Acı, öfke ve borç büyük

Deprem bölgesinde büyük bir acı ve öfkeye tanık olduk. Gün gün yaşadıklarımızı aktarıyoruz
Acı, öfke ve borç büyük

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

6 Şubat Pazartesi günü tüm Türkiye’yi acıya boğan deprem haberini aldıktan sonra, 8 Şubat Çarşamba akşamı deprem bölgesine doğru yola çıktık.

Aposto’dan ben, Umutcan ve Kaan, yanımıza amcası ve kuzeni İskenderun’da bir enkazın altında kalan arkadaşımız Muhammed’i de alarak. Devletin atıllığına, kriz yönetimindeki koordinasyon eksikliğine, katil müteahhitlere, onlara izin veren siyasilere, yani kendilerine yaşatılan kadere isyan eden depremzedelerden canlı yayın mikrofonlarının kaçırıldığı bu günlerde, milyonlarca vatandaşa gücümüz yettiğince ses olmak zorunda olduğumuzun bilinciyle.

Adana, İskenderun, Antakya, Osmaniye, Pazarcık, Narlı, Kahramanmaraş merkez, Gaziantep merkez, Islahiye ve Nurdağı’na gidip, 13 Şubat Pazartesi İstanbul’a döndük. Günler sonra sıcak bir evde banyo yapıp yatağa yatabilmenin hissettirdiği şey mutluluk değil, insanın bir türlü kurtulamadığı, şanslı olmanın getirdiği suçluluk duygusuydu.

Bu bültende okuyacaklarınız benim bu seyahatteki notlarım, görecekleriniz Kaan’ın çektiği fotoğraflardır.

Henüz İstanbul’un çıkışında vinç, konteyner ev ve yardım kolisi taşıyan tırların yoğunluğu, seferberlik hâlini ve millî dayanışma ruhunun özetiydi. Benzin kuyrukları Niğde’den başlıyor, yolda ilerledikçe tuvaletler içine girilemez hâle geliyordu.

9 Şubat: Adana, İskenderun

İlk durağımız olan Adana’da konuştuğumuz insanlar, şehirde yıkılan bina sayısı diğer şehirlere kıyasla az olmasına rağmen arama kurtarma çalışmalarının çok geç başlamasından yakındı. Şehrin son 20 yılda inşa edilen bölümlerinin eski mahallelere göre daha fazla hasar aldığını, şehir genelinde milyonlarca insanın korkudan geceleri sokaklarda geçirdiğini öğrendik. Elektrik kesintilerinin sürdüğü kentte pek çok insanın çadırlara yerleştiği ya da merkezden uzak tek katlı bağ evlerine geçtiği bilgisini aldık.

Ofisine gidip görüştüğümüz İl Sağlık Müdürlüğü yöneticisi Emine Hanım, Adana’nın görece az hasarlı olması sebebiyle bölgenin koordinasyon merkezine dönüştüğünü anlattı. Adana’dan İskenderun’a giden yol depremde ağır hasar almış olacak ki bazı yerlerine yeni asfalt dökülmüştü.

İskenderun’a girdiğimiz andan itibaren inanılmaz bir yıkımla karşı karşıyaydık. Günler boyunca arka fondan hiç eksilmeyen siren ve iş makinası seslerini ilk orada duyduk. Limandaki yangın devam ediyordu. Yangına müdahale eden uçaklar alçaktan uçuyordu. Neredeyse her 9-10 evden biri yıkılmışa benziyordu. Her yanda enkaz vardı. Tarihi camiler, kiliseler yıkılmıştı. Henüz Nisan 2022’de askerlik görevi için geldiğim ve gezince hayran kaldığım İskenderun, korku filmi setinden farksızdı.

kilise

Enkazlardaki çalışmalar devam etse de henüz hiç arama kurtarma faaliyeti yapılmayan yıkıntılar görüyorduk. Sık sık herkes susturuluyor, yollardaki arabalara kontak kapattırılıyor, enkazlar dinleniyordu. Kimle konuşsak arama kurtarma ekiplerinin ve sokakta kalanların temel ihtiyaçların giderilmesinin gecikmesi yüzünden büyük bir kızgınlık vardı. İnsanlar, sevdiklerinin canlı bulunacağına dair umutlarını yavaş yavaş kaybediyordu. En azından ölü bedenlerin bulunması bir dileğe dönüşüyordu. Enkaz başlarında yakılan ateşlerde ısınılıyor, enkaz başları terk edilmiyordu.

