Yeni yalnızlık hâlleri ve bizim hikikomori'lerimiz

Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
Yazı: Biray Kolluoğlu, Evren M. Dinçer, Zafer Yenal
Geçenlerde sevgili dostumuz ve okurumuz Barış Bekdemir’den bir mesaj aldık. Barış, hikikomori kavramının popülerleşmesine dikkat çekiyordu. Evden çıkmayan, sosyal hayata katılmayan Japonları anlatan bu kavramın anlattıkları Türkiye’de de orta sınıf aileleri de endişelendiriyordu. “Çocukları buna mı kaptırıyoruz? Mevcut sosyal hayat insanları dışarı çıkmaya ikna edemiyor gibi” demeye başlamıştı ebeveynler.
- Çünkü bugünün Türkiyesi’nde yalnızlık artık istisna değil, giderek norm hâline geliyordu.
Her kültürün tercüme edilmesi güç kelimeleri vardır. Almancadaki Schadenfreude, yani başkasının talihsizliğinden duyulan tuhaf haz ya da Dancadaki Hygge, yani küçük anların konforu ve sıcaklığı ya da Türkçedeki hüzün kavramı gibi. Bunlar kendi kültürlerinin duygu ve düşünce dünyalarını anlatan kavramlar.
Japoncadaki hikikomori’nin de uzun süre böyle bir kelime olduğu düşünüldü. Başka bir dile tam çevrilemeyecek, Japonya’dan başka yerde olamayacak bir hayatın adı gibiydi. Ama şimdi fark ediyoruz ki bu yalnızlık hâli, sadece Japonya’ya özgü değilmiş.
Odalarına, evlerine kapanan gençler giderek daha fazla toplumda karşımıza çıkıyor. TikTok’ta popüler olan sabah rutinlerinden bireysel detokslara, evde yapılan izole egzersizlerden “sessiz kapsül”lere kadar pek çok yeni alışkanlık, dünyanın dört bir yanında benzer bir yalnızlık hâlini biçimlendiriyor. Bütün bunlar bize zamanın ruhuna, dünyanın gidişatına dair işaretler veriyor.

Japonya'da bir kapsül otel
Aslında çok yakınlarda 19 Mart sonrasında “Yalnızlık, geleceksizlik ve gençliğin itirazı” başlıklı yazımızda yalnızlık ve geleceksizlik duygularını, Türkiye’ye özgü siyasal ve ekonomik koşullar bağlamında ele almıştık. Bu yazıda ise “hikikomori” olgusu üzerinde yoğunlaşarak küresel ölçekte özellikle orta sınıf gençliğin içine çekildiği yeni bir yalnızlık rejimini tartışacağız.
Burada meselemiz sadece ekonomik sorunlar ya da siyasi dışlanmışlık değil; daha çok bugünün kültürel normlarıyla şekillenen, hiper-bireyci, performansa dayalı ve aşırı kontrolcü bir yaşam tarzının genç bireyler üzerindeki psikososyal etkileri. Kapalı sitelerin steril huzuru, özel okulların “başarı garantili” koridorları ve alışveriş merkezlerinin klimalı refahı… Bütün bu güvenlikli yaşam hayalleri, mutluluğu bireysel konforla eşitleyip bizi de daha gençleri de müşterek yaşamdan ve kamusal alandan sessizce geri çekilmeye ikna ediyor.
Uzayan ergenlikler, iflas eden aile restoran zincirleri
“İçe çekilmek” anlamına gelen hikikomori, Japonya’da oldukça uzun zamandır gündemde. Kavram, 1990’larda ilk ortaya çıktığında, çoğunlukla bilgisayar oyunlarına teslim olmuş, hayatlarını aylarca odalarından çıkmadan, ekran başında geçiren gençleri tanımlamak için kullanılıyordu. Bu hâliyle bir tür internet bağımlılığı, bir patolojik sapma olarak görülüyordu.
Bazı uzmanlara göre hikikomori dediğimiz, aslında bildiğimiz depresyon, sosyal fobi ya da anksiyete bozukluğu. Ama işin tuhafı, birçok vakada klasik anlamda bir ruhsal rahatsızlık yok aslında. Klinik şablonlara tam oturmuyor hikimokori muzdaripleri. “Hasta” da değiller, “normal” de.
Kimileri de hikikomori'yi Japonya’ya özgü bir “kültürel sendrom” olarak tanımlıyor. Yani sadece belli bir toplumsal atmosferde ortaya çıkan bir ruh hâli gibi. Japonya’nın o meşhur sınav sistemi, işyerindeki rekabet koşulları ve baskıcı toplumsal normlar, bu tabloyu anlamak için hiç de fena bir zemin oluşturmuyor.

