Yüce gönüllülük değil hukuki sorumluluk: Dünya iklim göçlerine hazırlıklı mı?

Dünya pek çok krizle aynı anda uğraşıyor. Zenginle yoksul arasındaki gelir uçurumu artıyor, gençlerin geleceğe dair umutları azalıyor, uluslararası hukuk liderler tarafından hiçe sayılıyor, Avrupa'da silahlanma yarışı hızlanıyor ve mevcut savaşlar durdurulamadığı gibi, yenileri de ufukta görünüyor. Ve tüm bunlar iklim krizi gibi devasa ve karmaşık bir krizin gölgesinde yaşanıyor.
Aşağıdaki grafik NASA tarafından hazırlandı. Dünya’ya ulaşan ve Dünya’dan yansıyan Güneş ışınları arasındaki farkı gösteriyor. Dünya’nın Güneş’ten gelen ısının bir kısmını soğurması elbette normal. Toprak, bitkiler, canlılar ve atmosfer tarafından tutulan bu ısı sayesinde gezegenimizde hayat var. Ancak bir sorun var: Grafik, soğurulan ısının sadece 20 yılda 3 katına çıktığını gösteriyor.

Dünya üzerindeki bitki ve canlı nüfusu 3 katına çıkmadığına göre, bu ısı atmosferde tutulmuş demektir. Artık bilindiği üzere bunun sebebi petrol, doğalgaz ve kömürün yakılmasıyla havaya karışan sera etkili gazlar. Küresel ısınmanın artmasıyla birlikte Dünya’nın her yerinde iklim dengesizleşiyor. Daha geçen günlerde Akdeniz ve Ege şehirlerimizi vuran aşırı yağışlar bunun bir örneği.
Eskiden de kuraklık veya aşırı yağışlar olmuyor muydu? Elbette oluyordu. Aynı şekilde sıcak hava dalgaları, don, fırtına ve diğer aşırı hava olayları da oluyordu. Ancak şimdi bunların sıklığı ve gücü artıyor ve öngörülemez hâle geliyor. Bu durum da dünyanın dört bir yanında tarımsal üretimi ve yaşam koşullarını olumsuz etkiliyor.
İnsanlar şimdiden kitlesel olarak daha yaşanabilir yerlere doğru hareket etmeye başladı. Buna iklim göçü adı veriliyor.
İklim göçlerinin tarihsel arka planı
Öncelikle belirtmek gerekir ki bugün karşı karşıya kaldığımız iklim değişikliğinin ve dolayısıyla artan iklim göçlerinin sorumlusu erken sanayileşmiş zengin ülkeler. Bugün bunlara "Küresel Kuzey" deniyor. Tam listesi: Batı Avrupa ülkeleri, ABD, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya ve Güney Kore.

17. ve 18. yüzyılda gelişen teknoloji ve bu sayede girişilen keşiflerle Avrupalı tüccarlar dünyanın dört bir yanını, içindeki insanlarla birlikte, sömürgeleştirdi ve yağmaladı. Öyle iki yüzlülerdi ki Fransız Devrimi öncesinde Paris’in kafelerinde insan hakları nutukları çeken burjuvalar, aynı anda Afrika’ya gidip doğayı yağmalıyor, yerli halkı gemilere yükleyip ABD’ye taşıyor, buradaki plantasyonlarda köle olarak çalıştırıyor ve buradan elde ettiği geliri Avrupa’ya getiriyordu. Buna daha sonra "Atlantik Köle Ticaret Üçgeni" adı verildi.
Batı zenginliğinin kökeni: Bilinçli fakirleştirme
Bu noktada Batı’nın bugünkü zenginliğinin bir diğer kaynağına da bakmak gerekiyor: Bilinçli fakirleştirme. Bunun en sembolik örneği, dünyanın ilk şirketi olarak bilinen Doğu Hindistan Şirketi’nin hikayesi. En başta, tıpkı diğer şirketler gibi, yardım faaliyetleri için kurulmuş bir dernek olan bu şirket (İngilizcede şirket için kullanılan “company” kelimesi de bu duruma işaret eder), İngiltere Krallığı’nın 1600'lü yıllarda şirketlere ticaret yapma izni vermesiyle birlikte Hint tüccarların birlikte çalışmak istediği bir işletmeye dönüştü.
O yıllarda dünya ticaretinin merkezi Hint Okyanusu, dünya tekstil üretiminin merkezi ise Hindistan’dı. İngiltere, bu tahta göz koyduğunda önce Doğu Hindistan Şirketi aracılığıyla Hint pamuğunu ithal etmeye başladı; sonrasında 1707’de kabul ettiği bir kanunla Hindistan’da üretilmiş tekstil ürünlerinin ithalatını yasakladı. Böylece hem hammaddeyi çalmaya hem de Hindistan’ın pazar payını küçültmeye başladı.
- 1776’da buhar makinesinin bulunması ve dokuma tezgahlarına bağlanmasıyla hızlı ve ucuz seri üretime geçtiğindeyse artık dünyanın tekstil merkezi kendi olmuştu. Hindistan’daki tezgahlarsa batmıştı. Hindistan, bu sefer tekstili İngiltere’den ithal etmeye başladı.
İngiltere ve Batılı ülkeler bu politikayı çok sayıda ülkede ve çok farklı sektörde uyguladı: Önce hammaddesini çal, üretimini baltala, sonra da eskiden üretebildiği ürünü ona satmaya başla. Buna “imperialist captured markets”, yani emperyalist ele geçirilmiş pazarlar adı verildi.
Batının zenginliğinin sonucu: Karbon salımı
Avrupa’yı “dünyanın geri kalmış ve fakir kıtası” konumundan çıkaran buhar makinesi ve onu çalıştıran kömür oldu. 1800 yılında dünyada çıkarılan tüm kömürün %90’ı Britanya topraklarından elde ediliyordu. 1830’larda kömür, imalattaki birincil enerji kaynağı olan su gücünün yerini almaya başladı. 1850 yılı civarlarında, dünyada fosil yakıtlardan kaynaklanan tüm karbondioksidin %60’ı Britanya’da salınıyordu.

