Yakın Geçmiş: Başkan

15 Temmuz’un Ertesi
15 Temmuz günü bittiğinde Türkiye Fetullahçı Terör Örgütü tarafından hazırlanmış darbe girişimine karşı birlikte durmuş, yönetime el konulmasına izin vermemişti. Siyasi partiler liderliğinde birleşen vatandaşların bu mücadelesi ülkede kısa sürecek bir birliktelik umudu yaratmıştı. FETÖ tehdidi karşısında birlikte duran partiler, yaşananların akabinde yaptıkları açıklamalar ile de bu umut havasını sürdürmüştü.
Bu tutum 24 Temmuz tarihinde düzenlenen Taksim Mitinginde kendisini tekrar gösterecekti. Başarısız darbe girişiminden 9 gün sonra ana muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), 2 ay öncesinde 1 Mayıs’ın kutlanılmasına izin verilmeyen Taksim Meydanı’nda bir miting düzenledi. Bu miting CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun sözleri ile partiler üstü bir anlayışa sahipti. Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) hükümeti 15 Temmuz’un ardından daha serbest bir tutum izleyeceğe benziyordu.
Taksim Mitinginden iki hafta sonrasında ise Yenikapı Mitingi yapılacaktı. Şehitler ve Demokrasi Mitingi olarak da hatırladığımız bu miting, Türkiye tarihindeki en geniş katılımlı miting olacaktı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Binalı Yıldırım gibi üst düzey devlet yetkililerinin katılımı haricinde CHP ve Milliyetçi Hareket Partisi gibi muhalif duruşlu partilerin varlığı da dikkat çekiciydi. 7 Ağustos 2016 tarihinde düzenlenen bu mitingde darbe teşebbüsüne karşı ülkenin birlikte durduğu mesajı verilmeye devam edilmişti. Vatandaşlar miting alanına akın etmiş, milyonlarca vatandaş organizasyona katılım sağlamıştı.
Bu mitingler üzerinden oluşan ortak duruş yakın zamanda bozulmaya yüz tutacaktı. AK Parti hükümeti FETÖ ile mücadele adına hükümete daha fazla güç sağlayacak olan Olağanüstü Hal yönetimini ilan edecekti. 20 Temmuz itibari ile başlayan OHAL yönetiminin odağı Fetullahçı Terör Örgütü’nün kalıntılarını kazımak, darbe teşebbüsünün zanlılarını yakalamak ve kamu düzenini tekrar kurmak üzerineydi. Bu süreç içerisinde kamu kurum ve kuruluşlarında soruşturmalar başlayacak, sayıları on binleri aşan personel görevlerinden uzaklaştırılacaktı.
Bahsi geçen soruşturmaların hızla genişlemesi 15 Temmuz’un ertesindeki ilk günlerde ortaya çıkan umutlu havayı da dağıtacaktı. Soruşturmalar AK Parti’yi teğet geçmeye başlayacak, fakat muhalefet partileri hedef almaya devam edecekti. Bu şekilde siyasi parti liderlerinin omuz omuza durduğu günler sona erecek ve karşılıklı eleştiriler tekrar alevlenecekti.

Başkanlık Tartışması
OHAL’in ilanı ile başlayan süreç devam ederken AK Parti hükümeti bir taraftan da sistem değişikliği hazırlığına girişiyordu. AK Parti aslında 15 Temmuz öncesindeki dönemde de Parlamenter sistemi geride bırakarak başka bir sisteme geçmek istediğini açıklamış fakat iktidarı koruyamadığı Haziran 2015 seçimi ile bu istek ertelenmişti. Kasım 2015 seçimi ile otoritesini tekrar kuran AK Parti yine hazırlıklara girişmeye yeltenmiş olsa da önce parti içi anlaşmazlıklar, sonrasında da 15 Temmuz Darbe Girişimi bu planları yine ertelemişti.
İktidarın 15 Temmuz’u atlatmasının ardından kendisini OHAL ilanı ile daha güçlü bir pozisyona koyması artık sistem değişikliği için çalışılmasının yolunu açmıştı. Bu sürecin başlaması sadece iktidarın yeterli otoriteye sahip olmasına bağlı değildi. İktidar ayrıca 15 Temmuz aracılığıyla halk arasında sahip olduğu desteği de tekrar görmüştü. Bu destek ilerleyen günlerde yapılan mitinglerde de kendisini gösterince AK Parti içerisinde Parlamenter sistemin yerine geçecek bir sistem için hazırlıklar hızla başlamıştı.
AK Parti’nin hazırlamaya giriştiği yeni sistemin en büyük önceliği Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aktif siyasete tam anlamıyla dönmesiydi. Erdoğan Cumhurbaşkanlığı görevine başladığı günden itibaren partisinden ayrılmış ve kağıt üzerinde tamamen ilişiğini kesmişti. Fakat Erdoğan 2015 seçim döneminde yaşandığı üzerine pratikte eski partisiyle bağını korumuş ve muhalefet tarafından partili olmakla suçlanmıştı. Dolayısıyla iktidar partisi hazırlamak üzere olduğu planlamada Erdoğan’ın partiyle olan ilişkisini resmileştirmek istiyordu.
