Telefobi: Z kuşağı neden mesajlaşmayı aramaya tercih ediyor?

QuandoHer salı ve cuma girişimcilik ve teknoloji ekosistemlerinden öne çıkan gelişmeler, paradigma değişimleri, inovasyon trendleri ve dijital dönüşüm e-posta kutunda.
Ekran aydınlanıyor. Bir isim ve altında tek bir kelime: “Arıyor.” Beklenmeyen bir anda gelen bu arama, telefona giden parmaklarınızın kilitlenmesine neden oluyor. İçinizde bir ses, panik ve hafif bir öfkeyle soruyor: “Neden mesaj atmadı?”
Telefon görüşmeleri bir zamanlar iletişimin temeliydi. Özellikle X kuşağı için, aramak hem yakınlık göstergesiydi hem de nezaketin bir parçası. Ancak Z kuşağı ve Y kuşağının önemli bir bölümü için bu artık geçerli değil. “Niye arıyor?” sorusu, genç kullanıcılar arasında içgüdüsel bir refleks hâline geldi. Aramalar kaygı yaratıyor; mesajlaşma ise kontrol edilebilir, risksiz ve daha az duygusal yatırım gerektiren bir alan sunuyor.
En çok belirtilen nedenler arasında “konuşmayı kontrol edebilme” ve “düşünmek için zaman kazanma” öne çıkıyor. Bazı gençler, yapmak zorunda kaldıkları telefon görüşmeleri öncesinde konuşmayı prova ediyor, hatta notlar alıyor. Gerçek zamanlı iletişim, dijital çağın dikkatle inşa edilmiş öz sunum kültürüne ters düşüyor.
Uzmanlara göre bu fenomenin bir adı da var: Telefobi.
Nedir? Telefon görüşmelerinden duyulan yoğun kaygı ve rahatsızlığı ifade etmek için kullanılan bu terim, artık Z kuşağını tanımlamak için kullanılan ifadeler arasına girdi. Telefobi yaşayanlar, genellikle kaygı, erteleme ve kaçınma gibi davranışlar gösterebiliyor. Kimi zaman bu davranışlara kalp atışının hızlanması ve terleme gibi fiziksel semptomlar da eşlik ediyor.
Rakamlar: Yakın tarihli araştırmalar da telefobinin genç kuşaklarda yaygın bir fenomen olduğunu doğruluyor. Geçen yıl Uswitch tarafından Birleşik Krallık’ta 18-34 yaş arasındaki 2 bin katılımcıyla yapılan bir anket, bu yaş aralığındaki kişilerin %23’ünün gelen aramaları asla yanıtlamadığını ortaya koydu.
- Ankete katılan kişilerin %70’i, telefonla konuşmak yerine mesajlaşmayı tercih ettiğini bildirdi. %48’lik bir kesim iletişim için sosyal medyayı tercih ettiğini belirtirken %37'lik bölüm, sesli mesajları en çok kullandığı iletişim yöntemi olarak tanımladı.
- Katılımcıların %56’sı, beklenmedik bir aramayı doğrudan “kötü haber” olarak yorumladığını belirtti.
- Kadın katılımcıların %64’ü genel bir sohbetin telefonla yapılmaya değer olduğunu düşünürken, bu oran erkek katılımcılarda %53’tü.
Anket, genç kuşakların artık günde yalnızca 5,5 dakikasını telefonla arama yaparak geçirdiğini de ortaya koydu.
Benzer şekilde: Avustralya merkezli More Telecom tarafından 2023 yılında 18-26 yaş arasındaki 1.000’den fazla katılımcıyla yapılan bir anket de her 10 kişiden yalnızca 1’inin ailesi ve arkadaşlarıyla telefonla konuşmayı tercih ettiğini gösterdi. Katılımcıların %49’u, telefonla konuşmanın kendilerini kaygılandırdığını belirtirken %60’ı, telefon konuşması yapmaktan veya aramalara yanıt vermekten "ödünün koptuğunu" dile getirdi.
Telekomünikasyon şirketi Sky Mobile’ın 2023 yılında 18-24 yaş arasındaki 1.000’in üzerinde katılımcıyla yaptığı başka bir anket de Z kuşağının %25’inin telefon aramalarını sürekli görmezden geldiğini ortaya koydu. Katılımcıların %57’si, ebeveynlerden gelen aramaları görmezden geldiklerini dile getirdi.
Üstelik: Sosyologlar, bu fobinin yalnızca Z kuşağına özgü olmadığını, 27-42 yaş arasındaki Y kuşağı üyelerinin çoğunluğunun da yaklaşık olarak 2009 yılından beri mesajlaşmayı telefonla konuşmaya tercih ettiğini ifade ediyor.
Telefobinin arkasında ne yatıyor?
Uzmanlara göre Z ve Y kuşağının mesajlaşmayı aramalara tercih etmesinin 5 ana sebebi bulunuyor. Bu sebepleri anlayabilmek için Z kuşağını tanımlayan özellikleri de doğru bir biçimde analiz etmek gerekiyor.
1. İletişim kültürü: Daha önceki nesiller, iletişim aracı olarak çağrı cihazları ve sabit telefonları kullanırken, Y kuşağının gençliği, mesajlaşmanın çok daha yaygın ve düşük maliyetli olduğu cep telefonlarıyla geçti. Z kuşağı ise Instagram, Facebook, Twitter ve WhatsApp gibi sosyal ağların geniş bir popülarite kazandığı bir dönemde dünyaya geldi. Bu platformlar, esas olarak mesajlaşmaya dayalı bir iletişim üzerine kuruldu.
İki kuşağın da dijital iletişim çağında büyümesi, bu kuşaklar için mesajlaşmayı aramadan çok daha doğal bir metot hâline getirdi. Sosyal ağlarla birlikte genişleyen emoji, GIF, çıkartma ve meme kültürü de özellikle Z kuşağının mizah yoluyla kendini özgürce ifade edebileceği bir alan yarattı.
Psikolog Elena Touroni, büyüme çağlarının hiçbir döneminde telefonla konuşma alışkanlığı edinmedikleri için telefon görüşmelerinin genç kuşaklara anormal ve garip hissettirdiğine işaret ediyor. Bu anomali duygusu, pek çok genç kullanıcının telefonunu sessiz modda kullanmasını da açıklıyor.
2. Kötü haber sinyali: Birçok genç kullanıcı telefon aramalarını ilk etapta kötü haber olarak algılıyor. Uswitch anketine katılanların yarısından fazlası, beklemedikleri bir aramanın "kötü haber" olduğunu düşünüyor.
Günlük yaşamda birçok kişi, yalnızca önemli haberleri iletmek için arama yapmayı tercih ediyor. Bu da, aramaların kötü haber anlamına geldiği algısını pekiştiriyor ve aranan kişide otomatik olarak bir panik duygusu yaratıyor.
3. Çoklu göreve elverişlilik: Genç kuşakların mesajlaşmayı tercih etmesinin en yaygın sebeplerinden biri de, bu iletişim yönteminin aynı anda birden fazla iş yapabilmeye olanak tanıması. Sosyal medyanın dikkat süresini giderek kısaltması, özellikle Z kuşağında "multitasking" yani çoklu görev yapma alışkanlığını yaygınlaştırdı. Mesajlaşma, bu alışkanlıkla uyumlu olan nadir iletişim yöntemlerinden...
4. Kontrol duygusu: Mesajlaşma, ne zaman ve nasıl cevap verileceğine karar verme imkanı sunarak kullanıcıda bir kontrol hissi yaratıyor. Ayrıca, iletişimi istediği zaman durdurabilme olanağı, özellikle özerkliğe daha fazla değer veren Y ve Z kuşağı için büyük bir avantaj sağlıyor. Telefonda “Hayır” demek veya iletişimi anında sonlandırmak son derece zor olabiliyor. Mesajlaşma ise bu baskıyı azaltıyor.
5. Sosyal anksiyete yaygınlığı: Harmony Healthcare IT'nin 2023 raporuna göre, Z kuşağının %61’ine anksiyete teşhisi koyulmuş. Bu, telefonla yapılan aramaların özellikle bu kuşakta kaygı yaratmasının sebeplerinden biri olabilir. Uzun süreli bir sessizlik, iki seçenek arasında karar vermeyi gerektiren ani bir soru, yanlış bir şey söyleme ve bunu düzeltememe ihtimali, telefon görüşmelerini Z kuşağı için önemli bir kaygı kaynağı hâline getiriyor.
Bütün bunların yanında mesajlaşmanın kayıtlı olması, böylece unutulacak ayrıntılara dönüp bakma imkanı sunması da avantaj olarak görülüyor.
Peki ya sesli mesajlar?
Z ve Y kuşağı üyeleri mesajlaşma konusunda hemfikir olsa da sesli mesajlar konusunda ikiye bölünüyorlar. Uswitch anketine katılan 18-34 yaş arasındaki kişilerin %37’si, en sevdikleri iletişim yönteminin sesli mesaj olduğunu belirtiyor. 35-54 yaş arasındaysa yalnızca %1’lik bir kesim sesli mesajları telefon görüşmelerine tercih ediyor.
- Bu araç, mesajlaşmanın duyguları ve aciliyeti iletmekteki eksikliklerini giderirken aynı zamanda istediğiniz anda ve şekilde yanıt verme özgürlüğü de sağlıyor.
Böylece Z kuşağı, sesli mesajlarda hem mesajlaşmanın rahatlığını hem de telefon aramalarının sıcaklığını yakalayabiliyor.
Telefon görüşmesinin yeni görgü kuralları
Mesajlaşmayı aramaya tercih etmek, özellikle birebir iletişimin önemli olduğu çalışma hayatında genç kuşaklar için sorun yaratabiliyor. Birçok genç çalışan, aramalara nadiren yanıt veriyor; bu da onların iletişim problemi yaşadıkları algısının yayılmasına neden oluyor.
Bütün bunlar Z kuşağıyla telefon görüşmesi yapmak isteyenler için yeni "etiket" kurallarının doğmasına da neden oluyor. Özellikle beklenmedik aramalar nedeniyle kaygı yaşayan Z kuşağına, önceden mesaj atarak arama zamanını bildirmek karşı tarafın hazırlıklı olmasına yardımcı olabilir.
Ayrıca hızlı ve net bir iletişimle telefon görüşmelerini uzatmaktan kaçınmak, yazılı iletişimin mümkün olmadığı durumlarda sesli mesaj tercihini değerlendirmek, telefonla ulaşılamadığında e-posta ve mesaj gibi alternatif iletişim yollarını kullanmayı teklif etmek de Z kuşağıyla diyalog kurmak isteyenler için dikkate alınması gereken seçeneklerden...
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
QuandoHer salı ve cuma girişimcilik ve teknoloji ekosistemlerinden öne çıkan gelişmeler, paradigma değişimleri, inovasyon trendleri ve dijital dönüşüm e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Doğa Yurduneri
İş Dünyası ve Teknoloji Editörü

