurduğu ilişki birkaç yolla gerçekleşiyordu.

Apokries ve Baklahorani’nin nesillerden nesillere aktarılmasında sözlü anlatılar, mekânsal aidiyet, yemek ve kostüm yapma pratikleri büyük rol oynadı. Apokries’in sokaklarda kutlandığı ve sokaklardan çekildiği döneme tanık olmamış nesiller ‘Apokries/Baklahorani efsanesi’ni büyükanne ve dedelerinden dinledikleri masalsı anlatılardan öğrendiklerini anlatıyor. Küçük çocuklara uyumadan önce ya da yemek yerken anlatılan bu ‘Apokries masalları’ genelde ya bir komşunun ya da tanıdığın başına gelmiş oluyor, ya da çocuklara bir ders öğretmek amaçlı oluyordu. Bu masallar sayesinde bir nesil geçmiş Apokries ve Baklahoranileri şakaların yapıldığı, kılık değiştirilen ve kalabalıkların toplandığı düzeni bozan bir eğlence olarak öğrenebilmişti.
Apokries ve özellikle Baklahorani hafızasının ve pratiğinin aktarımında Tatavlalı olmak neredeyse en belirleyici özelliklerden biri. Tatavla Spor Kulübü’nde, Aya Dimitri Kilisesi’nde, Rum İlkokulu’nda, semtteki kutlamalarda ve sokaklarda zaman geçirmiş neslin karnaval hafızasına hakimiyeti daha fazla. Şehrin diğer semtlerinde, özellikle Kadıköy gibi ulaşımın görece daha zor olduğu yerlerde yaşayanlar için bu eğlenceler katılması zor ve zahmetli bir yerde duruyordu. Bu yüzden de Tatavlalı olmayan aile ve kişilerin bu hafızaya erişiminin ve dolayısıyla Tatavla’dan uzaklaştıkça bu geleneğin aktarımının daha kısıtlı olduğunu söyleyebilirim.
Rum ailelerin ve cemaatin kadın üyeleri arasında yemek kültürü ve kostüm yapımı üzerinden ilerleyen performatif ve duyusal bir aktarım olduğunu gözlemlemek mümkün. Apokries ve Baklahorani’nin iç mekanlarda yer alan en önemli öğelerinden biri kurulan sofralardı. Bunun bilgisi, hafızası ve performatif öğeleri ise kadınlardan kadınlara yemek tarifleri, her aileye özgü özel ve öncelikli tarifler, bunların kimler için yapıldığı, özel malzemelerin ne zaman ve nereden alınacağı gibi bilgiler aracılığıyla aktarılıyordu. Bu sofraların devamlılığı üzerinden Apokries ve Baklahorani’nin de hafızası ileriki nesillere aktarılmış, aynı sofrada yemek yemenin verdiği kolektif deneyimle hafıza diri tutulmuş oluyordu.
Son olarak, her ne kadar karnavalın maskaralık ve tanınmaz olma gibi öğeleri geride bırakılmış olsa da kostüm giyme özellikle çocuk aktivitesi olarak devam ediyordu. Karnavaldan önceki haftalara yayılan kostüm fikri bulma, model araştırma, malzemelerin satın alınması ya da evdeki malzemelerin geri dönüşümü anneler ve kız çocukları arasında başlı başına bir ritüel haline gelmişti. Çocukların kostümü el emeğiyle hazırlamaya dahil olması bu hafızayı performatif bir şekilde aktarılır ve hatırlanır kılıyordu. Görüşmecilerin çocukluklarındaki favori kostümlerini tüm detaylarıyla anlatabiliyor olması hafızanın ne kadar canlı kaldığının bir göstergesi.
Apokries ve Baklahorani efsanesini, deneyimini ve pratiklerini cemaat içindeki farklı hafıza aktarımı yöntemleri sayesinde öğrenip sürdüren genç nesli 1980’lerde ve 1990’larda evlerde, otellerde ve derneklerde gelenekselleşmiş kostümlü Apokries partileri ve toplantıları yaparken görüyoruz. Bu yeni Apokries formunun arkasındaki motivasyon ise cemaat derneklerine sahip çıkmak, destek olmak, bir araya gelmek, Apokries’in anısını yaşatmak ve Rum varlığının devamını sağlamak olarak ifade ediliyor. Yani eskiden sokaklarda ve geniş kitlelerle kutlanan toplumsal bir ifade aracı sayılabilecek olan Apokries son 70 yılda İstanbul’daki Rum cemaatinin kimliğine, ortak geçmişine sahip çıkılan ve bunların devamını sağlayan bir işleve sahip oluyor.
Rumluk ve Ortodokslukla özdeşleşmiş olan bu geleneğin tarihsel anlatısına geçmişin esas öznelerinin de dahil edilmesiyle anlıyoruz ki İstanbul’un karnaval eğlenceleri travmatik deneyimler ve göç sonucu varlığını güvenceye alarak form değiştirdi ve hâlâ devam ediyor. İstanbul’da karnaval eğlenceleri hem içeriği hem de formuyla 1800’lerden günümüze Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde gündelik hayata, sıradan insanların deneyimlerine, korkularına, kaygılarına, sevinçlerine ve aidiyet stratejilerine ışık tutan bir gelenek olmayı sürdürüyor. 2020, 2021 ve 2022 yılındaki yeniden canlandırma projelerinin pandemi ve savaşlar sebebiyle iptal edilmiş olması ve günümüz şartlarında ‘online’ kutlama-anmaya dönüşmüş olması İstanbul karnavallarının bugün de geçmişi anlamaya yardımcı olduğunu söylemek mümkün.
*Bu anlatılar 2020 yılında Boğaziçi Üniversitesi Tarih bölümünde hazırladığım ‘Carnival Celebrations in Istanbul: Changing Experience and Perspective of Apokries and Baklahorani’ başlıklı yüksek lisans tezim için yaptığım sözlü tarih görüşmelerine dayanmaktadır.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
baklahorani, tatavla, karnaval, apukurya, 1930lar
15 Mar 2022

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?
1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.
İLGİLİ OKUMALAR


