Tyana (Kemerhisar) Antik Kenti

Yazı: Osman Doğanay, Bülent İşler
Tyana Antik Kenti, Niğde ili Bor ilçesi yakınlarında, günümüzde Kemerhisar Beldesi’nin kurulu olduğu bir höyük yerleşmesidir. Tarihi kaynaklar ve günümüze ulaşabilmiş mimari anıtlar yerleşimin Hititler döneminden başlayarak günümüze kadar kesintisiz iskân gördüğünü göstermektedir. M.Ö. II. binyıla ait Hitit çivi yazılı belgelerinde adı geçen “Tuwanuva” yerleşmesinin şimdiki Kemerhisar olduğu kabul edilmektedir. Geç Roma dönemine Tyana olarak yansıyan bu ismin Tuwanuva ile ses benzerliği, buradaki en erken yerleşimin Hitit dönemine kadar uzandığının bir kanıtı gibi görülmektedir. Günümüzde höyük üzerinde yaşam devam ettiğinden önceki dönemlere ait kalıntılar büyük ölçüde toprak altındadır. Roma öncesi döneme ilişkin arkeolojik verilerden yoksun olmamız sebebiyle Tyana kentinin erken dönem dokusu üzerinde bir yorumda bulunmamız şimdilik mümkün değildir.
Kapadokya Bölgesi içinde yer alan Tyana Antik Kenti, Toros Sıradağlarının kuzey eteğinde, deniz seviyesinden ortalama 1140 m yüksekliğindeki plato alanı içinde, Anadolu’yu Suriye ile birlikte Filistin’e ve Mezopotamya’ya bağlayan yollar üstünde bulunuyordu. Konumu nedeniyle özellikle Roma ve Bizans Dönemi’nde son derece cazip bir merkez olmuştur. Roma İmparatorluk Dönemi’nde İmparator Septimius Severus (MS 198-211) ve oğlu Caracalla (M.S. 212-217) dönemlerinde kente verilen önem artmıştır. Kente verilen önemin artmasının en önemli nedeni M.S. 1. yüzyılda, Hz. İsa’nın çağdaşı Filozof Apollonios’un doğum yeri olmasıdır. 2. ve 3. yüzyıla ait yazılı metinlerde Tuvanalı Apollon olarak da anılan filozofun 16 yaşında Tyana’dan Tarsus’a gittiği, genelde Yunanistan ve Anadolu’da dolaşmakla birlikte İtal-ya, İspanya, Kuzey Afrika, Mezopotamya, Hindistan ve Habeşistan’a da seyahat ettiği belirtilmektedir. Apollonius’un Hz. İsa gibi babası olmaksızın dünyaya geldiği, hayattayken Hz. İsa’nın gerçekleştirdiği mucizelere benzer mucizeler gerçekleştirdiği, hatta yaşamının sonunda göğe yükseldiği rivayet edilir. Bundan dolayı yazılı kaynaklarda ona ibadet eden müritlerinin olduğundan bahsedilmektedir. Hristiyanların peygamberinin aslında Apollonius olduğuna dair de iddialar da ortaya atılmıştır.
Tyana Antik Kenti M.S. 325’te başpiskoposluk merkezi haline gelmiştir. Kudüs’e giden Hac yolu da kentten geçmekteydi ve Hacı Yolu, diğer ismi ile “Itinerarium Burdigalense” M.S. 333 yılında bir hacının yazdığı seyahat notlarında kentin adı yer almaktadır.