İletişim depremin üstünden günler geçse de çok sorunluydu. İnternet çok yavaştı, telefon hatları sık sık kopuyordu. 

Şehirde AFAD’ın kurduğu bir çadır kente gidip depremzedelerle konuştuk. Kimle konuşsak hasar gören evlerden değerli eşyaları çalan, gelen yardımları stoklayan yağmacılara öfke kusuyordu. Çadırlarda kalan halk, ellerindekini bize ikram etmeye çalışıyor, birbirleriyle göreni duygulandıran bir dayanışma hâlinde yaşıyordu. Yağmacıların çoğunluğunun sığınmacı olduğuna yönelik yaygın düşünce, kaos hâlindeki şehirde etnik gerilimi de tırmandırıyordu.

Konuştuğum bir depremzede Dilek Hanım, bana çadırının içini gösterdi. Çadırın bir tabanı yoktu. Buz gibi havada depremzedeler, sadece tenteden oluşan bir çadırda çamurun üstünde yatıyordu. Dilek Hanım, oğlu ve köpeğiyle dışarda kaldıklarını, küçücük çadırı başka bir aileyle paylaşmak durumunda kaldıklarını ve kendilerine tek bir yorgan verildiğini anlattı. Hatay’ın “üvey evlat” muamelesi gördüğünü düşünüyordu. İlk üç gün boyunca aç kaldıklarını, bu sürede kendilerine ulaştırılan azıcık yardımın da zorla yağmacılar tarafından ellerinden alındığını söyledi. Dilek Hanım, enkazların altında kalan sevdiklerinin tümünün cenazelerini alıp gömdükten sonra şehri terk edeceğini ifade etti. Sevdiklerinin kimsesizler mezarlığına gömülmesine içi el vermediği için kalıyordu. Dahası, tüm Hataylıların harabeye dönen Hatay’ı terk edeceğini, ancak Hataylı olmayan sığınmacıların burada kalacağını ve uzun vadede Hatay’ın Suriye’ye dönüşeceğini öngörüyordu. Memleketi için çok üzgündü.

Çadır kampındaki tuvalet gerçekten içine girilebilir değildi. Pislikler dışarı taşmıştı. Özellikle kadınlar ped ve hijyen sıkıntısı çekiyordu. Yemek çöpleri düzgün biriktirilmiyor ve toplanmıyordu. Salgın hastalıkların ortaya çıkmasından endişe ediliyordu.

Aynı gece, arkadaşımız Muhammed’in amcasının ve kuzeninin bedenlerine ulaşıldı. Gece yarısı apar topar mezarlığa gittik. Bedenleri yıkayacak, cenaze namazı için abdest alacak su yoktu. Işık yoktu. Aile dostları oradaydı ve teyemmüm abdesti alındı. El fenerleriyle mezarlar kazıldı. Tam cenaze namazına başlanacağı esnada, mezarlığın dışındaki apartmanın enkazından çığlıklar yükseldi. Enkazda canlı biri olduğu düşüncesiyle hepimiz oraya doğru koştuk. Enkazın yanında sağlam kalan bir binanın bahçesinde, yeni bir ölüm haberi alan insanların feryadıymış duyduğumuz ses. Birbirimize baktık, tek kelime edemeden namaza döndük.

Sohbet ettiğim mezarlık görevlisi, depremin ilk gününden beri sabah 6’dan gece 3’e kadar insan gömdüğünü, gerçek can kaybı sayısının açıklanandan çok daha fazla olduğunu düşündüğünü söyledi.

Mezarlıktan çıkınca geceyi geçirmek üzere İskenderun Teknik Üniversitesi’nin kampüsüne giderken yol sormak için sokakta yürüyen iki gencin yanında durduk. Karanlığa gömülen şehirde hiçbir şey net gözükmüyordu. Camı indirdiğimizde, gençlerin elinde taşıdığı poşetin içindekinin bir cenaze olduğunu gördük. Sadece bakışabildik ve yolumuza devam ettik. 