Yeni sistemin taslağının hazırlandığı günlerde iktidar partisi halihazırda yürürlükte olan sistemi eleştirmeye başlamış, Parlamenter sistemin Başbakanlık-Cumhurbaşkanlığı görevleri üzerinden iki başlı bir sistem olduğunu ifade etmeye başlamıştı. AK Parti’nin iddiasına göre geçerlilikte olan sistem ülkenin içinde olduğu kriz durumunda, çift başlılık sebebiyle, gerekli hızda aksiyon alamıyordu.
Haftalar geçtikçe iktidar partisinden gelen eleştiriler artıyor, ülkenin daha efektif bir şekilde yönetilmesi için Anayasa değişikliğinin şart olduğu kitlelere haykırılıyordu. Bunlar yaşanırken muhalefet de yüksek sesle eleştiriler getiriyordu. Muhalefetten yükselen eleştiriler AK Parti’nin halihazırda sahip olduğu gücün daha da otoriter ve baskıcı bir hale geleceğinden bahsediyordu.
Ayrıca artık tüm muhalefet partileri kesin bir çizgiyle kendilerini iktidardan ayırmıyorlardı. Yıllar boyu AK Parti hükümetine karşı sert bir muhalefet yapmış olan Devlet Bahçeli partisiyle birlikte her geçen gün AK Parti ile yakınlaşıyordu. Bu yakınlaşma ülkedeki siyasi spektrumda büyük bir değişikliği de haber veriyordu. MHP, AK Parti ile ittifak kurduğu an ülkede spektrumun sağında bulunan en büyük iki parti bir araya gelmiş olacaktı. Fakat bu durum MHP içerisinde bulunan tüm üyeler tarafından iyi değerlendirilmiyor, parti içerisindeki muhalefet Olağanüstü Kurultay çağrısı yapıyordu.

Baskı
Türkiye bir kanattan hazırlıkları yapılan yeni sistemi tartışıyor, bir taraftan da 15 Temmuz’un yaralarını sarmaya devam ediyordu. İlan edildiğinde 3 ay sürecek olan OHAL yönetimi her 3 ayın sonunda yenilenmeye başlamıştı. Güçlendirilmiş yetkilerle donatılmış olan iktidar 15 Temmuz kaynaklı kriz durumunun çözülmesi adına uğraştığını ifade ederken muhalif kanallardan da yetkilerin kötüye kullanıldığı mesajı veriliyordu.
Muhalefete göre iktidar yıllardır süregelen otoriterleşme sürecini hızlandırmış ve karşı çıkanları cezalandırmaya başlamıştı. AK Parti iktidarı uzun süre boyunca muhalefeti baskı altında tutmuş ve bu baskılar protestolara sebep olduğunda da protestoları sert bir şekilde bastırmıştı. Bu baskı ortamı tamamiyle siyaset meydanına da aktarılmaya başlanmıştı. 2016 yılı sona ererken Halkların Demokratik Partisi (HDP) vekilleri tutuklanmaya başlandı. Bu vekiller arasında 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine aday olarak katılan Selahattin Demirtaş da bulunuyordu.
HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ terör örgütü PKK ile ilişkileri olduğu gerekçesiyle soruşturulmaya başlanmış, her geçen gün haklarındaki suçlamalar ağırlaşmaya devam etmişti. Fakat eş başkanların ve pek çok HDP’li vekilin tutukluluğu sadece bir siyasi partinin sakat bırakılmaya çalışılmasını ifade etmiyordu. Bu hamle ile çözüm sürecinin iptalinden sonraki iktidarın tutumu da ortaya çıkıyordu. “Kürt Sorunu” olarak anılan problem artık iktidar tarafından barış ile çözülmek istenmiyordu.
İktidardan gelen baskı sadece siyasi partilere odaklı değildi. CHP’li Enis Berberoğlu “MİT Tırları” olarak hatırlanan olaylarla alakalı görüntüleri Can Dündar’a verdiği iddiası ile yargılanmaya başlandı. Berberoğlu "Devletin gizli kalması gereken bilgi ve belgelerini askeri ve siyasal casusluk amacıyla temin etme" ve "FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etme" suçlarından iki müebbet hapis cezası alsa da mahkemenin uyguladığı indirim ile 25 yıl hapse mahkum edildi. Bu haberin yayınlanması ile CHP grubu Meclisi terk etmiş ve kriz ile alakalı harekete geçmişti.