Ancak bu atmosfer, yalnızca Japonya’ya özgü değil. Benzer duygular, benzer geri çekilmeler başka coğrafyalarda da yaşanıyor. Örneğin, pandemi sonrasında pek çok Avrupa ülkesinde ve Amerika’da gençlerin evden çıkmama eğiliminin belirginleşmesi tesadüf değil.
Zaten bu kuşak, çoktandır “extended adolescence” yani “uzamış ergenlik” kavramıyla tanımlanıyor. Bilim insanlarına göre artık ergenlik dönemi 10 yaşında başlayıp 24 yaşına kadar sürüyor. Önceden bu dönemin 19 yaşında sona erdiği düşünülüyordu. Ancak günümüzde gençlerin daha uzun süre eğitim görmeleri, evlilik ve çocuk sahibi olmayı geciktirmeleri, toplumun yetişkinliğe geçişe dair algısını da baştan sona değiştirmiş durumda.
İrili ufaklı birçok süreci bu çerçevede okuyabiliriz. Mesela ABD’de orta sınıfın sembolü olan zincir restoranların (“family restaurant”) çöküşü de bir tür sosyalleşme krizine işaret ediyor. Bir zamanlar çok popüler olan (Türkiye’deki şubelerinden de bildiğimiz) TGI Friday ve Red Lobster geçen yıl iflas ilan ettiler. Pizza Hut, Olive Garden gibi restoran zincirlerine artık sadece yaşlılar gidiyor. Oysa bunlar ailelerin, arkadaş gruplarının sosyalleştiği mekanlardı. Şimdi artık eğilim evde ve yalnız yemekten yana.
Amerikalılar restoranlara her zamanki kadar para harcamaya devam ediyor ama aslında yaptıkları şey, bir restoranda hazırlanan yemeği satın alıp başka bir yerde yemek. Paket servis ve teslimat uygulamaları artık günlük alışkanlıkların bir parçası hâline gelmiş durumda. Aracınızdan inmeden sipariş verilen drive-through noktaları hâlâ çok revaçta. Pek çok uzmana göre, rastgele atıştırmalıklar ve küçük kaçamaklar, artık kahvaltı, öğle ve akşam yemeklerinin yerini almaya başlıyor.
Ruhsal hâllerin tarihi: Hysteria’dan Ortoreksiya’ya
Psikolojik bozukluklar olarak etiketlenen bu durumlar, aslında yaşadığımız dönemin hâkim kültürel atmosferine dair çok şey söylüyor. Susan Bordo’nun Unbearable Weight kitabında altını çizdiği gibi, bu tür ruhsal “rahatsızlıklar” bireysel zaaflardan çok, dönemin normlarının, baskılarının ve arzularının bedende yankılanan sesi gibi okunmalı.
Farklı dönemlerde, “zamanın ruhuna ayak uyduramayanlar” genellikle patolojikleştirilen semptomlarla karşımıza çıkıyor. Bir bakıyorsunuz, bir dönemin insanı durup dururken ağlamaya başlıyor, her şeye aşırı duyarlılık gösteriyor. Başka bir dönemdeyse herkes suskunlaşıp evine kapanıyor, kabuğuna çekiliyor. Ya da sadece brokoliyle beslenerek zayıflamaya çalışanların sayısı artıyor.
19. yüzyılın “histerik” kadını, ağlıyor, bayılıyor, fenalık geçiriyordu. Bu duygusal bir taşkınlıklar, kadını hassas, kırılgan, duygusal olarak tanımlayan erkek aklına kadınların “nevrotik” cevaplarıydı. “Rasyonel değilsin” dendikçe kadınlar tüm duygusallıklarıyla sahneye çıkıyorlardı. Histeri, patriyarkal disipline karşı sessiz olmayan bir isyandı.
1950’lerin agorafobisi, savaş sırasında çalışma hayatına katılmaya teşvik edilmiş kadınların savaş sonrası erkeklerin yeniden işgücüne dönmesiyle tekrar ev içine itilmelerine mekansal bir protestosuydu adeta. “Madem bizim yerimiz mutfak, yatak odası ve çocuk odasıysa, ben de dışarı çıkmam” diyordu kadınlar. Agorafobi, yani dışarı çıkma korkusu, ev içi rollerin duvarlaştığı bir dönemde, kadınların kamusal alandan çekilmek zorunda kalmasının bir yansımasıydı.
1980’lerin anoreksik bedeni, sadece zayıflık değil, kusursuzluk vurgusunun, “ideal beden” baskısının ve kontrol saplantısının bir heykeliydi. Zayıflık bir güç, kontrol arayışıydı; yemek yememek bir başkaldırı biçimi.
2010’ların ortoreksiya vakaları ise, sağlıklı yaşamın ve beslenmenin bir tür takıntılı ibadet ritüeline dönüştüğü anlara işaret ediyor. “Doğru yemek yiyorum, çünkü kendimi kontrol edebiliyorum” diyen bu yeni bedenler, iç dünyadaki kaygıların bir tür dışsal simetrisine dönüşüyordu.
Bugün de benzer ruh hâllerine başka başka kılıklar altında rastlıyoruz. Gözle görülmeyen ama hissedilen, tanı konmamış ama yaygın, bazen “trend” bazen “öz bakım” olarak paketlenen hâller. Ve bunlar da özellikle “bizlerin” yetiştirdiği çocuklar, gençler arasında boy gösteriyor. Bütün bunlar söze dökülecek olsa belki de sık sık şu cümleleri duyardık:
“Bana birey ol, kendi kararlarını al dediniz. Alıyorum işte. Kendime çekiliyorum. Artık sadece kendimle olmak istiyorum.”
Aslına bakarsanız bu sözler de yıllardır hem okullarda hem reklamlarda hem ebeveyn öğretilerinden süzülen derslerin yansımaları olurdu. Kendi yolunu çiz, kendi markanı yarat, öne çık, lider ol, kimseye muhtaç olma derken belki de biraz da yalnız ol dedik, başarının yalnızlıktan geçtiğini söyledik. Rekabetin doğallaştığı, kaybedenin “yeterince çalışmadığı” için kaybettiği söylenen bir dünyada büyüttük çocukları. Kapalı sitelerde, korunaklı duvarların ardında, her ihtiyacın “evin içinde” çözüldüğü steril hayatlarda, özel güvenlikle korunan okullarda, bireyselliğin tüm kültürel ve teknolojik araçlarıyla donattık onları.
- Şimdi onlar da tam dediğimizi yapıyorlar belki: kendi içlerine dönüyor, kimseyle temas etmiyor, başkasına yük olmamaya çalışıyor, sadece kendileriyle olmak istiyorlar. Biz de panikliyoruz.
Oysa bu hikaye bir sapma değil. Aksine, çizdiğimiz rotanın mantıklı bir devamı. Tüm o bireyselleşme vaatlerinin, başarı zorunluluklarının, “kendin ol” baskılarının sonunda gelinen yer burası olabilir: Sessizlik, içe dönüş, kendi kabuğuna çekilme arzusu. Her şeyin fazla olduğu bir çağda, fazla olmamayı istemek…
2025’i 'Aile Yılı' ilan ederken
Son zamanlarda çokça duymaya başladık: Türkiye’de aile yapısı değişiyor, hem de köklü bir biçimde. Artık daha çok insan yalnız yaşıyor. 2014’te her 100 haneden yaklaşık 14’ü tek kişilikken 2022’de bu sayı 19’a yaklaştı. Tek ebeveynli çekirdek ailelerin oranı da benzer şekilde artıyor. Bu “ufalanma” sadece rakamlarda kalmıyor; evlerin içini, sokakların ritmini, ilişkilerin doğasını da dönüştürüyor.