Pek çok depremzede ve arama kurtarma ekibi için bir kampa dönüşen kampüste, arabanın içinde uyuyarak geceyi geçirdik. Kızılay gönüllüleri herkesin ihtiyaçlarını gidermek için canla başla çalışıyordu. Yabancı ülkelerden gelen pek çok asker ve arama kurtarma görevlisi de bu kampüste kalıyordu.

istü

10 Şubat: İskenderun, Antakya

Uyandığımızda manzara daha netti. Kampta tüm çabaya rağmen hijyenik bir ortam sağlanamıyordu. Çocuklar pis ortamlarda koşturuyor, yaşlılar köşelerde gözyaşı döküyordu. Herkes en az birkaç sevdiğini ve tüm varlığını kaybetmişti. Yanımıza gelen bir aile evlerinin enkazında kedilerinin kaldığını, yerini bildiklerini ancak çıkaramadıklarını, onu hayata tutundurmak için kedi maması aradıklarını anlattı. Bize yaklaşan bir teyze, “Elimi açmak çok gururuma dokunuyor evladım” dedi, elinde dağıtılan sandviçle ağlayarak uzaklaştı.

O gün planımız, herkesin İskenderun’dan da daha beter hâlde olduğunu söylediği Antakya’ya gitmekti. Benim de aile dostlarım hâlâ orada, kardeşlerinin enkazdan çıkartılmasını bekliyordu. Arama çalışması için gereken vinci henüz yeni bulabilmişlerdi.

Gördüklerimiz karşısında bazen ağlıyor, bazen de bir film izliyormuşçasına hissizleşiyor ve cehennem ortamına dönüşen dünyadan soyutlanıyor, bazen de yıkılan memleketimizi nasıl yeniden ayağa kaldıracağımızı düşünüp umutsuzluğa kapılıyorduk. Milletin gösterdiği inanılmaz dayanışmaya hayran oluyor, devletin kaybolan itibarından, vatandaşların anlattığı yağma hikayelerinden dolayı endişeye kapılıyorduk.

Yüzlerce yıllık İskenderun Kaymakamlığı binası sapasağlamdı. İçindeki kriz masası gece gündüz çalışıyordu. Önünde sohbet etmeye başladığımız bir kadın, AFAD gönüllüsü olarak Yalova’dan Antakya’ya geldiğini ancak kendini dışarı zor attığını anlattı. Kentte geceleri ortaya çıkan çetelerin terör estirdiğini, vinçlerin enkaz altındaki canları değil, zenginlerin kasalarını çıkarmaya zorlandığını iddia etti. Kaymakamlık önünde yanımıza gelen bir asker de anlatılanları doğruladı. Ofisteki arkadaşlarımızın haberleştirdiği bu iddianın görüntüleri de daha sonra ortaya çıktı.

Aynı gönüllü, Antakya’ya gideceksek dahi geceyi orada geçirmememizi tavsiye etti. “Ekmek yollamasınlar, biz ton balıklı ekmekler yedik Antakya’da. Orada tek lazım olan şey asayiş ve ceset torbası. Şu an orada devlet yok, hayat yok, gökyüzü yok. Cesetler balık istifi gibi.” sözleri aklımıza kazındı.  

Ne yapacağımızı düşünürken bankta oturan bir amca, fazla çorabımız olup olmadığını sordu. Yere doğru bakınca gördüm ki ayakları çıplaktı. Arabadan çorap almaya doğru giderken yanıma yaklaşan, bisküvi taşıyan bir kadın gözyaşlarıyla pek çok sevdiğini kaybettiğini, eşi ve çocuğuyla arabada bisküvi yiyerek yaşadıklarını anlattı. Benden kalacak yer konusunda yardım istedi. Bir umut Antalya’daki otelleri koordine eden bir arkadaşımı aradım, aileye bir otel odası ayarlayabildim. O kadının bana sarılışını ömrüm boyunca hiç unutmayacağım.