Roma havuzunun görünümü
Bu konuda elde herhangi bir veri bulunamamakla birlikte İmparator Konstantin’in annesi Helena’nın da Hac ziyareti sırasında bu yolu kullanmış olması muhtemeldir. İmparator Julian’ın kenti ziyaretinden dört yıl sonra, M.S. 366 sonbaharında Tyana’da Anadolu ve Suriye’den çok sayıda piskoposun katıldığı bir sinod düzenlenmiştir. Bu sinod, kentin dini bir merkez olarak önemini de göstermektedir.
İmparator Valens M.S. 371/372 yıllarında Kapadokya bölgesini Kappadokia Prima (I. Kapadokya) ve Kappadokia Secunda (II. Kapadokya) olmak üzere ikiye ayırmıştır. Güneyde kalan II. Kapadokya’nın başkenti Tyana, kuzey kısmın başkenti ise Ceasarea olmuştur.
Anadolu’ya Arap akınlarının başladığı dönemde Tyana, Bizans ve Araplar arasında sürekli bir çekişme konusu olmuş ve sık el değiştirmiştir. İlk defa Emeviler zamanında 708’de Mesleme ve Abbas b. El-Velid tarafından zapt edilen Tyana, bu dönemde büyük tahribata maruz kalmıştır. 806’da Abbasiler tarafından ele geçirilen kentte bir cami inşa edildiği bilinmektedir. M.S. 835 yılında, şehir Bizans ordularına bırakılmıştır. 11. yüzyılda Türklerin kente yerleşmesiyle kentte Türk dönemi başlamıştır.
Türk döneminde Kilisehisar olarak anılan kentin bulunduğu coğrafya sırasıyla Büyük Selçuklu, Danişmendli, Anadolu Selçuklu, İlhanlı, Eretnalı ve Karamanlı gibi siyasi güçlerin hâkimiyetine girmiştir. Bölgedeki Osmanlı hâkimiyeti ise tam olarak II. Bayezid dönemine denk düşer. 16. yüzyılda Bor’a bağlı bir köy olduğu anlaşılmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra Kilisehisar ismi Kemerhisar olarak değiştirilmiştir.
Bölgenin Selçuklu Devleti’nin eline geçmesiyle, eski Roma ve Bizans yerleşiminin üzerine Türk döneminde dini ve sivil yapılaşma sonucunda yeni bir kent dokusu oluşmuştur. Halen kullanılmakta olan günümüze ulaşabilmiş yapıların büyük bölümü de Türk dönemine aittir. Kentin geçmişinden dolayı tüm yerleşim alanının arkeolojik sit olarak tescili yapılmış, 2017 yılında koruma amaçlı imar planının kabul edilmesiyle de kentin tarihi dokusu koruma altına alınmıştır.
Günümüzde höyük üzerinde yaşam devam ettiğinden önceki dönem medeniyetlere ait kalıntılar büyük ölçüde toprak altındadır. Toprak üstünde görülebilen en önemli kalıntıların başında Roma Havuzu ve şehre günümüzdeki ismini de veren su kemerleri gelir. Roma Havuzu, kentin su ihtiyacının karşılandığı Köşk Pınarı’nın olduğu şehrin 3 km kadar kuzeydoğusundadır. Havuzda toplanan su, bir bölümü kapalı, bir kısmı da su kemerleri üzerindeki kanallar ile kente ulaştırılmıştır. 20.7x62.1 m. ölçülerinde ve 2,5 m. derinliğindeki havuz yaklaşık 3.213 metreküp su top-lama hacmine sahiptir. Yan duvarları dört kademeli mermer bloklardan yapılmış olan havuz, günümüze ulaşamamış olsa da zemininin mozaik tekniğinde resimlerle kaplı olduğu düşünülmektedir. Halen su kaynağı bulunan havuzun etrafı mesire alanı olarak ziyarete açıktır.

Thiasos sahnesinin yer aldığı arşitrav friz bloğu

Kilise ve vaftizhanenin üstten görünümü Vaftizhanenin görünümü
Roma Havuzu’ndan şehre su taşıyan kanalın yaklaşık 1,3 km.lik bölümü toprak altındadır. Su kanalının 1,7 km. uzunluğundaki bölümü 143 gözü bulunan kemerler üzerinde açıkta devam eder. Su kemerleri, kente ulaştığı noktada zeminden 7,5 m. yüksekliğe kadar ulaşır. Kemerler üzerindeki ark/kanal 0,35 cm. genişliğinde, 0,30 cm. yüksekliğindedir. Kemer ve arkların büyük bölümü yıkık olmakla birlikte sağlam kısımları görkemli geçmişinin birer kanıtıdır. Suyun biriktirildiği havuzda ve kanallarda yapılan kazılar da Roma İmparatoru Caracalla (M.S. 212-217) dönemine ait sikkeler bulunmuştur. Dolayısıyla kentin su sisteminin M.S. 3. yüzyıl başlarında inşa edilmiş olduğu kabul edilir.
Tyana’da ilk arkeolojik kazı çalışmaları 1986–1988 yılları arasında Prof. Dr. Aykut Çınaroğlu başkanlığındaki bir ekip tarafından yapılmıştır. Prof. Dr. Aykut Çınaroğlu kentin kuzeybatısındaki Ambartepe Höyüğü’nde çalışmalar yürütmüştür. Tyana kenti içindeki arkeolojik kazılar ise, İtalya Venedik Bölgesi Klasik ve Doğu Uygarlıkları İnceleme ve Araştırma Merkezi Kültür Vakfı’nın finanse ettiği Padova Üniversitesi öğretim üyesi Arkeolog-Topograf Prof. Dr. Guido Rosada başkanlığındaki İtalyan ekip tarafından 2001 yılında başlatılmıştır.

