Ozan Yoleri ile 'Başlangıçlar' üzerine

Ozan Yoleri ile ilk uzun metrajlı filmi "Başlangıçlar"dan yola çıkarak aidiyet, arada kalmışlık ve Y-kuşağının dertleri üzerine konuştuk.
Ozan Yoleri ile 'Başlangıçlar' üzerine

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Benim de içinde bulunduğum Y-kuşağının en büyük dertlerinden biri arada kalmışlık. Başlamak ama bitirememek, gitmek istemek ama gidememek, gidebilmek ama ait hissedememek, dönüp yine ait hissedememek... Mütemadiyen bu duygularla boğuşan, aidiyet kavramıyla sürekli bir savaş içinde olan biri olarak, 43. İstanbul Film Festivali’nde Ozan Yoleri’nin Başlangıçlar filmini izlediğimde çok etkilenmiştim. 

  • Film, Fransa’da restorasyon eğitimi alan Defne’nin Paris’ten İstanbul’a dönüşü ve burada bir sergi için stajyer olarak çalışmasıyla başlıyor. Hem bir sonraki adımı üzerine düşünmeye hem de kendini sorgulamaya başlayan 20’lerindeki Defne’nin yaşadıkları, sergideki iki tablo ve restorasyon süreçleriyle simgelenirken, Başlangıçlar “çeyrek yaş krizi” hissiyatını çok iyi yansıtıyor.

Ozan Yoleri ile Başlangıçlar’dan yola çıkarak aidiyet, arada kalmışlık ve Y-kuşağının dertleri üzerine konuştuk.

Fotoğraf: Ci Demi

Ben bu filmi, beni çok kişisel bir yerden burduğu için sevdim. Peki sen bu filmi neden çektin? Senin için de bu hikayenin kişisel bir yanı var mı; gitmekle kalmak arasında kaldığın ya da aidiyetle ilgili sorgulamalar yaşadığın bir dönem oldu mu?

Doğrudan filmdekine paralel bir hikayem yok. Yurt dışında yaşama deneyimim, Erasmus sürecinde kısa süreli oldu. Genelde hep buradaydım ve ait olduğun ya da yaşadığın yerden yeterince memnun olmama ya da başka bir olasılığın daha çekici görünme hissiyatı baki. Fakat burada kalan, İstanbul’da daha stabil olan kişi ben olduğum için gidenleri çok fazla gözlemliyorum. Onların yarattığı bir erozyon ister istemez oluyor. 2015, 2016’dan bu yana hem liseden hem üniversiteden çok yakın arkadaşlarım sürekli bir gidiş halinde. Onların git-gellerini deneyimleyince burada kalan olarak buna biraz fazla kafa yoruyorsun. Bir yandan onların hikayeleriyle kendi bakış açımı kıyaslıyorum. 

Aslında Aysın’ın (ortak-senarist Aysın Kadirbeyoğlu) hikayesi senin bahsettiğin şeye biraz daha yakın. O yüksek lisans için ABD’ye gitti, geldi. Sonra Londra’ya gitti, geldi. Filmi yazdık, çektik, geçen sene tekrar Londra’ya gitti. Onun deneyimi filmdeki karakteriyle biraz daha örtüşüyor. Benim bir duygusal mühendislik yaklaşımım vardı, onda ise bir yaşanmışlık vardı. Başlangıçlar aslında ikisinin füzyonu bir hikaye. 

Ozan Yoleri | Fotoğraf: Ci Demi

Bu konulara geri döneceğim ama öncelikle filmdeki iki Osmanlı dönemi tablosunu sormak istiyorum. Öncelikle o iki tablo gerçekten var mı, yoksa kurmaca mı? Eğer varlarsa filmin hikayesini bu iki tablo üzerine mi kurdun yoksa sadece bir denk geliş mi?

İkisinin ortası diyeyim. Başlangıçta restorasyon teması hep vardı ama resim olacağından emin değildik. Mimari, heykel gibi farklı alternatifler üzerine de gittik. Sonunda hem bir sembolizm yaratabilmesi hem de prodüksiyon açısından içlerinde en ölçeklendirilebilir olan olması sebebiyle resmi tercih ettik. Senaryoda aslında tek bir tablo ve onun restorasyonu vardı. Bir Osmanlı retrospektif sergisi olacağı da belliydi, ki çemberi tamamlayabilelim. Osmanlı dönemi modern resmin tarihi aslında biraz Fransa’ya dayanıyor. 1800’lerin ortalarından itibaren askeriyede haritacılık konusunda bir ilerleyiş var fakat resim yapılmıyor. Bu yüzden ilk başta askeriyeden gönüllüler ya da belki yetenekli öğrenciler Fransa’ya gönderiliyor. Orada resme âşık olanlar oluyor; geri geliyorlar. Bir yandan askeriyede harita, çizim öğretirken bir yandan da resim yapıyorlar. 

Şeker Ahmet Paşa vb. sanatçılar hep bu gelenekten geliyorlar. Çoğunun eserleri Beşiktaş’taki Resim Müzesi’nde sergileniyor. Müzeyi gezmeye gittim, oradan esinlenebilir miyiz diye düşünüyordum. Bu iki tabloyla karşılaştım; bu iki tablo gerçekten var. Kurmaca olan kısmı, filmde iki tablodan birinin kayıp olması. Filmde orijinal tabloları kullanmadık. Biri, kayıp dediğimiz, zaten sadece bir çıktı olarak gözüküyor. Diğerini de bize restorasyon konusunda danışmanlık yapan ressam arkadaşımız Batuhan Aker üretti. 

Özetle, bir Osmanlı tablosu fikri vardı. Müzede bu iki tabloyu aynı odada görünce bir anda bir ışık yandı. Orada küçük bir bank var, oturup not defterime böyle bir ilham yüklenmesiyle notlar aldım. Filme böyle dahil oldular.

Ozan’la Galata’da | Fotoğraf: Ci Demi

Hem dünya sinemasında hem Türkiye sinemasında bir eve dönüş ve gitmek teması hep vardır. Birinin ailesinden biri ölür, doğduğu kasabaya geri döner. Taşrada yaşıyordur, büyük şehre gitmek istiyordur. Ama son dönemde benim dikkatimi çeken yeni bir eğilim var. Bu Melisa Önel’in Aniden’inde de vardı, Zeynep Köprülü’nün Su Yüzü’nde de vardı, bu sene izlediğim birkaç kısada da vardı. Gitsem-gidemem-kalsam-kalamam filmleri mi desem, evden-gidemiyoruz-ki-eve-dönelim filmleri mi desem? Sence böyle bir trend mi var, bizim jenerasyon neden böyle filmler yapmaya başladı?

Adını tam koyabilir miyim ben de bilmiyorum ama bir arada kalma hâli var, evet. Türkiye’de de var, yurt dışında da var. Bizimkisi biraz daha kendimize özgü. Zaten biz yüzyıllardır “doğu”-“batı” arasında kalmanın yükünü taşıyoruz diğerlerinden farklı olarak. Bence (Zeynep’in filmine de atıf yapmış olayım) su yüzüne çıktı biraz. Sebebi de diğer olasılıkları şu an çok rahat görüyor olmamız bence, biraz internetle, sosyal medyayla bağlantılı. Bir arkadaşın diğer olasılığı yapmış oluyor, uzaktan tanıdığın, ikinci çemberden birinin bir şey başardığını görüyorsun. Ne bileyim biri Japonya’ya yerleşiyor, biri Amerika’ya okumaya gidiyor. Diğeri senin belki hayalini kurduğun bir alanda ilerleme kaydediyor. “Ben de yapabilirim” hissi çok daha ulaşılabilir bir yerde bence. 

Taşınma, işini başka bir yerden sürdürme, aynı işi farklı bir kültürün içinde yapma olasılıkları mümkün, erişilebilir. Ulaşabilirim hissiyle beslendiği için de krizi destekliyor. Tüm bunlar Y-kuşağı ile ilgili bence. “Batıdaki” örnekleri aslında 2000’lerin sonunda, 2010’larda ortaya çıkmaya başladı. Greta Gerwig’in mumblecore’larından bu yana… Hatta belki Nicole Holofcener’in Walking and Talking’ine (1996) kadar gidebiliriz, yine Y-kuşağına yakın bence.

Başlangıçlar | Kaynak: Başka Sinema

Bu iki tarafa da ait hissedememe duygusunu filmde çok güzel hissettirdiğini düşündüm. Evde kendi odası varken kanepede uyuması ya da iş yerinde yardıma ihtiyacı olduğunda Fransa’daki hocasını araması gibi… Aidiyet senin için ne demek? Bir yere ait hissetmek için neye ihtiyaç duyuyorsun?

Çok zor bir soru. Ben pek mekana aidiyet geliştirebilen biri değilim. Belki ileride bir gün psikologla oturup bunun psikolojik okumasını yaparım ama benim için aidiyet biraz insan ilişkileriyle ilgili. Eşle, kardeşle, aileyle ilgili. Aidiyetini tek başına yaratmak kolay değil. Bir yerle, bir kişiyle ya da bir duyguyla beraber var olan bir şey. Her neyse o, aidiyetini kurduğun öz ile problemler yaşamaya başladığın noktada da çıkmaza giriyorsun. Defne’nin meselesi de bu. Defne de biraz öyle. Defne’nin aidiyet meselesi nedeniyle annesiyle olan ilişkisi de aslında sekteye uğramış. Arkadaşının evi daha ait hissettiği, sığındığı bir yer. Sonra filmin içinde de bu yer değiştirmeye başlıyor. Stabil bir zemin yok bence Defne için. Kendim için de bunu söyleyebilirim, böyle bir paralellik kurmuş olayım. 

Filmde “Tam yeni bir şeye başlıyorum ama motivasyonu sürdüremiyorum” gibi bir cümlesi de vardı Defne’nin. Bu aslında üst nesiller tarafından şımarıklık olarak algılanabilen bir şey çoğu zaman. Ama aslında aidiyetle çok ilişkili bir şey bence. 

Defne de söylüyor aslında hemen sonrasında, “Belki de şımarıklık yapıyorum” gibi bir şey ekliyor.

Üst nesil demişken, annesiyle, anneannesiyle olan ilişkilerinde iki taraf var gibi. Biri annesinin korumacılıktan gelen, endişeli, “Artık bir şey yap” demeye çalıştığı taraf, diğeri de anneannesinin “Hakkında hayırlısı neyse o olsun” tarafı… Ben kendi adıma da söyleyeyim biraz, keşke “Adım adım şunları yapman gerekiyor” denseydi de yapsaydım diye düşünüyorum bazen. Sence Defne’nin hangisine ihtiyacı var?

Burada biraz çeyrek yaş krizi meselesine girmek lazım. Üniversite sonrasında modern birey için temel sorun bu bence. O zamana kadar bir sorumluluklar listesi var; ödevse ödev, sınavsa sınav. Yapılacak bir şey ve onun bir değerlendirme mekanizması var, bir çıktısı var. 100 alabilirsin, 80 aldın. Bir çapa noktası var ve o kayboluyor üniversiteden sonra. Kendi başınasın. O zemini kaybedince biraz yönlendirilmeye ihtiyaç duyuyorsun bence. Bunu Instagram’da da çok görüyorum. “Keşke biri bana gelip dese ki şunu şunu yapman lazım…” ya da “Adulthood is not adulting” gibi… 

Yani yetişkinliğe geçişte bir izlek bence hepimize gerekiyor. Ama maalesef hayatın tuhaf tarafı, öyle bir şey yok. Defne adına, ideal dünyada böyle bir izlek olsa iyi olurdu ama Defne onu takip eder miydi ona da emin değilim. Biraz başına buyruk bir hâli de var Defne’nin. Sanki çok rasyonel hareket etmiyor bazen. 

Ozan Yoleri | Fotoğraf: Ci Demi

Filmin İngilizce adının [Inpaintings] doğrudan o restorasyon sürecine karşılık gelen bir sözcük olmasını ve bunun Defne üzerinden simgelediklerini düşününce daha çok hoşuma gidiyor. Filmde restorasyon sırasında söylediği “Neyle denersem deneyeyim alttaki boyayla tepkimeye giriyor” cümlesi bana böyle hissettirdi en azından. Türkçe adı ise Başlangıçlar. Neyin başlangıcı?

Aslında orijinal tercihimiz Türkçe için de “inpaintings” olurdu. Ama çok niş bir alan olduğu için tüm terminoloji İngilizce ve Fransızcadan yürüyor. Türkçe’de “iç boyalar” deyince oto sanayiye gidiyor aklın, hiç alakası yok. (Gülüyor.) “Rötuşlar” olabilir diye düşündük ama yine Fransızca kökenli bir sözcük, fonetik olarak da tatmin etmedi. Bir noktada terminolojik bir Türkçeyi zorlamakla başka bir bağlamdan düşünmek arasında kaldık. Başka bir bağlamdan kurmaya hemfikir olunca da “başlangıçlar” meselesi çıktı. 