Antakya’ya doğru yola çıktığımızda, ters yöndeki trafik şehrin tamamen boşaltıldığını anlatıyordu zaten. Kadim şehir giriş noktasından itibaren yıkılmıştı. Taş üstünde taş kalmamıştı. Kurtarılacak bir şey yoktu artık. İnsanların evleriyle beraber koca bir tarih yok olmuştu. Her yanda asker ve polis olsa da, vatandaşların suçüstü yakaladıklarını söylediği yağmacıları linç ettiğini gördük yanı başımızda. Benim aile dostlarımın yanına ulaşmaya çalışıyorduk ancak girdiğimiz her sokaktan karşımıza çıkan bir enkaz sebebiyle geri dönmemiz gerekiyordu. Başımızı ne tarafa çevirsek, askerlerin bir yağmacıyı daha yakaladığını görüyorduk. Bir anda neredeyse savaş muhabirine dönüşmüştük.

antakya

Yanlarına ulaştığımız tanıdıklarım, Antakya’nın tam merkezinde olmalarına rağmen ilk 48 saat hiç kimsenin kendilerine yemek ve su getirmediğini, çaresizce yıkılan yan apartmandaki kardeşlerinin başında arabada beklediklerini anlattı. Ekipler, günler sonra arama çalışmasına başlamıştı.

Normalde İstanbul’daki hayatımızda bir tekini görsek günlerce etkisinden çıkamayacağımız sahneleri peşi sıra görüyorduk. Her şey zihnimizde normalleşiyordu.

antakya enkaz

Antakya’da arabadan inip yürüyerek dolaşacak bir ortam yoktu. Uyumak için İskenderun’a dönmeye karar verdik. Şehirden çıkış trafiğini de bir nebze atlatmak için arka mahallelerde arabayla dolaşıyor, gördüğümüz çadır kamplarında insanlarla konuşuyorduk. Şartlar İskenderun’dakinden farksızdı. Kaan’ın kamerasını görünce “hâlimizi çek, herkes görsün” diyen ve ağlamaya başlayan insanlar oluyordu. Gerçekten hiçbir basın mensubuyla karşılaşmamak bize de garip geliyordu.

Normalde 40 dakika süren Antakya-İskenderun yolu, şehrin boşalması sebebiyle dört buçuk saat sürdü. Yol boyunca telefon hatlarımız yine çalışmıyordu. Açık olan bir fırına denk geldik. Orada da insanlar, içine giremedikleri evlerinin yağmalandığını birbirine anlatıyordu.

Döndüğümüzde İskenderun’daki çadır kentte Sakarya’dan gelen bir aşçıyla tanıştık. Kayıt yapmak istediğimi söylediğinde önce çekindi. Sonra, kendisinin 1999 depremini yaşayan biri olarak evde duramadığını, tek yapabildiği şey yemek olduğu için gelip burada insanlara yemek pişirdiğini söyledi. Kayıt bittikten sonra baştaki çekincesinin sebebini anlattı. Yetkili makamlara kamptaki tuvaletin rezil durumunu şikayet etmiş, kendisini tehdit etmeye gönderilmiş olma ihtimalimizden endişelenmişti. Bu durumda bile insanlar, üzerlerinde bir siyasi baskı hissediyordu.

O akşam gazeteci ağabeylerimiz Tunca Öğreten ve Murat Baykara ile buluştuk. Biz bölgeye geldiğimiz andan itibaren dış dünyadaki gündemi kaçırmıştık. Bizim bölgede hissettiğimiz etnik gerilimin ülkenin ana gündemlerinden birine dönüştüğünü onlardan dinledik. Yine uyumak üzere gittiğimiz üniversite kampüsünde, arama kurtarma gönüllüsü olarak gelen bir maden işçisiyle tanıştık. Sohbetimizde, AFAD’ın çoğu görevlisinin kurtarma tekniğini bilmediğini, enkazların üstüne çıkartılan vinçler sebebiyle muhtemelen pek çok insanın enkaz altında ezilerek öldüğünü, bunu anlatmaya çalıştığı zaman da AFAD görevlilerinin kendisine “Bize işimizi öğretme” dediğini, kimi kurtarma gönüllüsünün girdikleri enkazlarda “yastık altlarını kontrol ettiğini” öne sürdü. Gönüllü olarak geldikleri ilk anlarda insanları hızlıca kurtarmaya başlayabilecekken saatlerce kayıt sırasında bekletildiklerini anlattı.

