Taşın Hafızası

Tansu Kırcı ile Söyleşi
Taşın Hafızası

147 - bmw i - Dünyahali hep
BMW i ile birlikte

Dünyahali, Yuvam Dünya ve Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Araştırma Merkezi iş birliğinde, BMWi’nin desteğiyle hazırlanmaktadır.

Daha fazlasını öğren

Dünyahali

Dünyahali

Dünyahali bültenine hoşgeldiniz! Burada sadece iklim krizinden değil; havadan sudan da konuşuyoruz. Yuvamız dünyamızdan bahsediyoruz. O zaman, haydi başlıyoruz!

Taşın damarları, çatlakları ve direnci aslında doğanın bize bıraktığı bir hafıza haritasıdır. Taş, içinde milyonlarca yıllık jeolojik süreçleri, uygarlıkların izlerini ve insanın mekânla kurduğu ilişkiyi taşır. Heykeltıraş Tansu Kırcı’nın pratiğinde taş yalnızca biçim verilen bir malzeme değil; yaşadığımız coğrafyanın sessiz tanığı. Bu söyleşide Tansu Kırcı ile taşın hafızasını, mekânın insan üzerindeki etkisini ve doğayla kurduğumuz ilişkiyi konuştuk.

Bir heykeltıraş olarak sizi özellikle mermer ve doğal taşla üretmeye yönelten motivasyon neydi? Taşla kurduğunuz ilişkiyi nasıl tanımlarsınız?

Doğal taşla çalışmaya başlamam aslında biraz hayatın bana dayattığı koşulların bir sonucu oldu. Lisans dönemimin son yıllarında metal, ahşap ve mermerle çalışmamız gerekiyordu; ancak pahalı bir şehirde öğrenim gördüğüm için ahşap ve metal malzemeleri temin etmek maliyetliydi. Buna karşılık mermer atölyemizde atık olarak bulunan ve ulaşabildiğim bir malzemeydi. Bu nedenle doğal taşla ilk karşılaşmam zorunluluklarla başladı; fakat zamanla bu ilişki bilinçli bir tercihe dönüştü ve özellikle Taşın Belleği sergisinde taş, benim için yalnızca bir malzeme değil, aynı zamanda bu coğrafyanın geçmişine tanıklık eden kavramsal bir unsur haline geldi.

Bir mermer bloğuyla karşılaştığınızda üretim süreci nasıl başlıyor? Taşlarınızı atık taşlardan seçtiğinizi söylüyorsunuz. Bu tercih doğayla ve üretim süreçleriyle kurduğunuz ilişkiyi nasıl yansıtıyor?

Kullandığım malzemeyi genellikle mermer ocaklarını ve çevresini bizzat ziyaret ederek seçiyorum; bu mekânları gözlemlemek taşla kurduğum ilk ilişkiyi oluşturuyor. Özellikle Taşın Belleği sergisine kadar olan üretimlerimde ticari olarak kesilmiş bloklar yerine doğada bulunan atık taşları tercih ettim. Benim için atık taş yalnızca bir malzeme değil, binlerce yıllık sürecin tanığı olan ve bu nedenle kavramsal bir anlam taşıyan bir varlık. Ancak bu taşlar damarlar ve gizli çatlaklar barındırdığı için üretim süreci çoğu zaman öngörülemez oluyor; bazen eser tamamlanmaya yakınken bile kırılabiliyor. Bu nedenle taşı henüz işlenmemişken uzun süre gözlemlerim ve form çoğu zaman taşla kurduğum bu diyalog içinde belirginleşir ve onun izin verdiği sınırlar doğrultusunda ortaya çıkar.

Sizce doğal malzemelerle çalışan sanatçıların çevre ve sürdürülebilirlik konusunda özel bir sorumluluğu var mı?

Özel bir sorumluluğu olduğunu düşünmüyorum. Eğer meseleyi doğrudan sanat bağlamı içinde ele alırsak, çevre ya da sürdürülebilirlik gibi belirli etik kaygıların sanata bir görev olarak yüklenmesinin sanatın doğasına ve amacına tam olarak uygun olmadığını düşünüyorum. Sanatın kendi iç dinamikleri, kendi düşünsel alanı ve özgürlük zemini vardır. Bu nedenle sanatın belirli bir sorumluluk çerçevesinde hareket etmeye zorlanması, benim düşünceme göre sanatın niteliğini ve özgür alanını sınırlayabilir.

Fakat meseleyi sanat bağlamının dışına çıkarıp bireysel ve toplumsal bir perspektiften değerlendirdiğimizde durum farklıdır. Çevre ve sürdürülebilirlik gibi konular, birey olarak hepimizin sorumluluk taşıması gereken meselelerdir. Bu bağlamda bir sanatçının da bir birey olarak bu duyarlılığı taşımasının önemli olduğunu düşünüyorum. Doğa yalnızca bir kaynak değil, aynı zamanda insanın varoluşunu sürdürebildiği temel zemindir. Bu nedenle çevreye ve doğal kaynaklara karşı duyarlılık, sanatın değil ama bireyin ve toplumun ortak sorumluluğu olarak görülmelidir.