Vaftiz teknesinin görünümü

Vaftiz teknesi yan yüzündeki Latin haçı kazıma
İtalyan kazılarının ilk yıllarında öncelikle kentin en güneyindeki Roma Hamamı ortaya çıkartılmıştır.
1.103 m. kotta düz bir alana konumlanan Roma Hamamı 40x42 m boyutlarında yaklaşık kare planlı bir yapıdır. Hamam üç dükkân (tabarnae), odunluk (legnaia), külhan (praefurnium), soyunmalık (apodyterium), orta salon (basilica thermarum), soğukluk (frigdarium), ılıklık (tepidarium) ve sıcaklık (caldarium) bölümlerinden oluşmaktadır. Günümüze oldukça kötü durumda ulaşan hamam modern yapılar arasında kalmıştır.
Daha sonraki kazı çalışmaları, kentin kuzeydoğusundaki su kemerlerinin kente girdiği bölgede yoğunlaşmıştır. Kazı öncesinde bu sahada yer alan özel mülkiyetteki parseller kamulaştırılarak alanda bulunan niteliksiz yapılar kaldırılmıştır. Kentin kuzeydoğusunda yürütülen kazılarda Hristiyanlık dönemine ait tarımsal üretime yönelik işlikler, vaftizhane ile birlikte bir kilise ortaya çıkartılmıştır. Kentin bu kesiminde yapılan kazılar geç Antik Çağ’da kentin kalın bir sur duvarıyla kuşatılmış olduğunu da göstermiş tir. Yaklaşık 1,5 m kalınlığındaki sur duvarlarında belli aralıklarla yerleştirilmiş, öne dikdörtgen formunda çıkıntı yapan burçlar bulunmaktadır.
Tyana kentinin yeni simgelerinden biri haline gelen vaftizhane kentin kuzeydoğu yamacında, güneydoğu-kuzeybatı doğrultusunda, 21.90x7.95 m ölçülerinde dikdörtgen planlıdır. Kuzeydoğuya bakan duvarının ortasında, dışa 5.20 m çıkıntı yapan, her biri 3.00 m uzunluğunda beş cepheli apsis yer alır. Yapının duvarları zemin seviyesine kadar yok olmuştur. Mevcut duvarlarında kullanılan mermer bloklardan biri üzerinde yer alan yılan kabartması, duvarlarındaki bazı taşların antik yapılardan devşirildiğini gösterir. Yapının mimarisini anlamak şimdilik zor olmakla birlikte girişinin güneybatıya bakan duvarının ortasında olduğu ve yapıda güneydoğu-kuzeybatı doğrultusunda üç nefli bir iç düzenlemenin olduğu anlaşılmaktadır. Nefleri oluşturan payelerin ancak izleri görülebilmektedir. Yapının ortasında beyaz mermerden yekpare bir vaftiz teknesi bulunmaktadır. Duvar örgü tekniği ve malzemesi ile apsisinin kuzeydoğuya bakması yapının, Hristiyanlık öncesinde farklı bir işlevde kullanılmak üzere inşa edildiğini daha sonradan vaftizhaneye dönüştürüldüğünü düşündürmektedir.
Özgün yerinde korunan vaftiz havuzunun bir kısmı toprağa gömülü olacak biçimde zemine sabitlenmiştir. Dıştan haç formunda olan vaftiz teknesi, içte dört yarım yuvarlak ve ortada önce kare sonra küre biçimindeki çukurdan oluşur. Üst kısımları kırık olmakla birlikte dış yüzeylerinde birer Latin haçı kazıması olduğu anlaşılır. Söz konusu vaftiz teknesi Kapadokya Bölgesi’nde günümüze ulaşabilmiş en erken tarihli ve en iyi korunmuş vaftiz teknesi olması bakımından da büyük önem taşır.