CHP lideri Kılıçdaroğlu yaşananların büyük bir adaletsizlik olduğunu ifade etmiş ve “Adalet Yürüyüşü” olarak tanımladığı protesto eylemine başlanacağını açıklamıştı. Adalet Yürüyüşü Ankara’dan yola çıkarak İstanbul’da Maltepe’de bitecekti. Bu yürüyüş ile protestocular yargının bağımsız olması gerektiğine dikkat çekmek istiyorlardı. Ayrıca AK Parti’nin 3 ay süreceğini ifade ettiği OHAL yönetiminin de sona ermesi yürüyüşe katılanların talepleri arasındaydı. 15 Haziran 2017’de başlayan bu yürüyüş 420 kilometre yolun 25 günde katedilmesiyle sonuçlanmış ve varış noktası olarak belirlenen Maltepe’de bir miting yapılmıştı. İktidar bu süre boyunca yürüyüşü eleştirmişti.

Referandum
Ülkedeki polarizasyon her geçen tartışma ile derinleşmekte, iktidar ve hükümet arasındaki gerginlik tırmanmaktaydı. İktidar partisi taslağını hazırladığı Türkiye Usulü Başkanlık Sistemini halka tanıtmaya başlamış, Mecliste de bu değişikliklerin yapılabilmesi için yasama sürecini başlatmıştı. Yeni sistemin efektif olduğu iddia ediliyor ve ülkenin bu sistem ile birlikte güçleneceğinden bahsediliyordu.
Bahsi geçen taslak komisyondan geçtikten sonra oylanmak üzere Meclis Genel Kuruluna gönderildi. Meclis tüzüğüne göre bu kanun teklifinin halk oylaması ile yasalaşması için 330 kabul oyuna ihtiyacı vardı. Eğer ki teklif 367 oy barajını geçerse de halk oylamasına gerek kalmadan doğrudan yasalaşabilecekti. Bu koşullar içerisinde gündeme gelen teklif oylanmak üzere Meclis ajandasında yerini aldı.
AK Parti sıraları birlik içerisinde kabul oyu verecek, MHP de kabul oyu vererek değişikliğe destek verecekti. Diğer tarafta ise CHP birlik içerisinde teklifin karşısında bulunacağını açıkladı. HDP ise teklifin Meclise gelmesinden önce yaşanan gelişmeler ve partinin baskı altında bulunmasıyla oylamaya katılmayı reddetti. HDP teklif oylanmaya giderken boykot kararı almış, demokratik olmayan koşullarda bu oylamaya katılmayacağını ifade etmişti. Mecliste bulunan diğer iki bağımsız vekil; Ümit Özdağ ve Aylin Nazlıaka da teklifin karşısında duracaklarını açıkladılar.
Taraflar bu şekilde belirlenmişken oylama gerçekleşti ve söz konusu teklif 339 oy alarak referandum barajını geçti. Bu sonuç hükümet cephesi için bir başarı olsa da, sonucun referandumu işaret etmesi sürecin gecikeceğini haber vermişti. AK Parti MHP ile birlik olduğunda dahi Meclis yoluyla istediği değişikliği derhal alamamıştı. Ayrıca MHP sıralarından fire de verilmişti. MHP’nin 39 vekilinden 33’ü kabul yönünde oy kullanmış, 6 vekil teklifin karşısında oy kullanmıştı. MHP içerisinde tartışmalar daha da alevleniyordu.
Yasalaşması için halka sunulacak teklifin oylanması için ise 16 Nisan 2017 tarihi belirlendi. Teklifin Meclisten geçtiği günden bu tarihe kadar ise ülke tarihindeki en gergin kampanya çalışmaları başlamış oldu. Sadece siyasi partiler değil, tüm ülke “evet” ve “hayır” tarafları arasında bölünmüştü. Bu bölünmüşlük ortamı içerisinde Cumhurbaşkanı Erdoğan halktan “evet” oyu alabilmek için çalışmalara başlayacağını duyurdu. Bu çalışmalar Erdoğan’ın il il gezerek miting yapacağını işaret ediyor, tarafsız Cumhurbaşkanı ibaresi de bu şekilde rafa kaldırılıyordu.
Erdoğan’ın propaganda çalışmalarına katılacağı haberi muhalefet tarafından ağır bir şekilde eleştirilmişti. Kılıçdaroğlu bu referandumun partiler arası tartışmalarla olmayacağını ileri sürmüş, AK Parti hükümetinin devlet eliyle “evet” oyu verilmesini destekleyeceğini; “Hayır” oyu verilmesinin de önüne geçileceğini ifade etmişti. CHP, oy toplayabilmek adına ise gözlerini MHP tabanına çevirmişti. MHP içerisindeki tartışmalı hal büyümüş ve Meral Akşener liderliğindeki muhalif grup partiden tasfiye edilmişti.