O esnada yanımıza gelen bir genç, bu üniversitede okuduğunu, deprem günü ablasının doğum yaptığını, yine de mahalleler arası ihtiyaçları bisikletiyle taşıyarak işe yarayabileceğini düşünerek İskenderun’a geldiğini anlattı. Yaptığımız her sohbet gözyaşlarıyla bitiyordu.

11 Şubat: Osmaniye, Gaziantep

Sabah Osmaniye’ye doğru yola çıktık. Yolda, yanımızdan enkazlar akıp geçerken Enes’in “Enkazın siyaseti - Neden tam şu anda siyaset yapmalıyız?” başlıklı yazısını okudum. Artık klişeleşmiş “Delirmiyorsak, inadımızdan” sözü geldi aklıma. Üzüntüm, öfkem ve en çok da inadım katlandı. 

Umutcan’ın gözlemlediği üzere, şehrin dikey yapılaşan yerleri yıkılmış, yatay yapılaşan yerleri ayakta kalmıştı. Yıkılan mahallelerde vatandaşlar, apartman kapılarına yapıştırılan hasar tespit raporu barkodlarını nasıl okutacakları konusunda sorun yaşıyordu. Bazı sokaklara giriş binaların yıkılma riski sebebiyle kapatılmıştı. Arama kurtarma çalışmaları devam ediyordu. Yanıma gelen bir asker, 5-6 kişilik bir kadın grubunun evlere girerek yağma yaptığını ancak gözden kaçırdıklarını, benim görüp görmediğimi sordu. Olur da görürsem kendisine ulaşmam için telefon numarasını verdi. 

Osmaniye

Osmaniye’den Gaziantep’in merkezine geçtik. Tarihi kalenin bir kısmı yıkılmış, taşlar meydana dökülmüştü. Kahramanmaraş’ta bizden yardım isteyen bir aile için çadır bulmaya çalışıyorduk ancak tüm yolları denesek de bulamıyorduk. Merkezde az ev yıkılsa da ilçelerdeki yıkım sebebiyle korku büyüktü, çoğu evde ışık yanmıyordu. Halk şehri terk etmiş ya da çadırlara yerleşmişti. Umutcan’ın merkezde yaşayan akrabalarını ziyarete gittik. Orta yaşın üzerindeki bu insanlar iki geceyi sokakta geçirdikten sonra daha fazla hayatta kalamayacakları düşüncesiyle hasar almadığını umdukları evlerine dönmüştü. Ancak kapının hemen önündeki çantaları hazırdı, en ufak sarsıntıda dışarı koşacaklardı.

Muhammed’in Gaziantep’te yaşayan akrabaları Gaziantep Üniversitesi kampüsündeki bir camiye sığınmıştı. Onları görmek üzere kampüse gittik. Konuştuğumuz yardım gönüllüsü gençler, ilçelerdeki yıkımın boyutunu anlattı. Yaptığımız ses kayıtlarında dayanışmadan, seferberlikten, depremin büyüklüğünden bahseden gençler, kayıt kapandığı anda “Böyle devlet olur mu? Millet sokakta neden sahipsiz kaldı? Bunca bina nasıl çürük yapıldı?” cümleleriyle isyan ediyordu. Vatandaşlara dayatılan otosansür burada da devredeydi. Geceyi o kampüste arabanın içinde geçirdik.

12 Şubat: Narlı, Pazarcık, Kahramanmaraş, Nurdağı, Islahiye

Sabah Kahramanmaraş’ın ilçelerine doğru yola çıktık. Narlı’ya yakın bir noktada kocaman bir buğday fabrikası yıkılmış, tonlarca buğday ortalığa saçılmıştı. Fabrikanın hemen yanındaki köy halkıyla hayatım boyuna unutamayacağım bir konuşma yaptık.

narlı

Bir amca, dört gün boyunca köyde aç ve susuz kaldıklarını anlattı. Daha sonra tüm yardımın halktan geldiğini anlattı. “Bu halk, bu devletten daha büyükmüş. Bunu bu yaşta öğrendim. Devlet yüzümüze bakmadı. Halkımız yardım etmese biz açlıktan ölecektik.” sözü hafızamıza kazındı. “Türk halkı bambaşka bir halk ama biz birbirimizin değerini bilmiyormuşuz. Bizi bölmüşler, ayırmışlar.” dedi bir başkası. Yakacak kömürlerinin bittiğini söyledi. Köy halkı, yıkılmış evlerinin bahçesinde kendilerini sahipsiz bırakan devlete isyan ediyor, o yokluğun içinde bize de çay ikram etmeye çalışıyordu.