Tyana piskoposluk kilisesi apsisinin doğudan görünümü

Tyana piskoposluk kilisesinin bema bölümünün görünümü

Tyana piskoposluk kilisesi opus sectile zemin kaplaması
İtalyan ekibin yayınlarından vaftizhane binasının zemininin opus sectile mermer levhalarla kaplı olduğu ve yer yer zeminde mozaik tekniğinde resimlerin bulunduğu anlaşılmaktadır. Günlük hayattan kesitlerin yansıtıldığı ve geyik gibi hayvanların yer aldığı resimler din dışı konusu bakımından Geç Roma özellikleri göstermektedir. Söz konusu mozaikli zeminin koruma amaçlı olarak üzeri kapatılmıştır.
Vaftizhanenin 15 m kadar güneybatısında, doğubatı doğrultusunda üç nefli bazilikal planlı bir kilise yer alır. İtalyan kazı heyetinin kilisedeki çalışmalarında bema bölümü, kuzey ve güney nefler ile birlikte kuzey ek mekân zemin seviyesine kadar ortaya çıkartılmıştır. Kilisenin orta nefindeki ve narteks bölümündeki çalışmalar ise tamamlanamadan İtalyan ekibin kentteki kazı çalışmaları sona ermiştir. Kasaba halkından edinilen bilgiye göre kilisenin bulunduğu alanda, 20. yüzyıl başlarında inşa edilmiş evler bulunmaktaydı. İtalyan kazılarının ilk yıllarında söz konusu alan kamulaştırılmış, bu geç dönem Türk evleri kaldırılarak şimdiki kazı sahası oluşturulmuştur.
İtalyan ekibin kendi istekleriyle kazı çalışmalarına 2013 yılında son vermesiyle 2016 yılında, Aksaray Üniversitesi, Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Osman Doğanay’ın başkanlığındaki Türk heyeti kazı çalışmalarını devralmıştır. Türkiye’nin farklı üniversitelerinden öğretim üyeleri ve öğrencilerinin geniş katılımıyla sürdürülen çalışmalarda öncelikle kentin içinde dağınık halde bulunan yazıtların ve çoğu geç Helenistik ve Roma dönemine ait taş eserlerin kataloğu oluşturulmuştur. Modern aletler kullanılarak kentin ayrıntılı bir planı çizilerek kilise ve ek yapılarındaki kazı çalışmalarına kaldığı yerden devam edilmiştir.
İlk belirlemelerimize göre kilisenin en az üç farklı inşa dönemine sahip olduğu anlaşılmaktadır. Kilisenin ilk evresi dıştan dışa 28.50 m uzunluğunda sekizgen (oktagon) planlıdır. Kilisenin içinde sütunlarla oluşturulmuş ikinci bir sekizgen planlı alan bulunur. Kiliseye kuzey, batı ve güney duvarda bulunan birer kapıyla giriş sağlanmıştır. Her bir kapının önünde dikdörtgen planlı birer mekân bulunuyordu. Batı giriş mekânında yapılan kazı çalışmalarında bir mezar ile bir mezar yazıtı bulunmuştur. Mezarın içinde ele geçen M.S. 337-340 yıllarına tarihlenen sikke kilisenin ilk evresinin tarihlendirilmesinde önemli bir veri sunmuştur.
Kilisenin ikinci evresinde, sekizgen kilisenin kuzeybatı ve güneybatı duvarları kaldırılmış; kuzey, batı ve güney duvarlarının iç kısmına duvarlar eklenerek, birinci evre oktagon kilise içinde üç nefli bazilikal planlı yeni bir kilise meydana getirilmiştir. Nef ayrımı üç çift paye ile sağlanmıştır. Doğuda birinci evre kiliseye ait apsis aynen korunmuş, bemanın iki yanında pastoforium odaları oluşturulmuştur. Batıda kuzey-güney doğrultusunda narteks eklenmiş, narteksten birer kapıyla neflere geçiş sağlanmıştır. Üçüncü bir evrede kilisenin orta nefinin kuzeydeki payeleri arasına duvar örülerek kapatılmıştır.