Akşener liderliğindeki bu grup “Türk Milliyetçileri “Hayır” Diyor” adı altında bir platform oluşturmuş, MHP tabanına hayır çağrısında bulunmuştu. CHP de aynı tabanı hedef alarak kendisi ve HDP arasında bir mesafe oluşturmaya başlamıştı. HDP ise bu sırada iki eş başkanı da tutuklu olarak siyasi varlığını sürdürüyordu. HDP de diğer muhalif partiler gibi anayasa değişikliğinin karşısında duruyor, “Hayır” oyu vereceğini ifade ediyordu.
16 Nisan tarihine yaklaşan bu süreçte OHAL durumu tekrar gündeme gelmiş, OHAL kaldırılmadan referandum yapılıp yapılmayacağı tartışılmaya başlanmıştı. İktidar ise bu tartışmalara seçimden önce kaldırılacağı yönünde cevaplar vermiş, fakat bu cevaplar seçim günü geldiğinde tutarsızlaşmıştı. OHAL mitinglerin güvenliği, ve kamu huzurunun korunması gerekçeleri ile devam edecekti.
Oyların verilmeye başlanacağı gün yaklaştıkça ülkenin her köşesinden saldırı haberleri geliyordu. Hem “Evet” hem “Hayır” destekçileri karşıt görüşteki vatandaşlarca tehdit ediliyor, saldırıya uğruyordu. Türkiye yaklaşan referandumun ağırlığı karşısında iki tarafa ayrılıyor, iki taraf da diğerine tahammül edemiyordu.
Takvimler 16 Nisan 2017 tarihini işaret ettiğinde ise vatandaşlar oylarını kullanmış vaziyette sonuçların açıklanmasını bekliyorlardı. Bu gergin atmosfer içerisinde sonuçlar açıklandığında ise iki taraf da sonuçları şaşkınlıkla karşılamıştı. EVET %51.41, HAYIR %48.59 oy almış, hükümet cephesi teklifi yasalaştırmayı başarmıştı. Fakat oy yüzdelerinin bu kadar yakın olması beklenmemiş, iki taraf da daha açık bir sonuç beklemişti. Zaferin sahibi olan hükümet cephesi yine de sonuçları mutluluk ile karşılamış, sonraki adımlar için hazırlıklara başlamıştı.
Öte yandan muhalefet cephesinde huzursuzluk havaları esiyordu. Kampanya sürecinin adil olmadığı vurgulanıyor, oylama sürecinde yolsuzluk yapıldığı iddia ediliyordu. Yüksek Seçim Kurulu’nun sonuçlar açıklanırken mühürsüz oyları kabul edeceğini duyurması ise aynı şekilde tepkilere sebep olmuş, kalabalık gruplar şehir meydanlarında bu kararı protesto etmişti.

Yeni Düzen
2017 Anayasa Değişikliği Referandumu’nun sonuçlanması ile birlikte Türkiye Parlamenter sisteme veda etmişti. Türkiye Cumhuriyeti artık özgün bir Başkanlık sistemi ile yönetilecekti.
Bu sistem ile birlikte hükümetin başı pozisyonunda bulunan Başbakanlık görevi kaldırılmış, bu görev devlet başkanı konumundaki Cumhurbaşkanlığı görevine eklenmişti. Bu şekilde Türkiye’de oluşturulan yeni düzenin ilk başkanı Recep Tayyip Erdoğan olmuştu.
Bu sistemle birlikte hükümetin başı olan ve partili olmasına izin verilen Erdoğan tekrar AK Parti sıralarına katılmış ve partinin genel başkanlığı görevine seçilmişti. Erdoğan 2014’te ara verdiği AK Parti serüvenine artık kapalı kapılar arkasında değil resmiyette de devam edebilecekti.
Bununla birlikte yeni sistem ülkedeki yasama, yargı ve yürütme yapılarını tamamiyle değiştirmişti. Yürütmenin başı olan Cumhurbaşkanı ayrıca kararnameler çıkararak yasamaya da katılabilecekti. Bu kural ile birlikte Meclisin ağırlığı azalmış ve yasamanın sorgulanabilirliği de şüpheye düşmüştü. Nihayetinde Cumhurbaşkanı halk tarafından seçiliyor ve doğrudan Meclise hesap vermiyordu. Bu durumu ülke içinden ve dışından pek çok akademisyen eleştirmiş ve sistemin otoriterleşmeye olan eğilimine dikkat çekilmişti.
Ayrıca bu sistemin denetleme açısından da sorunları olduğu hem muhalefet partiler hem de uzmanlarca sıkça dile getirilmişti. Cumhurbaşkanı seçimlerini yenileme yetkisine sahip olan Meclis bu yetkiyi sadece beşte üç çoğunluk ile kullanabilirken, Cumhurbaşkanı TBMM’nin feshini isteyerek Meclisi kapatma yetkisine sahipti. Bu durum halkın temsiliyetini simgeleyen Meclisin Cumhurbaşkanlığı karşısında güçsüz kaldığını simgeliyordu. Ayrıca Meclise verilen yetki için gereken çoğunluğun sağlanabilmesi de pratikte olası gözükmüyordu.