Aslında az önce senin de atıfta bulunduğun o başladığın şeyi devam ettirme motivasyonu ya da sonuna kadar sürdürememe motivasyonsuzluğuyla ilgili. Başlıyorsun ama yarım kalıyor. Başlıyorsun ama bir yere bağlanmıyor. Bu temelde Defne için tabii ama yan karakterler için de geçerli. Bir çeşit sürekli bir şeylerin başladığı ama bitişleri tam göremediğimiz, süreçlerin birbirine girdiği bir durum. 

Bahsettiğin o cümleye gelecek olursam da, senaryo taslağının üzerinden demin de adını andığım Batuhan’la geçtik. Benim bir uzmanlığım yok tablo restorasyonuna dair. Okumalarımdan ve envai çeşit YouTube videosundan bir şeyler derledim. Batuhan’la üstünden geçerken o belli laflar, tablolarla paralel çalışabilecek replikler, cümleler ekledi. Hasarın cinsinden ya da tablonun na kadar hasarlı olduğuna kadar Batuhan’ın senaryoyu düşünerek şunlara değinebiliriz dedikleri de oldu. Öyle karşılıklı çalışarak ilerledik. Benim de içime siniyor o tablo restorasyonu ve Defne’nin hayatına paralel yaptığı atıflar; herkes senin kadar ince görüyor mudur bilmem ama…

Ahsen Eroğlu, Başlangıçlar | Kaynak: Başka Sinema

Tanışıklığınız daha eskiye mi dayanıyor bilmiyorum ama Ahsen’le kısa filmin Aylin’de de birlikte çalışmışsınız. Defne için de ilk olarak onu mu düşünmüştün?

Ahsen’le Aylin’in yapım aşamasında tanışmıştık, projeyle ilgilenmişti ve direkt çekmiştik. Sonrasında da hem arkadaşlığımız devam etti hem de bu projeden çok erken haberdar olmuş oldu. Organik ilerledi. Bizim planladığımız Defne’ye kendini hızla ve tamamen adapte etmeyi başardı çok erken bir aşamada. 2021’de henüz sete girmeden çeşitli başvurular için örnek bir çekim yapmıştık tek sahnelik. Orada bile çok içindeydi projenin ve karakterin.

Peki senaryoya herhangi bir katkısı oldu mu?

Ahsen’in bence projeye en büyük katkısı ve karakteriyle perçinleştiği nokta şu oldu: Kendisi de resim yaptığı için her şeyi kendisi yaptı. Restorasyon atölyesindeki diğer oyuncumuzun, Deniz’in resim geçmişi yok ve bu işlerden anlayan biri, fırça tutuşundan bile karşısındakinin ressam olup olmadığını anlayabiliyor. 

Bu ilk uzun metrajlı filminden sonra sırada ne var? Nasıl hikayeler anlatmaya devam edeceksin, sineman nasıl bir yöne doğru gidecek?

Benim ilgimi genelde hikayeden ziyade karakterler ve ruh hâlleri çekiyor. Muhtemelen öyle bir şey üzerine çalışırım gibi geliyor. Şu an taslak aşamasında iki projem var ama hangisinin üzerine eğileceğime henüz karar vermedim. Biraz yapımcıların da tasavvuru olacak, hani hangisi daha yapılabilir bir noktaya gelirse… Ama sanırım bir süre daha geçiş dönemindeki, dönüşüm arifesindeki karakterlerle ilgileneceğim. O kafa karışıklığı dönemleri ilgimi çekiyor.

Başlangıçlar | Kaynak: Başka Sinema

Nerede izleyebilirsin? Başlangıçlar, 13 Aralık’ta Başka Sinema salonlarında gösterime girecek. Öncesinde, 11 Aralık Çarşamba akşamı Kadıköy Sineması’nda ekip katılımlı bir ön gösterim düzenlenecek.


Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

NEREDE YAYIMLANDI?

DuendeDuende

BÜLTEN SAYISI

🎄 Disney’in Noel kısaları, Başlangıçlar röportajı

Disney’in kısa filmlerle yaşattığı Noel ruhu, Ozan Yoleri ile ilk uzun metrajlı filmi “Başlangıçlar”, aidiyet ve arada kalmışlık üzerine bir sohbet.

06 Ara 2024

Fotoğraf: Kena Betacantur/AFP via Getty Images

YAZARLAR

Emre Eminoğlu

Sinema, kültür, sanat yazarı. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor. SİYAD ve FIPRESCI üyesi, Golden Globes seçmeni.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende

HİKAYE

Sad girl summer: Pop yıldızları neden hüzünlendi?