Depremin merkez üssü Pazarcık’ta da taş taş üstünde kalmamıştı. “Maraş bize mezar olmadan, düşmana gülzar olmaz” yazan bir afişin hemen karşısı, kocaman bir enkazdı. Bütün dükkanlar yıkılmıştı. Konuştuğum bir vatandaş, “12 Şubat Maraş’ın kurtuluş günüydü. Buralarda halay çekecektik. Bugün, Maraş bitmiş durumda.” dedi.

Kahramanmaraş’ın merkezindeki Trabzon Bulvarı’nda sağlı sollu neredeyse tüm binalar yıkılmıştı. Her yanda arama çalışmaları sürüyordu. Konuştuğum bir genç, yağmacılara karşı sopalarla nöbetleşe beklediklerini, burada da yağmacıların ayakta kalan binalara girdiğini anlattı. Şehirde tanık olması zor bir öğrenilmiş çaresizlik yaşanıyordu. Gün geçtikçe insanlar duruma alışıyor, hayatın olağan akışı buymuş gibi yaşıyor, hatta zaman zaman şakalaşıyordu. Uzaktan insanları izlerken, arkadaşına şaka yapıp gülüşen birinin arkasını dönüp sessizce ağladığı dikkatimi çekti. 

Oradan, Gaziantep’in Kahramanmaraş’a yakın olan Nurdağı ve Islahiye ilçelerine geçtik. İki ilçede de yıkım çok büyüktü. Ancak ilk kez içinde soba yanan sıcak çadırlar, derli toplu kurulan görece hijyenik mobil mutfaklar gördük. Yollarda minareleri düşmüş camiler, zaman zaman rotamızı değiştirmemize sebep oluyordu. Hava karardığında Islahiye’deydik. Bizim de gücümüz tükenmişti. Arabamıza yaklaşan bir depremzede, bizi çadırında çay içmeye davet etti. Aklımızda kalan, “Biz burada ne yemekler verirdik. Veren eldik, alan el olduk. Buna da şükür.” sözleri oldu.

*

Tanık olmaya bile yürek dayanmayan acıları, içler acısı koşullarda yaşıyor vatandaşlarımız şu an. Kimle konuşsak sayısız yakınını kaybettiğinden bahsediyor. İnsan, gerçekten her şeye adapte oluyor da, bunca sevdiği, saydığı, vergi ödediği, gerektiğinde uğruna canını verdiği devletinden zor günde daha fazlasını bekliyor. Deprem önlenemez elbet ama, bu yıkım, bu kaos ve bunca ölüm önlenebilirdi. Bunu herkes biliyor. 

Sorulacak çok hesap, yeniden inşa edilecek kocaman bir memleket var. Bu dünyada kalanların, bu dünyadan gidenlere borcudur. İlla ödenecek.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

NEREDE YAYIMLANDI?

SpektrumSpektrum

BÜLTEN SAYISI

Deprem bölgesinden: Acı, öfke, yıkım, borç

Deprem bölgesinde büyük bir acı ve öfkeye tanık olduk. Gün gün yaşadıklarımızı aktarıyoruz.

15 Şub 2023

Kaan Walsh

YAZARLAR

Bartu Özden

Politics editor @ Aposto

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

SpektrumSpektrum

HİKAYE

Başka bir kader yoksa: Çocuklara verilecek cezaların artırılmasının sonuçları ne olabilir?

Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

Başka bir kader yoksa: Çocuklara verilecek cezaların artırılmasının sonuçları ne olabilir?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.

16 Tem 2026

Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Pelin Cengiz

·

15 Tem 2026

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Melisa Gülbaş

·

13 Tem 2026

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.

Uraz Kaspar

·

12 Tem 2026

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak