Bibliyoterapi'de bu hafta: Sadakatsizlikle başa çıkmaya çalışanlar için kitap reçetesi

Sadakatsizliğe uğramak insanın eğitimiyle, yaşıyla, güzelliğiyle, zekasıyla ya da ne kadar “iyi bir partner” olduğuyla açıklanabilecek bir şey değil. Yine de insan böyle bir şey yaşadığında çoğu zaman suçu kendisinde arıyor. Oysa bu soruların çoğunun sebebi kontrolümüz dışında gelişen bir olayı yeniden kontrol edilebilir hâle getirme çalışmamız. "Sadakatsizlikle nasıl başa çıkarım?" diye düşünenler için üç kitap.
Bibliyoterapi'de bu hafta: Sadakatsizlikle başa çıkmaya çalışanlar için kitap reçetesi

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

"Sevgili Bibliyoterapist,

Bir yıldır birlikte olduğum erkek arkadaşımın beni aldattığını biliyorum. Başka kadınlarla birlikte olduğundan emin değilim, gerçi bunun da yaşanmış olabileceğini düşünüyorum, ama internette pek çok kadınla flört ettiğini biliyorum. O ise bunların hiçbir anlamı olmadığını söylüyor. Bazen içkiliyken, bazen de aramızın iyi olmadığı dönemlerde olduğunu söyleyerek af diliyor. Ondan ayrılmam gerektiğini hissediyorum. Ama ne zaman bu noktaya gelsek hayatının aşkı olduğumu, beni kaybetmek istemediğini, ilişkimizi bitirmek istemediğini söylüyor. Ben de kalıyorum. Ancak bütün bunlar her tekrarlandığında içimde bir parçanın öldüğünü hissediyorum. Ne okumamı önerirsiniz?

Aydan A."

Duyduklarım için çok üzgünüm sevgili Aydan. Her şeyden önce, bu duygularla baş etmeye çalışırken yalnız olmadığınızı hatırlatmak isterim. Yanlış anlamayın, “Sadakatsizliğe uğrayan tek kişi siz değilsiniz” diyerek yaşadığınız şeyin ağırlığını hafifletmeye çalışmıyorum. Tam tersine, sadakatsizliğin insanda yarattığı güvensizlik, öfke, utanç, yetersizlik hissi ve en önemlisi kendi algısından şüphe etme hâlinin son derece insani olduğunu söylemek istiyorum.

Çünkü sadakatsizliğe uğramak insanın eğitimiyle, yaşıyla, güzelliğiyle, zekasıyla ya da ne kadar “iyi bir partner” olduğuyla açıklanabilecek bir şey değil. Yine de insan böyle bir şey yaşadığında çoğu zaman suçu kendisinde arıyor. “Benim neyim eksikti? Daha güzel, daha genç, daha eğlenceli, daha akıllı ya da ilgili olsaydım bunlar yaşanır mıydı?” diye sormadan edemiyor.

  • Oysa bu soruların çoğunun sebebi kontrolümüz dışında gelişen bir şeyi yeniden kontrol edilebilir hâle getirme çalışmamız.

Ayrılığın İlk Günü isimli romanımı yazarken yaptığım pek çok röportajda da bununla karşılaşmıştım. Sadakatsizlik kadın-erkek ilişkilerinde elbette yeni bir mesele değildi, fakat sosyal medyanın hayatımıza giderek daha fazla girmesiyle sınırları bulanıklaşmış, biçimleri çoğalmış ve bazı davranışlar neredeyse sıradanlaştırılmıştı. Sonrasında okurlardan aldığım mesajlarda beni en çok düşündüren cümlelerden biri şuydu:

“Demek böylesine güzel, akıllı, eğitimli bir kadının bile başına gelebiliyor."

Oysa sadakatsizlik, sadakatsizliğe uğrayan kişinin değerinin ölçüsü değildir. Karşımızdaki insanın yaptığı bir şeyi, dönüp kendimiz hakkında verilmiş bir hüküm gibi değerlendirmeye başladığımız anda, onun davranışının yükünü de kendi sırtımıza almış oluruz.

Aldatılmanın bir başka yorucu tarafı da zihni durmaksızın çalıştırması. İnsan kendisini olayların izini sürerken, ayrıntıları tekrar tekrar gözden geçirirken bulabilir: "Ne zaman başladı, kaç kere oldu, söylediklerinin ne kadarı doğruydu, hangi mesajın altında ne vardı?" 

