Murat Yalçın'la "Dayı Parçası" üzerine

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Edebiyat | Portre serisinde edebiyat dünyasından isimlerle söyleşiler yapacak ve belirlediğimiz iki eksen sorumuzu farklı yönlerden irdelemiş olacağız. İlk konuğumuz yazdığı öyküler ve editörü olduğu Kitap-lık dergisinden tanıdığımız Murat Yalçın. Usta yazarla ocak ayında çıkan kitabı Dayı Parçası üzerine konuştuk. Eksen sorularımıza verdiği cevaplar ise haftaya burada.

Dayı Parçası dayı-yeğen ilişkisi üzerine kurulu bir metin. Neden dayı-yeğen odaklı bir anlatı kurmayı tercih ettiniz?
Bu ilişkide rahat edeceğimi düşündüm. Arada hem saygı hem sevgi olmalıydı. “Dayı” kültürümüz geniş ve çeperlidir. Daha özel bir şey söylemek gerekirse gerçek hayatta olmayan bir dayıyı icat etmenin çekiciliğine kapılmış olabilirim. Anlatıcı kişinin baba eksikliğini anne tarafından bir yakınla tamamlaması bana uygun göründü.
Kitabın öne çıkan en önemli unsurlarından biri de dil. Günlük hayatta kullanmadığımız sözcükleri okuyoruz. Bu tercihin sebebi, yeğenin edebiyatla uğraşması, akademisyen olması kuşkusuz. Peki sizin için neden vazgeçilmez oldu?
Anlatıcıya biçtiğim dil bu. Onun geçmişine, kültürüne, dünyaya bakışına uygun bir söz dağarı yaratma kaygısı güttüm. Yazında salt güncel sözcüklerle yetinilemez. Her anlatı kendi dilini zorlar. Ben de bazen söz araştırmalarına girişirim. Ağzımızdaki sözcüklerle yazının sözcükleri başka başkadır. Yazdığım her metne özel bir sözlük oluşsun isterim. Yazının yaşantı parçalarını yansıtan ya da aktaran bir gereç olmadığını, bir dil ve dünya yaratma uğraşı olduğunu sezdirmeye çalışıyorum.
Mizah, sizin tüm metinlerinizde vazgeçilmez unsur diyebiliriz. Dayı Parçası’nda da bunu görüyoruz. Ölümü anlatırken mizah kaçınılmaz mı oldu?
Bu sorunuz Behçet Çelik’in bir saptamasını anımsattı: “Dil neşesi”. Gülmeceden apayrı bir şey… Büyük bir acıyı dil eğlencesiyle bozguna uğratma çabası, demeli belki de. Bendeki “mizah”ın bildiğimiz anlamda gülmece olmadığını nasıl anlatayım. Hastalığı, ölümü, yitimi, acıyı, kederi dil oyunlarıyla sahnelenmiş bir kabareye çevirme arzusu, belki de zamanın üstümüzdeki baskısıyla savaşma biçimi. Diyeceğim, seçilmiş bir yöntem değil benimki, başka türlüsünü bilmemek.
Metinde yaşam ve ölüm arasındaki çelişkiyi, bir eksikliği tamamlama durumunu okuyoruz aslında. Kendi fanusu içinde yaşayan yeğenin, edebiyata tutunmasına bir de buradan bakabilir miyiz?
Yeğen kendi dünyasından çıkmadan gerçeklerle baş etmeye çalışıyor. Dayı Parçası yazdığım en “gerçekçi” metin desem ya da buradaki kişiler, yerler, olaylar tamamen uydurma desem ne fark eder? Yazar aldanan ve aldatandır her zaman. Yazının gerçekçiliği türlü türlüdür. Anlatılanların yaşananlarla örtüşmesinden tutun da anlatının inandırıcılığına kadar. Bizde, okurlar da okumazlar da yazarlar da yazmazlar da bu gerçekleri birbirine karıştırıp dururlar.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Renkli rüyalara dalıyoruz: Sıradaki konseri beklerken kulağımızda Duval Timothy, televizyonda Ramy, rafta Sanatın Kuralları
09 Eki 2020

YAZARLAR

Muhammed Atalay
Duende'de Öykü Sözlüğü'nü hazırladı. Şimdilerde ise Eğitim Hâli yayınını hazırlıyor.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
“Uzaklar, Kuşaklar, Bakışlar” başlıklı sergi, 212 Photography Istanbul’un 2026 edisyonunda Erbak ailesinin üç kuşağının seyahat tutkusu ve fotoğraflarını biraraya getiriyor. Nuri Z. Erbak (1914), Mehmet H. Erbak (1950) ve Ceylin Erbak Aytekin’in (1988) dünyanın farklı noktalarında çektiği kareler, 1930’ların Mısır ve Japonya’sından Tibet’e, Antarktika’ya uzanıyor. Bu arşivin nasıl oluştuğunu fotoğrafçı, yazar ve Erbak ailesinin üçüncü kuşak temsilcisi Ceylin Erbak Aytekin ile konuştuk.

Ela Lee, kendi hayatından izler taşıyan ilk romanı Ceyda’da, dışarıdan kusursuz görünen hayatı bir cinsel saldırının ardından parçalanan Türk-Koreli genç avukat Jade’in hikayesini anlatıyor. Rıza, adalet, göçmenlik, aile, başarı baskısı ve suçluluk duygusu etrafında ilerleyen roman, Jade’in başına gelenlerden çok, yaşadıklarının ardından kendisi ve kurduğu hayatla yeniden yüzleşmesine odaklanıyor.

1960’ların başında Sirkeci’den Almanya’ya giden trenlere binenler birkaç yıl çalışıp dönmeyi düşünüyordu. Ama bavullarda yalnızca eşya değil, dil ve kültür de taşındı. Bekir Yıldız’dan Aras Ören’e, ‘Emine’ Sevgi Özdamar’dan Fatma Aydemir’e uzanan 60 yılı aşkın edebiyat geleneği “misafir işçi”nin Almancayı nasıl içeriden dönüştürdüğünü ve sonunda o dili kendi evi hâline getirdiğini anlatıyor.

İsviçreli sanatçı Ugo Rondinone, İstanbul’daki ilk kişisel sergisi "the sun and the mountain"da neon renkli taş heykellerini gün doğumu ve gün batımı suluboyalarıyla buluşturuyor. Dirimart Dolapdere’de 8 Kasım’a kadar görülebilecek sergi, dağların dikeyliğiyle ufkun yataylığını karşı karşıya getirerek insanın doğayla kurduğu ilişkiyi ele alıyor.

Lukas Dhont’un Cannes’ın ana yarışmasında prömiyerini yapan üçüncü uzun metrajı "Korkak", Emmanuel Macchia ve Valentin Campagne’a En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandırdı. Dhont ile festivalde biraraya geldiğimizde ilk kez bir savaş filmi yapmasından, daha büyük bir ölçekte çalışmaktan ve filmin çıkış noktasındaki fikirlerden konuştuk.