Hane dediğimiz şeyin ortalama büyüklüğü, 2008’de 4 kişiydi. Bugün 3’ün biraz üzerinde. Yani evler küçülüyor, haneler seyrekleşiyor. Çünkü insanlar daha geç evleniyor, daha az çocuk yapıyor, daha çok boşanıyorlar. 2001 yılında doğurganlık hızı 20,3’tü; 2022’de bu rakam 12,2’ye geriledi. Doğum yapan annelerin yaşı da yükseldi: 2001’de 26,7 iken şimdi 29,2. Türkiye’nin toplam doğurganlık hızı artık 1,53. Bu, nüfusun kendini yenileyebilmesi için gerekli olan 2,1’in hayli altında.
- Muhafazakarların okumuş yazmış kesimlerinin bir zamanlar bayıldığı, fırsat buldukça bize örnek gösterdiği Japonya’dan sadece hikikomori'siyle değil, hanelerin ufalanma ve sessizliğe gömülme biçimiyle de ilham alıyoruz galiba.
Evlilik cephesinde de durum farklı değil. “Bir yastıkta kocamak” masallarda kaldı. Boşanma oranları arttı, evlenme oranları düştü. Ortalama evlilik yaşı kadınlarda 22,7’den 25,6’ya, erkeklerde 26’dan 28,2’ye çıkmış durumda. Yani herkes birbirini daha geç buluyor—ya da kendini bulmaya çalışmaktan başkasını bulmaya vakit kalmıyor.
Ve bu tablo sadece İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlere özgü değil. Rize’den Eskişehir’e, Karabük’ten Burdur’a kadar Türkiye’nin dört bir yanında aile yapıları sarsılıyor, ev hayatları yeniden biçimleniyor.
Bu dönüşümleri görmezden gelip 2025’i “Aile Yılı” ilan etmek kırık bir aynaya bakıp yüzünü düzeltmeye çalışmaya benziyor. Sosyal dokunun ilmek ilmek çözüldüğü, siyasal baskıların arttığı, ekonomik belirsizliğin derinleştiği bir düzlemde; doğum teşvikleriyle, bakanlık logolarına aile figürü yerleştirerek, törenle nikah kıyıp duayla bebek bekleyerek “güçlü aile” inşa etmek mümkün değil.
- Çünkü mesele sadece aile değil; mesele, o ailenin içinde artık kimsenin kendini ait hissedemediği bir ülke, bir dünya düzeni.
Ev arkadaşlarıyla yaşayıp kimseyle dertleşmeyenlerin, sürekli “Bir şey yapalım” deyip hiçbir yere çıkmayanların ya da yalnız yaşamaktan memnun olduğunu söyleyip bir “like” ya da “reply” gelmeyince gün boyu huzursuz olanların dünyasındayız.
Tüm bunlar yalnızlığın yeni hâllerini gösteriyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
NEREDE YAYIMLANDI?
Günümüzde yalnızlık hâli aslında toplumsal bir mimariyle örülüyor.
15 Haz 2025