Size bunu yapmayı bırakmanızı söyleyen arkadaşlarınıza şöyle cevap verebilirsiniz: Aslında zihin burada yalnızca geçmişi anlamaya çalışmıyor, bir daha hazırlıksız yakalanmamak için kendince bir güvenlik sistemi kurmaya uğraşıyor. Eğer bütün parçaları biraraya getirir, olan bitenin mantığını çözersem, belki bir daha başıma gelmesini engelleyebilirim, diyor. 

  • Ne var ki bu çaba bir süre sonra insanın hayatındaki çok daha anlamlı şeylere ayırabileceği zamanı ve zihinsel enerjiyi tüketmeye başlayabiliyor.

İşte bu yüzden amaç, durmadan yeterli olduğumuzu kanıtlamak değil bir başkasının bize davranışını kendimize biçilen değerin bir ölçeği olarak kabul etmemek. Ayrıca hatırlamamız gereken çok önemli bir ayrıntı da var: Bir erkeğin bir kadını aldatmasının, bunu kendisine hak görmesinin ya da kendi davranışı karşısında kadından anlayış ve hoşgörü beklemesinin, içinde yaşadığımız patriyarkal kültürden bütünüyle bağımsız olduğunu düşünmek de pek mümkün değil.

Geçenlerde okuduğum bir Aziz Nesin anı kitabında, Osmanlı döneminde erkeğin karısını dövmesinin gündelik hayatın neredeyse olağan ve toplum tarafından kabul edilebilir bir parçası olduğundan söz ediliyordu. Ben de kendi çocukluğumda Anadolu’da geçirdiğim zamanlardan, azalmakla birlikte bu anlayışın izlerinin hâlâ sürdüğünü gayet net hatırlıyorum. 

Konuyla ilgisini açıklayayım: Erkek egemenliğinin kendisini gösterme biçimleri zaman içinde değişebiliyor, bazı davranışlar kabul edilemez hâle gelirken, onların altında yatan kimi kabuller daha görünmez biçimlerde yaşamaya devam edebiliyor.

Bugün bir ilişkide erkeğin sürekli başka kadınlara yönelmesi, onlarla flört etmesi, yakalandığında inkar etmesi ya da olan biteni küçümsemesi, kadının kendi gördüğünden, hissettiğinden ve sınırlarından şüphe etmeye başlamasına yol açması ve kadın uzaklaşmaya kalktığında bu kez yoğun bir sevgi ve ilgiyle onu ilişkide tutmaya çalışması, tekrar eden bir örüntü hâline geldiğinde psikolojik şiddetin unsurlarını taşıyabilir. 

Buradaki mesele yalnızca sadakatsizlik değildir artık. Mesele, bir tarafın kendi arzularına tanıdığı alanı diğer tarafa tanımaması ve ilişkinin bedelini giderek diğer kişinin ruhsal dünyasına ödetmesidir. Dolayısıyla belki soruyu bir kez daha değiştirmek gerekiyor:

“Onun başka kadınlara yönelmesinin açıklamasını neden kendimde arıyorum?”

Çünkü patriyarkanın en güçlü olduğu yerlerden biri belki de tam burası: Erkeğin davranışının hesabını bile kadının kendisine sordurabilmesi.

Halide Edib Adıvar’dan Handan

Aslında konunun psikolojik altyapısıyla ilgili söyleyecek çok şey var, ancak ben konuyu buraya getirmişken hemen reçetemizin ilk kitabından bahsetmek istiyorum. Halide Edib Adıvar’dan Handan

Sıra dışı, sevilesi, zeki, etrafındakilere kendilerini birer melek gibi hissettiren, büyük gözlü, oya yüzlü Handan kendi isteğiyle kendinden büyük son derece Batılı bir anlayışla yaşayan eşiyle evlendiğinde aldatılacağı aklından geçen son ihtimaldir. Ancak eşi bir gün onun karşısında durur ve “Kadın sen ne sanıyorsun, bir erkek asla tek kadınla olamaz, böyle bir beklenti içinde olmaman gerekir” minvalinde bir şey söyler. 