İlk evre kilisenin zemininin opus sectile mermer levhalarla kaplı olduğu anlaşılmaktadır. Dikdörtgen, altıgen, sekizgen, üçgen ve daire levhalardan oluşan mermer döşemenin çok az kısmı günümüze ulaşabilmiştir. Kilisenin işlevini yitirmesinden sonra kilise alanına konutlar yapılarak yerleşime açılmış, bir dönem de mezarlık olarak kullanılmıştır. Kilise içinde yapılan kazılarda Bizans dönemine ait seramik, sikke, cam, kemik ve taş eserler ele geçmiştir. Bulunan bir mermer altar masası parçası üzerinde M.S. 5. yüzyılda yaşamış iki piskopos ismi okunur. Orta nefteki mezarlar içinde bulunan sikkeler ise M.S. 10. yüzyıla tarihlenir.
Buluntulara göre kilisenin ilk evresi, kentin piskoposluk merkezi haline geldiği M.S. 4. yüzyıl başlarında inşa edilmiş olmalıdır. İlk kilisenin planı İmparator I. Konstantinus dönemi (MS. 306-337)’nde inşa edilen diğer oktagon yapılarla da çok benzer özellikler göstermektedir. Sekizgen planlı ilk kilise olasılıkla M.S. 5. yüzyılda bazilikal plan şemasına göre yeniden düzenlenmiştir. Kilise içinde bulunan yazıtlar kilisenin kentin piskoposluk kilisesi olduğunu göstermektedir. Kilisenin güney yanındaki alanda devam etmekte olan kazı çalışmalarında olasılıkla piskoposluk sarayına ait bazı yapılar tespit edilmiştir. Bu alanda yapılmakta olan kazılarda üzerinde kazımalar bulunan bir bronz röliker haç ele geçmiştir. Kilisenin kuzeydoğusundaki vaftizhane de piskoposluk kompleksinin bir parçası olmalıdır. Dolayısıyla söz konusu yapıların Kapadokya bölgesindeki kazısı yapılmakta olan en erken tarihli kilise ve vaftizhane olması bakımından önemli bir yeri vardır.
M.S. 9. yüzyıldan başlayarak 16. yüzyıla kadar sık sık el değiştirmesi sonucu kent giderek önemini yitirmiştir. 11. yüzyıl sonlarında başlayan Türk döneminde kentte önemli bir imar faaliyetine rastlanmaz. 16. yüzyılda Kilisehisar olarak bilinen kent altı mahalleye bölünmüştür. 1518 tarihli tahrir defterinde Cami Mahallesi’nde olduğu kaydedilen Sinan Bey Camisi’nin ismi geçer. Sinan Bey Camisi’nin yanında bir hamam ve iki konak Osmanlı döneminden günümüze ulaşabilen az sayıdaki yapıları oluşturur. Modern evlerin arasında az sayıda kalmış kerpiç evler 19. yüzyıl sonlarında 20. yüzyıl başlarında inşa edilmiştir. İki katlı olan kerpiç evlerin birçoğu terk edilmiş ve harap haldedir. Cumhuriyetin ilanından sonra 1932 yılında kente altı dershanesi olan bir okul binası inşa edilmiştir. 2015 yılında korunması gerekli kültür varlığı olarak tescil edilen okul, duvarlarında oluşan çatlaklar nedeniyle 2016 yılında boşaltılmıştır.
Sonuç olarak antik Tyana’dan günümüze ulaşabilmiş olan kalıntılar kentin zengin bir geçmişi olduğunu göstermektedir. İç Anadolu’dan Akdeniz Bölgesi ve Ortadoğu’ya açılan, antik yollar üzerinde bulunan şehir, coğrafyanın sağladığı bu avantajdan dolayı her dönemde önemini korumuştur. Tyana en parlak dönemini hiç kuşkusuz Roma İmparatorluk döneminde yaşamıştır. Kentte sürdürülen kazılar kentin geçmişinin aydınlatılmasına yönelik atılmış önemli bir adımdır.
OSMAN DOĞANAY - Aksaray Üniversitesi, Arkeoloji Bölümü
BÜLENT İŞLER - Hacı Bayram Veli Ünİversitesi, Sanat Tarihi Bölümü
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Toplumsal Tarih'in 334. sayısından “Bizans Kapadokya’sında Yaşam ve Maddi Kültür” dosyası açılıyor
17 Mar 2023

YAZARLAR

Toplumsal Tarih
Tarih Vakfı'nın ülkemiz insanlarının tarihe bakışlarına yeni bir içerik, zenginlik kazandırmayı ve tarihi mirasın korunmasını köklü bir duyarlılıkla, geniş toplum kesimlerinin katılımıyla gerçekleştirmeyi amaçlayan dergisi Toplumsal Tarih'ten özel seçkiler her cuma 11.00'de Aposto'da.
İLGİLİ OKUMALAR