Yapılan değişikliklerle birlikte hem genel seçimlerin hem de Cumhurbaşkanı seçimlerinin aynı gün yapılacak olması da Meclisin Cumhurbaşkanını denetlemesini zora sokuyordu. Aynı gün içerisinde yapılan bir seçimde bir partinin iki seçimde de yakın sonuçlar alması birini kazanıp diğerini kaybetmesinden daha beklendik bir durumdu. Dolayısıyla Cumhurbaşkanlığı makamını kazanan siyasi parti bu makamı Mecliste kazandığı koltuklarla da koruyabiliyordu.
Bu değişikliklerin yanısıra bakanların çalışma prensibi de değişmişti. Artık bakanlar sadece Cumhurbaşkanına hesap veriyor ve bakan olarak atanacak kişilerin vekil olması beklenmiyordu. Bu şekilde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altında Cumhurbaşkanı Erdoğan kuvvetler ayrılığı ilkesini ihlal eden güçlerle donatılmış olmuştu.
Bu değişikliklerin temelleri atılırken ise muhalefet cephesi kaynıyordu. MHP’den ihraç edilen muhalif grup Akşener etrafında birleşmiş ve İYİ Parti’yi kurmuşlardı. İYİ Parti merkezin sağında kalan ve milliyetçi gelenekten gelen bir partiydi. Kuruluş süreci itibariyle hükümete karşı cephe almış ve hükümete destek veren MHP’nin tabanındaki muhalifler tarafından ilgi görmüştü. İYİ Parti ayrıca CHP içerisinde bulunan daha milliyetçi çevreler tarafından da ilgi görmüştü. Genel Başkanlığına Meral Akşener’in getirildiği parti 2018 yılında yapılacak seçimler için derhal hazırlıklarına başlamıştı.

2018 Genel Seçimleri ve Cumhurbaşkanlığı Seçimi
Takvimler 2018 yılını gösterdiğinde ise Türkiye’de dengeler değişmişti. AK Parti ve MHP, Meclisin siyasi partiler arasında ittifaklar kurulmasını öngören değişikliği kabul etmesiyle bir araya gelmiş ve Cumhur İttifakı’nı kurmuşlardı. Bu ittifak 2018 seçimlerine hazırlanırken ülkedeki sağ görüşlü seçmenlere seslenecek ve bu partilerin tabanları birleşmeye başlayacaktı.
Öte yandan muhalefet sıraları da ittifak oluşturmaya başlamıştı. CHP, Demokrat Parti, Saadet Partisi ve İYİ Parti bir araya gelerek Millet İttifakı’nı kurmuştu. Bu ittifak HDP tabanı haricindeki tüm seçmenlere doğrudan seslenecekti. İki rakip ittifak bu şekilde hazırlık çalışmalarına başladı. Cumhur ittifakı tek bir aday çıkarmaya hazırlanırken, hükümet karşıtlığı ile birleşen Millet ittifakı üye partileri bu seçimde tek aday formülüne başvurmamaya karar vermişti. Millet İttifakı içerisinde bulunan tüm partiler kendi adaylarını çıkartarak seçime gideceklerdi.
HDP kanadında ise koşullar daha farklıydı. HDP hala pek çok vekilinin tutuklanmış olması ile mücadele ediyordu. Ayrıca muhalefette kurulan yeni ittifaka katılması da olası gözükmüyordu. Millet İttifakı içerisindeki milliyetçi gruplar HDP’yi kabul etmeyeceği gibi HDP’de bu gruplar ile birlikte hareket etmeyecekti. Aynı şekilde de Cumhurbaşkanlığı adaylığında diğer muhalefet partileri ile ortak bir aday da belirlenmeyecek, aday parti içerisinden çıkarılacaktı.
Normal şartlarda 2019 yılında yapılacak olan seçimler Devlet Bahçeli’nin erken seçim teklifi ile erkene alınmıştı. Seçimler için 24 Haziran 2018 tarihi gösterilmiş, OHAL kaldırılmadan seçime gidileceği eleştirilmiş olsa da muhalefet de bu tarihe göre çalışmalarını hızlandırmıştı. OHAL yönetimi 20 Temmuz 2016 tarihinden beri yürürlükteydi ve son uzatılma ile birlikte seçimi de içine alıcaktı. Bu haber uluslararası medyada çokça tartışılmış, OHAL geçerliliğini sürdürürken demokratik bir seçim yapılıp yapılamayacağı sorulmaya başlanmıştı. Fakat bu tartışmalara hükümet cephesinden sert cevaplar gelmiş, seçim programı tartışmalardan etkilenmeden devam etmişti.