“Brat summer”ın dans pistindeki isyanının üzerinden iki yıl geçti. 2026 yazında Z kuşağının pop yıldızları bu kez ayrılıkları, ölümü, kaygıyı ve dünyanın sonunu anlatıyor. Olivia Rodrigo’dan Phoebe Bridgers’a, Gracie Abrams’tan Charli xcx’e uzanan “sad girl summer”, yalnızca pop müziğin yeni trendi değil, savaşlar, iklim krizi ve gelecek kaygısıyla büyüyen bir kuşağın da ruh hâli.

Eda Solmaz

·

17 Ağu 2026

Sad girl summer: Pop yıldızları neden hüzünlendi?
DuendeDuende

HİKAYE

Sema Kaygusuz: 'Edebiyat başlı başına hezeyan alanıdır, derdin cisimleşmiş hâlidir'

Sema Kaygusuz’un "Saf Canavar"ı uzak bir geleceğin distopyasını değil, bugünün büyütülmüş ve ürkütücü ölçüde tanıdık bir suretini anlatıyor. İnsan olmanın sınırlarından hafızaya, rüyalardan yapay zekaya, insanmerkezciliğin kibrinden edebiyatın iyileştirici gücüne uzanan sohbetimizde Kaygusuz’la, kendi ifadesiyle “şimdinin kabusu, geleceğin enkazı” üzerine konuştuk.

Nis Tuğba Çelik

·

17 Ağu 2026

Sema Kaygusuz: 'Edebiyat başlı başına hezeyan alanıdır, derdin cisimleşmiş hâlidir'
DuendeDuende

HİKAYE

Adam Phillips'in milenyum insanı eleştirisi: Kendimiz için çok fazlayız

Aşırı zenginlikten aşırı yoksulluğa, açgözlülükten fanatizme, mükemmeliyetçilikten bitmek bilmeyen arzularımıza... Psikanalist ve yazar Adam Phillips, "Aşırılık Üzerine Beş Kısa Sohbet"te çağımızı kuşatan aşırılıkların izini sürüyor. Belki de mesele çok fazla istememiz değil: “Kendimiz için çok fazlayız; açlıklarımızda ve arzularımızda, kederlerimizde ve bağlılıklarımızda, sevgilerimizde ve nefretlerimizde fazlayız.”

Soner Can

·

17 Ağu 2026

Adam Phillips'in milenyum insanı eleştirisi: Kendimiz için çok fazlayız
DuendeDuende

HİKAYE

Yakarsa dünyayı kadınlar yakar: Arabeskin kadınları yalnız trajedileriyle hatırlanmaya mı layık?

Şiddet, yok sayılma, erken yaşta evlilikler, engellenen kariyerler ve erken ölümler... Arabeskin kadınları, onları sürekli geride bırakmaya çalışan bir sistem içinde kendi kulvarlarını açtı, popüler kültürün damarlarına sızdı. Cansever’den Bergen’e, Dilber Ay’dan Esengül’e uzanan bu hikayeler, arabeskin acısını yalnızca şarkılarıyla değil, hayatlarıyla da sırtlanan; ölümleriyle dahi bu dünyanın onlara reva gördüğü vedanın tatsızlığını görünür kılan kadınları anlatıyor.

Ayça Örer

·

16 Ağu 2026

Yakarsa dünyayı kadınlar yakar: Arabeskin kadınları yalnız trajedileriyle hatırlanmaya mı layık?
DuendeDuende

HİKAYE

Bibliyoterapi'de bu hafta: Yapay zekadan korkanlar için kitap reçetesi

Yapay zekanın bizim yerimizi almasından korkuyoruz ama belki de asıl sorun insanın çoktan bir makineye dönüşmesindedir. Verimlilik, hız ve üretim insanın değerinin ölçüsüyse bu yarışı elbette makine kazanacak. Peki insanın değeri ne kadar ürettiğinde değil de sevmekte, düşünmekte, yaratmakta, ilişki kurmakta ve bütün bunları yaparken dönüşebilmekteyse? Yapay zekanın dünyayı ele geçirmesinden korkanlar için üç kitaplık bir reçete.

Aslı Perker

·

14 Ağu 2026

Bibliyoterapi'de bu hafta: Yapay zekadan korkanlar için kitap reçetesi