YAZARLAR

Zappa Zamanlar
“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ OKUMALAR
Kaybın ismini koymamıza rağmen gelecekten vazgeçmemek ve geleceği kurmak konusunda ısrarcı olmak. “Israr etmeliyiz” çünkü çocuklara ve gençlere hikâyelerini yazabilecekleri bir dünya borçluyuz.
26 Nis 2026

21. yüzyıl kültürü biçimsel bir nostaljiye hapsolmuş durumda. Geçmiş biçimleri yeniden paketlemek, zaten bilinen formülleri rafine ederek tekrar dolaşıma sokmak, tanıdık olandan şaşmamak... Mark Fisher'ın "geleceğin usulca yitişi" dediği olgu, “kültürün bugünü kavrayıp ifade etme kapasitesini yitirdiğine dair artan bir hisse” işaret ediyor.
12 Nis 2026

Bugün çoğu film, dünyayı anlamaya değil, onunla baş etmeye çalışan bireylerin duygusal evrenine çekiliyor. Bu yüzden de politik olan, sistemsel olan, yapısal olan arka plana itiliyor.
29 Mar 2026

Gastronomi, üretim zincirindeki eşitsizlikleri örten şık bir örtü yerine, bu eşitsizlikleri çözen bir kaldıraç olarak kullanılırsa; şehirler sadece bir "lezzet durağı" değil, belirsizlikler çağında "toplumsal direnç ve adalet merkezleri" haline gelebilir.
08 Mar 2026

“Bitti” dediğimiz o eski dünya düzeni, sadece askeri anlaşmalarla değil; bu tür “kalkınma” anlatılarıyla, mühendislerin hatıralarıyla ve hatta şairlerin sesleriyle örülmüştü.
15 Şub 2026