Türkiye daha önce eşi benzeri görülmemiş bir sistemle birlikte ilk defa seçime gitmeye hazırlanıyor, seçim hazırlıkları tüm hızıyla devam ediyordu. Bu atmosfer içerisinde partiler hem vekil listelerini hem de Cumhurbaşkanı adaylarını açıklamaya başlamışlardı. Cumhur İttifakı adayı olarak Recep Tayyip Erdoğan’ı göstermiş, istikrar ve efektiflik üzerine kampanyalarını başlatmışlardı.
Öte yandan muhalefet cephesi öncesinde duyurulduğu üzere ortak bir aday olmadan yollarına devam etmeyi seçmişlerdi. CHP Muharrem İnce’yi, İYİ Parti ve Demokrat Parti Meral Akşener’i , Saadet Partisi Temel Karamollaoğlu’nu, HDP Selahattin Demirtaş’ı ve Vatan Partisi de Doğu Perinçek’i aday göstermişti.
Adayların açıklanmasının ardından başlayan gergin süreç içerisinde adaylar arasındaki tartışmalar medyada yankılanmaya başlamıştı. Erdoğan hanesine eklenecek bir zaferin daha hazırlığını yaparken, muhalif partilerin liderleri ikinci tura gerek olmadan Erdoğan’ın yenileceğinden bahsediyorlardı. Siyaset meydanında yapılan tartışmalar sokaklara iniyor, halk ülkenin her köşesinde yaklaşan seçimi konuşuyordu.
Bu atmosfer içerisinde seçim günü geldiğinde ise nefesler tutulmuş, vatandaşlar ekran başlarında sonuçların açıklanmasını bekliyorlardı. Genel Seçimlerin sonuçları açıklandığında ise AK Parti %42.56 oy ve 295 vekil ile ilk sırada çıkmıştı. İttifakın diğer üyesi MHP ise %11.10 oy almış ve 49 vekil çıkarabilmişti. En son seçimle karşılaştırıldığında AK Parti neredeyse %7 oy kaybı yaşamış, MHP’de %0,8 civarında oy kaybetmişti.
Muhalefet cephesinde ise CHP yine ana muhalefet partisi pozisyonunda sandıktan ikinci çıkmıştı. CHP %22.65 oy almış ve 146 vekil çıkarmıştı. HDP de oylarını yükseltmiş ve %11.70 seviyesine ilerlemişti. Ayrıca HDP 67 vekil çıkarabilmiş, MHP’yi geçerek sandıktan üçüncü sırada çıkmıştı. Yeni kurulan İYİ Parti ise %9.96 civarında oy alarak 43 vekil çıkarmaya hak kazanmıştı. CHP, MHP ve AK Parti oylarından verilen kayıplar doğrudan İYİ Parti tabanını oluşturmuştu.
Toplamda 600’e çıkarılan Meclisteki sandalye sayısı bu sonuçlar gözetilerek dağıtıldığında ise hükümet kanadı çoğunluğu sağlamış ve Meclisteki dominasyonunu kanıtlamıştı. Herkesin gözü bu sefer Cumhurbaşkanlığı sonuçlarını aramaya başlamış, sonuçlar hızla açıklanmıştı.
Erdoğan sandıktan birinci sırada çıkmış ve aldığı %52.59 oranındaki oy ikinci bir tur olasılığını silip atmıştı. İkinci sırada Muharrem İnce %30.64 ile gelmiş, üçüncü sıradaki Demirtaş %8.40 oy ile İnce’yi takip etmişti. Akşener Demirtaş’ın hemen arkasında %7.29 oy ile dördüncü sırada kalmıştı. Beşinci sırada yer alan Temel Karamolaoğlu ise %0.89 oy almış, Perinçek ise %0.20 ile altıncı sırada kalmıştı.
24 Haziran günü Cumhur İttifakı’nın zaferiyle sonuçlanırken muhalefet kanadı büyük bir hezimete uğramıştı. Fakat tecrübe edilen mağlubiyet içerisinde AK Parti’nin kan kaybettiği de ortaya çıkmıştı. Erdoğan’ın seçimdeki başarısı AK Parti’nin kan kaybını gölgelese de muhalefet gelecek seçimlere hazırlanabilmek için bir motivasyon kaynağı bulabilmişti.

Seçimin Ertesi
Mecliste 27. yasama yılı başlarken AK Parti-MHP ittifakı güçlü bir pozisyonda gözüküyordu. Oysa ki MHP bölünmüş ve içinden aynı güce sahip başka bir parti çıkmıştı. AK Parti için de aynı kader yaklaşıyordu.
AK Parti eski genel başkanı Ahmet Davutoğlu eski partisinden rahatsızdı. Hatta kendisinin de bir parti kuracağı dedikoduları kulislerde konuşuluyordu. Bu durum AK Parti içerisindeki tek sorun değildi. AK Parti büyüklüğü gereği pek çok farklı grubun aynı çatı altında birleştiği büyük bir siyasi partiydi. Dolayısıyla içerisinde birbirleri arasında sorun da yaşayan gruplar da bulunuyordu. Bu gruplar Erdoğan liderliğinde birleşmiş olsalar dahi, günün şartları el verdikçe parti içerisindeki statülerini yükseltmeye de uğraşıyorlardı.
Dolayısıyla AK Parti dışarıdan sert duruşunu korusa da içerisinde de tartışmalar yaşanmaya devam ediyordu. Gelecek yıllarda kurulacak partiler ve devamlı değiştirilen bakanlar bu sorunların kanıtı olarak kendilerini göstereceklerdi. Fakat durum ne olursa olsun Cumhur İttifakı seçimlerde hem Meclisi hem de Cumhurbaşkanlığını kazanmış, ülkedeki merkezi idareyi kendilerine bağlamışlardı. Bu ittifakın gelecek sınavı ise yerel seçimler olacaktı.

2019 Yerel Seçimleri
24 Haziranda yapılan seçimlerle birlikte ülkedeki siyasi atmosfer hiç dinmemiş ve yaklaşık 9 ay sonrasında yapılacak olan yerel seçimler için seçim gerginliği kaldığı yerden devam etmişti. İttifaklar aslen genel seçimler için kurulmuş olsa da bu birlikteliklerin yerel seçimlere taşınıp taşınmayacağı herkes tarafından tartışılmaya başlanmıştı. Fakat bu tartışmaların yaşandığı günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın parti tabanlarının beklentisi olduğu açıklamasıyla ittifaklar tekrar gün yüzüne çıkmıştı.
Muhalefet cephesinde ise Millet İttifakı seçimlerde daha iyi sonuçlar alabilmek adına harekete geçmiş, özellikle İYİ Parti ve CHP arasındaki diyaloglar olumlu sonuçlar doğurmuştu. İki parti büyükşehirlerde yarışmama kararı almış, ortak aday arayışlarına girişmişti. Bu arayış içerisinde İstanbul için Ekrem İmamoğlu, Ankara için ise Mansur Yavaş aday olarak belirlenmişti.
Muhalefetin sunduğu adaylar karşısında ise Cumhur İttifakı İstanbul’da Binali Yıldırım’ı, Ankara’da ise Mehmet Özhaseki’yi aday göstermişti. Özellikle bu iki şehir için propaganda süreci çok gergin geçecekti. MHP lideri Bahçeli Millet İttifakı’na “Zillet İttifakı” olarak bahsetmeye başlamış ve bu kullanım hızla Cumhur İttifakı’nın geneline yayılan bir kullanım haline gelmişti. Bu adım ile birlikte Cumhur İttifakı seçimlere hazırlanırken kendisini yücelten ve Millet İttifakı’nı kötüleyen bir kampanya hazırlamaya başlamıştı. Bu kötülemeler ise zamanla karalama kampanyası haline gelmiş ve medyanın kullanımı ile büyümeye başlamıştı.
Öte taraftan Millet İttifakı ise sık sık AK Partili belediyelerin israf ve yolsuzluğa bağlı büyük miktarlarda harcamalar yaptığını iddia etmiş, seçim kampanyaları herkesi kapsamaya ve Cumhur İttifakı’nı kötülemeye dönüşmeye başlamıştı.
Bu süreç içerisinde ise medya organlarının önemi tekrar ön plana çıkmış, muhalefet cephesinden sıkça basının taraflılığına eleştiriler gelmişti. Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi kapsamında her yıl gerileyen Türkiye’de basın her geçen gün hükümet çizgisine yaklaşan yayınlar yapmaktaydı. Bu tutum seçimlerin yaklaşmasıyla kendisini daha açıkça göstermeye başlamış, muhalefet adaylarına daha az ekran süresi verilmesi gündeme gelmişti.
Muhalefet liderleri her imkanda bu adaletsizlikten bahsetmiş fakat göze çarpan değişimler yaşanmamıştı. Medya sansürü ile ilgili en büyük kriz ise seçimlerin yapıldığı 31 Mart gecesi yaşanacaktı.
Takvimler 31 Mart tarihini gösterdiğinde ülke çapında yerel yönetimlerin belirlenmesi adına oylar kullanılmıştı. İlerleyen saatlerde sonuçlar gelmeye başlamış, AK Parti iktidarı süresince ilk defa Türkiye haritası muhalif partilerin renkleri ile boyanmaya başlamıştı. Fakat dikkatler seçim sürecinin başından beri odağın üzerlerinde olduğu Ankara ve İstanbul’a kilitlenmiş vaziyetteydi.
Akşam saatlerinde muhalefet cephesi büyük bir mutlulukla başkent Ankara’nın neredeyse kazanıldığını kutluyor fakat gergin bir şekilde İstanbul'u izliyordu. İstanbul’da ise karışık bir durum hakimdi. Devlet kurumu olan Anadolu Ajansı İmamoğlu’nun Yıldırım’ı geçtiği bilgisini paylaşmış, fakat akabinde veri akışı dondurulmuştu. Seçmenler şaşkın bir şekilde bekliyor, muhalefet telaşla seçime müdahale edildiğini düşünüyordu.