Sadakatsizliği aleni hâle getirir ve bilin bakalım Handan kıskançlık krizleri geçirdiğinde onu ne olmakla suçlar? “Hırçın” ve “kıskanç.” Handan bu kadar özgün ve zeki bir kadın olmasına rağmen ona yalvarır, "Gidecek misin, kalacak mısın, lütfen karar ver" der. Hatta tam olarak sizin dediğiniz gibi “Beni bırakmak istemiyorsun, ama kafana göre yaşamak istiyorsun” der. Her yolu dener: Umursamaz davranmayı, sorgulamayı, açıkça konuşmayı, yalvarmayı… Ancak Hüsnü Paşa nasıl isterse öyle yaşayıp, Handan’a onu yorduğunu söyler. 

Handan sonunda aklını yitirir ve hatta hafızasını kaybeder. O devrin diliyle konuşacak olursam, lütfen bu romanı okuyunuz sevgili Aydan ve yüz küsür yıl öncesinde de yalnız olmadığınızı görünüz. Handan’ın ıstırabı sizinkine ne kadar benzer anlayınız ve kendinizi Handan yerine koyunuz. Onu yargıladığınız yerden kendinize dönünüz. Belki o zaman yapmanız gerekeni bulabilirsiniz.

Elena Ferrante’den Sen Gittin Gideli

Reçetemizin ikinci kitabı Elena Ferrante’den bir kadın olarak insanın içini sıkan, sayfaların arasına dalıp adamın boğazına yapışma isteği yaratan Sen Gittin GideliBurada kendisini aldatan kocası tarafından terk edildikten sonra ne yaşadığını anbean anlatan bir kadın karakter karışımıza çıkıyor. Neye uğradığını bilemiyor önceleri, sonra oturup 15 yıllık evliliğinin muhasebesini yapıyor, iki çocuğuna bakım vermeye çalışırken bir yandan onları babalarını manipüle etmeye davet ediyor, kocasına yalvaran mektuplar yazıyor, lütfen geri dön diye, hiçbir şeyin işe yaramadığını gördüğünde suçluyor, bağırıyor çağırıyor. 

  • Aldatılma karşısında bir insanın (kadın ya da erkek) ne hâle gelebileceğini gösteren güzel bir anlatı. Yaşadığınız bu kafa ve duygu karışıklığının sadece size dair olmadığını anlamanıza yardımcı olacağından eminim. Zira burada karşısındakinin duygularıyla oynanan, duygu durumunun değişmesine aldırmaksızın sadece kendi konforundan olmamak için âna göre davranan biri var ve böyle biriyle başa çıkamamak bir başarısızlık değil. 

Size söylenen “Neden bununla uğraşıyorsun, ayrılsana” sözlerini ben bile buradan duyar gibiyim, bunun o kadar kolay olmadığını anlıyorum, bir arafta bırakılıyorsunuz ve oradan sadece hazır olduğunuz zaman çıkabilirsiniz. Roman bunun güzel bir örneği. 

Bell Hooks’tan Hep Aşka Dair: Yeni Vizyonlar

Üçüncü önerim ise sevmek, sevilmek ile ilgili ufkunuzu açabilecek harikulade bir kitap. Bell Hooks’tan Hep Aşka Dair: Yeni VizyonlarKitabı okumayı size bırakıp benim kitaptan sorunuzla ilgili çıkardığım kısmını yazayım: Erkek arkadaşınız sizi gerçekten seviyor olabilir. Onun hayatının aşkı olabilirsiniz. Sizi aldatmasına sebep olarak çeşitli bahaneler (Sarhoştum, sen benimle ilgilenmiyordun, uzaktaydın, vs.) sunarken bunları gerçekten inanarak söylüyor ve sizden ayrılmak istemiyor olabilir. Buradaki esas soru şu:

"Sizin birini sevme anlayışınızla onunki uyumlu mu? Onun sevme kapasitesi bu kadarken sizinki farklı olabilir ve bunu kabul edecek misiniz?"

Bitirmeden önce belki biraz zorlayıcı, ama üzerinde düşünmeye değer bir soruyu buraya bırakmak istiyorum: Başkasının bize söylediği yalanları her zaman engelleyemeyiz, ama bir ilişkiyi sürdürebilmek için kendi gördüklerimizi, hissettiklerimizi ve bildiklerimizi sürekli yeniden yorumlamak zorunda kalıyorsak bir süre sonra kendimizle kurduğumuz güven ilişkisine ne olur? Kendimize ne kadar yalan söyleyebiliriz?