İklim krizi çağında doğayla kurduğumuz ilişki giderek daha kırılgan hâle geliyor. Doğal malzemelerle çalışan bir sanatçı olarak bu dönüşümü nasıl gözlemliyorsunuz?

Özellikle 18. yüzyıldan sonra sanayi, teknoloji ve kapitalizmin gelişmesiyle birlikte insanın bireysel hırslarının daha görünür hale geldiğini düşünüyorum; bu hırs yalnızca insanlar arasında değil, doğaya karşı kurulan ilişkide de kendini gösteriyor. Oysa çoğu zaman unutulan şey, doğanın insanın dışında ve üstünde işleyen kendini tekrarlayan bir sürekliliğe sahip olduğudur. Doğa, insanın sahip olduğu bir alan değil, onun dışında sürecini devam ettiren bir bütündür; bu nedenle onunla kurduğumuz ilişkinin sömürüye değil denge ve saygıya dayanması gerektiğini düşünüyorum.

Doğal taşla çalışan bir sanatçı olarak insanın doğaya müdahalesi ile doğanın direnci arasındaki denge hakkında ne düşünüyorsunuz?

İnsan doğaya müdahale edebilen bilinçli bir varlıktır; ancak bu müdahalenin doğayla mücadele etmekten ziyade onun sınırlarını ve sürekliliğini gözeten bir ilişki içinde gerçekleşmesi gerektiğini düşünüyorum. Doğal taşla çalışırken de bu dengeyi doğrudan hissediyorum; çünkü taşın damarları, kırıkları ve direnci çoğu zaman ortaya çıkacak formun sınırlarını belirliyor. Bu nedenle üretim sürecini doğaya karşı bir müdahale değil, malzemeyle kurulan bir diyalog olarak görüyorum.

Kültürel miras, kent hafızası ve sürdürülebilir şehirler arasında sizce nasıl bir bağ var?

Yaşadığımız coğrafya tarih boyunca birçok uygarlığa ev sahipliği yaptığı için kültürel olarak katmanlı ve zengin bir yapıya sahip; yeni toplumlar çoğu zaman önceki uygarlıkların dilini, simgelerini ve estetik mirasını devralarak kendi kimliklerini bu birikim üzerine kurarlar. Bu nedenle kentler ve mimari yapılar yalnızca barınma alanları değil, aynı zamanda bir toplumun hafızasını ve kültürel sürekliliğini taşıyan önemli alanlardır. Ancak özellikle sanayi devrimi ve modernleşme sonrasında oluşan kent dokusunda estetikten ve kimlikten uzak, daha çok pragmatik ve ticari kaygılarla şekillenen bir yapılaşma ortaya çıktı ve bu durum hem kent hafızasını hem de doğayla kurduğumuz ilişkiyi zayıflattı. Oysa sürdürülebilir şehirler, geçmişin kültürel mirasını koruyarak ve doğayla daha uyumlu bir kent anlayışı geliştirerek mümkün olabilir.

Sizce sanat bugün dünyayı değiştirebilir mi, yoksa daha çok insanların dünyaya bakışını mı dönüştürür?

İnsan bilinç sahibi bir varlık olduğu için dünyayı dönüştürmesi de aslında insanın kendi bilincinde başlayan bir süreçtir. Bu nedenle sanat, doğrudan değil ama insanın düşünce dünyasını etkileyerek dolaylı biçimde dünyayı değiştirme değil dönüştürme potansiyeline sahiptir.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Dünyahali

Dünyahali

Dünyahali bültenine hoşgeldiniz! Burada sadece iklim krizinden değil; havadan sudan da konuşuyoruz. Yuvamız dünyamızdan bahsediyoruz. O zaman, haydi başlıyoruz!

NEREDE YAYIMLANDI?

DünyahaliDünyahali

BÜLTEN SAYISI

167: Doğanın Belleği 🪶

El Niño geliyor, doğa tarihi ve biyoçeşitlilik krizi, Tansu Kırcı ile röportaj, iklim krizi ve savaşlar, ve çok daha fazlası..

12 Mar 2026

BMW i ile birlikte
Daiga Ellaby, Unsplash

YAZARLAR

Dünyahali

Dünyahali bültenine hoşgeldiniz! Burada sadece iklim krizinden değil; havadan sudan da konuşuyoruz. Yuvamız dünyamızdan bahsediyoruz. O zaman, haydi başlıyoruz!

İLGİLİ OKUMALAR

DünyahaliDünyahali

HİKAYE

Fısıldayan ağaçlar

Ağaçların Görünmez İletişim Ağı ve Doğanın Dili

01 Tem 2026

Fısıldayan ağaçlar
DünyahaliDünyahali

HİKAYE

Merceği Ormanın Kalbine İndirmek

Warner Bros. Discovery Pazarlama Direktörü Beste Toksoy Balcı ile Röportaj

01 Tem 2026

Merceği Ormanın Kalbine İndirmek
DünyahaliDünyahali

HİKAYE

Fıstık Ağacı

Bir Coğrafyanın Hafızası: Fıstık Ağaçları

01 Tem 2026

Fıstık Ağacı