Quando
Her salı ve cuma girişimcilik ve teknoloji ekosistemlerinden öne çıkan gelişmeler, paradigma değişimleri, inovasyon trendleri ve dijital dönüşüm e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Televizyonda sunucuların “50 milyon bizi izliyor” dediği günlerden herkesin kendisi için üretilmiş başka bir içerik akışında yaşadığı "yankı odaları" dünyasına geldik. Sosyal medya ortak metni parçaladı, üretken yapay zeka ise kişiselleştirmeyi başka bir aşamaya taşıdı. Peki bu ortamda kitle iletişimi tamamen öldü mü? Belki de buradaki asıl krizi erişimin azalması değil, ortak gerçekliği kuran sistemlerin giderek daha az hesap verebilir hâle gelmesi olarak okumalıyız.

Kanada’da bir okul saldırganının ChatGPT hesabının sekiz ay önce şiddet içerikli kullanım nedeniyle işaretlendiğinin ortaya çıkması, sohbet botlarının kullanıcılarını ne ölçüde izlemesi ve hangi noktada yetkililere bildirmesi gerektiği tartışmasını büyüttü. British Columbia’nın OpenAI’a karşı açtığı dava, mahremiyet ile güvenlik arasındaki sınırın nerede çizileceğini tartışmaya açarken Türkiye’de okul saldırıları sonrası alınan önlemler benzer bir sorunun başka bir yüzünü gösteriyor.

Yapay zekanın insanlığı yok edeceğine dair felaket senaryoları, genellikle kontrolden çıkan süper zekalara ve “katil robotlara” odaklanıyor. Oysa uzmanların daha olası gördüğü risklerin çoğunda yapay zeka tek başına hareket etmiyor. Özellikle beş olası senaryo, kontrol zincirini geri dönüşü olmayacak şekilde kırma potansiyeli taşıyor.

Yapay zeka patlamasının da etkisiyle artık ürünlerin pazarlama materyallerinde sürekli aynı kelimeler tekrarlanıyor: Ajan tabanlı, AI destekli, kurumsal düzeyde, akıllı, uçtan uca, yeni nesil, ekosistem… Yıllar önce pazarlama ekiplerinin temel problemi, insanların üründen haberdar olmasını sağlamakken bugün bunun önünde çok daha kritik bir problem yer alıyor: İnsanların ürünün ne olduğunu anlamasını sağlamak.

Son birkaç yıldır yapay zeka yarışında geçerli olan kural basitti: Daha güçlü modeli daha hızlı geliştiren kazanır. Son günlerde sektörün öncü isimleri tarafından yapılan açıklamalar ise bu denklemin değişmeye başladığını gösteriyor. Modellerin siber saldırılardan biyolojik silah geliştirme girişimlerine uzanan riskli kullanım alanlarında sahneye çıkması, yarışın öncülerini ilk kez açık bir biçimde frene basma olasılığını tartışmaya itiyor.