Umarım bu kitaplar iyi gelir sevgili Aydan. Kendinize iyi bakın.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Aslı Perker

Lisansını Edebiyat, Yüksek Lisansını Psikoloji alanında tamamladı. Başkalarının Kokusu, Cellat Mezarlığı, Sufle, Eylülde Dört Yıl, Bana Yardım Et, Ayrılığın İlk Günü, Flamingolar Pembedir ve Kaybedilen Bütün Savaşlar isimli romanları bulunmaktadır. Sufle başta olmak üzere eserleri 33 dile çevrilmiştir. Çocuk edebiyatı eserlerinden Annepot 17 dilde yayımlanmış, diğerleri pek çok baskı yaparak binlerce çocuğa ulaşmıştır. Kısa öyküleriyle pek çok antolojide yer almış, makaleleri 1998 yılından beri Radikal, Yeni Binyıl, Sabah, Vatan, Milliyet, Oksijen gazetelerinde ve Milliyet Sanat, Roman Kahramanları ve Aktüel dergilerinde yayımlanmıştır. Perker, 2020 yılında yazmaya başladığı Bibliyoterapi yazılarından daha sonra aynı isimle bir podcast yaratmıştır. Aslı Perker Türkiye’nin en prestijli tiyatro ödülleri olan Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri’nde jürilik yapmaktadır.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende

HİKAYE

'The Unknown': Bir bedeni aynı insan yapan nedir?

"Anatomy of a Fall"un Oscar ödüllü senaristi Arthur Harari, yeni filmi "The Unknown"da beden değiştirme motifini fotoğraf, kent hafızası ve kimlik üzerine tekinsiz bir bilmeceye dönüştürüyor.

Emre Eminoğlu

·

11 Eyl 2026

'The Unknown': Bir bedeni aynı insan yapan nedir?
DuendeDuende

HİKAYE

Yıldız Tozu | Tutkuların, zamansız rastlantıların ve saplantıların ustası: Pedro Almodóvar

Yıldız Tozu'nda bu haftaki konuğumuz tutkunun, hüznün, kırılganlığın cesur ve sıcak dili; İspanyol yönetmen Pedro Almodóvar. Yeni bir Almodóvar filmine giderken sizi neyin beklediğini hiçbir zaman tam olarak bilemezsiniz. Büyük bir filmle de karşılaşabilirsiniz, küçük bir hayal kırıklığıyla da…

Mehmet Sindel

·

11 Eyl 2026

Yıldız Tozu | Tutkuların, zamansız rastlantıların ve saplantıların ustası: Pedro Almodóvar
DuendeDuende

HİKAYE

Paweł Pawlikowski: 'Ben 20. yüzyıldan kalma bir sürgünüm'

Cannes’da prömiyerini yapan "Fatherland" ile ikinci En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazanan Paweł Pawlikowski'yle Thomas Mann’dan savaş sonrası Avrupa’ya, minimalizmden müziğe, entelektüellerin toplumdaki rolünden kendisinin bugünkü dünyada hissettiği yabancılığa uzanan bir sohbete daldık.

Müge Turan

·

10 Eyl 2026

Paweł Pawlikowski: 'Ben 20. yüzyıldan kalma bir sürgünüm'
DuendeDuende

HİKAYE

MUBI Fest'te neler izledik?

İki yıllık aranın ardından geçen hafta sonu İstanbul’a dönen MUBI Fest'in atmosferine ve Cannes’dan taşıdığı dört filme yakından bakıyoruz.

Emre Eminoğlu

·

07 Eyl 2026

MUBI Fest'te neler izledik?
DuendeDuende

HİKAYE

Kurucu şiddetin öğle vakti: Kan Meridyeni

Cormac McCarthy’nin 1985’te yayımlanan büyük romanı "Kan Meridyeni"ni okurken insanın aklına zaman zaman şu tuhaf düşünce geliyor: Belki "Dünya masumdu ve biz onu bozduk" anlatısı baştan beri fazla iyimserdi.

Ömer Şentürk

·

07 Eyl 2026

Kurucu şiddetin öğle vakti: Kan Meridyeni