Bu gergin bekleyiş sırasında veri akışının tamamen kesilmesi seçimi takip edenleri şok etmişti. Son verilere bakıldığında İmamoğlu önde gözüküyordu. İmamoğlu’nun gece saatlerinde yaşananlarla alakalı konuşma yapmış fakat bu konuşma hükümet çizgisine yakın kanallarca görmezden gelinmişti. Seçmenler haber kaynaklarından bir şey öğrenemiyor, muhalefet bu kuruluşları yolsuzluk ve taraf tutmakla suçluyordu.
Sabah saatlerinde ise ülkede bir kararsızlık hakimdi. İstanbul’da önde olan İmamoğlu mazbatasını alamamış, hükümet yetkilileri seçimde oy kaçırıldığı iddiası ile YSK’ya başvurmuştu. Öte yandan Ankara’da böyle bir karmaşa görülmemiş, Mansur Yavaş’ın zaferi kabul edilmişti. İstanbul’da yaşananların yorumu iki tarafça farklı yorumlanmış, seçmenler arasında tartışmalar alevlenmişti.
Bu kaotik durum içerisinde ilerleyen günlerde YSK İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için yapılan seçimin iptaline karar vermiş ve seçimlerin yenileneceğini duyurmuştu. Muhalefet öfke ile tepki vermiş, hükümetin seçimi kazanamadığı için tekrarladığını ifade etmişti. Tekrarlanacak seçimler için ise tarih olarak 23 Haziran 2019 tarihi gösterilmişti.
Seçimler arasındaki aylarda propagandaların boyutu ve şiddeti artmıştı. Cumhur İttifakı, Millet İttifakı’nı oy çalmakla suçlamış; Millet İttifakı ise diğerini yolsuzlukla suçlamıştı. Bu şekilde ilerleyen süreç sonunda ise 23 Haziran tarihinde seçimler yapılmış, bu sefer İmamoğlu %54.22 oy alarak seçimi kazanmıştı. Eski başbakan ve AK Parti genel başkanı Yıldırım ise %45.00 oy almış, fakat bu sefer mağlubiyet kabul edilmişti.
Son Bakış
İstanbul ve Ankara’nın kaybedilmesi Cumhur İttifakı için sarsıcı olmuştu. Bu zafer CHP etiketi ile yapılmış olsa dahi, zaferin arkasında hem Millet İttifakı içinden gelen destek hem de İstanbul’da yaşayan Kürt seçmenlerin büyük bir etkisi olmuştu. Muhalefet yıllar sonrasında gidişatı değiştirebilmiş AK Parti sahip olduğu galibiyet serisine ikinci mağlubiyetini eklemişti.
İstanbul ve Ankara haricinde pek çok şehrin de el değiştirmiş olması sadece muhalefet partilerinin başarısına bağlı değildi. İktidarın yıllar süren ekonomik başarısının sönmesi, çözülemeyen mülteci krizi ve ortaya çıkan yolsuzluklar gibi pek çok faktör seçmenlerin fikirlerini değiştirmede yardımcı olmuştu. Ayrıca bu şehirlerin kazanılması muhalefetin bu şehirleri rahatça yönetebileceği anlamına da gelmiyordu. Yerel seçimleri sonuçları ile birlikte Türkiye’nin en büyük şehirleri ve merkezi yönetim arasında bir ideolojik kriz yaşanacaktı.
Kapanış
Türkiye’nin yakın geçmişini takip ettiğimiz serimiz bu sayı ile birlikte sona ermiş bulunuyor. CDR ekibi olarak bu seriyi eski seçimlerin bir hatırlatması olarak hazırladık. Seri boyunca bahsi geçen tüm olaylara değinmek bu kısa serinin kapsamını aşacağından, olayların sadece yüzeyine değinmiş olsak da değerli okurlarımıza küçük bir hatırlatma yapmanın mutluluğunu duyuyor, buna imkan sağlayan Aposto ekibine ise teşekkür ediyoruz.
Umuyoruz bu seriyi takip eden tüm okurlarımıza bir şeyler hatırlatabilmiş, ya da kendi araştırmalarını yapacakları bir temel oluşturabilmişizdir. Bizimle bu serüvene çıkan herkese teşekkür ediyoruz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Bu sayıda 2017 Anayasa Değişikliği Referandum’una giden süreci takip edecek, Türkiye Usulü Başkanlık Sistemi ile tanışacağız.
27 Eyl 2022

YAZARLAR

Arda Sirkeci
Editor-in-Chief at CDR

Parlamento
TBMM ile büyükşehir belediye meclislerindeki gelişmeler, meclislere dair araştırma raporları ve siyasete dair daha fazlası her hafta bu yayında!
İLGİLİ OKUMALAR