Avrupalı burjuvalar oldukları ve gidip yerleştikleri her yerde, özellikle de Batı Avrupa’da ve Kuzey Amerika’da inanılmaz bir üretim kapasitesine ulaştı ve bunu da yoğun şekilde karbon salarak başardı. 19. yüzyılda salınan karbonun neredeyse tamamı bu iki bölgeden kaynaklandı. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra onlara, başta Çin olmak üzere, dünyanın geri kalanı da eklendi.
Batı’nın iklim değişikliğindeki tarihsel sorumluluğu
Salınan bir karbon parçacığının atmosferde 300-1000 yıl arasında kaldığı düşünüldüğünde, en fazla 350 olması gereken ppm miktarının (milyondaki parçacık oranı), bugün 430 olmasında Küresel Kuzey ülkelerinin doğrudan sorumluluğu var. Bilimsel hesaplamalara göre, bugün atmosferde birikmiş olan sera gazlarının %92’si Küresel Kuzey ülkelerinden kaynaklandı.
- Bir başka deyişle, küremizi ısıtan, iklimi dengesizleştiren ve hepimizi varoluşsal bir tehlikeye atan aslında, bugün zenginlikleriyle övünen, dünyanın geri kalanını sömürmüş, fakirleştirmiş ve iklim değişikliğinin en sert etkilerine karşı savunmasız bırakmış bir avuç ülke.
Bu ülkeler, 1970’lerde bilim insanlarının salınan karbon nedeniyle iklimin değişeceğine ilişkin uyarıları yapmaya başlamasından bu yana ne yaptıklarının farkındalar. Üstelik bu uyarılar artık birer öngörü değil, BM raporlarıyla ortaya konan bilimsel gerçekler. Buna rağmen bu ülkeler petrol çıkarmaya, karbondioksit salmaya ve dünyanın geri kalanını göz göre göre ölüme göndermeye devam ediyor. Afrika’da kuraklık, Pakistan’da seller, Hindistan’da sıcak hava dalgaları, Güney Amerika’da ormansızlaşma hızlanarak can almaya, Batı ise gözünü kapamaya devam ediyor.
İklim göçleri kapıları zorluyor
Yakın zamanda ilginç bir haber yayımlandı: Avustralya ilk iklim göçmenlerini kabul etti. Deniz suyunun yükseliyor olması nedeniyle batma tehlikesi altındaki Tuvalu ile iki yıl önce yapılan bir vize anlaşması çerçevesinde ilk kafile Avustralya’ya geldi. 11 bin nüfuslu ülkenin üçte biri bu vizeye başvurmuş durumda. Avustralya her yıl 280 kişiyi kabul edecek.
Avustralya gibi dev bir ekonomiye ve çok geniş topraklara sahip ve karbon salımı konusunda sicili epey kötü (kişi başı karbon salımında dünya lideri) bir ülkenin üstlendiği bu sorumluluk küçük görünüyor olabilir. Gerçekten de öyle. Ancak bu bir başlangıç. Tüm Küresel Kuzey ülkelerinin diğer ülkelerle bu tarz anlaşmalar imzalama sorumluluğu bulunuyor. Bu açıdan bakıldığında, gelecekte daha fazla göreceğimiz hukuksal bir uygulamanın ilk örneği olması bakımından bu yaşanan önemli.
İklim hukuku Kuzey ülkelerinin sorumluluğunu kabul etti
Avustralya’nın bu yaptığı “yüce gönüllülük” veya “fedakarlık” olarak değil, hukuksal bir sorumluluk olarak değerlendirilmeli. Zira yakın zamanda verilen iki önemli karar, ülkelerin saldığı karbon nedeniyle sınırları dışında yaşanan iklim felaketlerinden sorumlu olduğu yönündeydi.
- Bu kararlardan ilki BM Çocuk Hakları Komitesi’nin 2021’de vermiş olduğu Sacchi ve Diğerleri, diğeri ise Almanya Anayasa Mahkemesi’nin verdiği Neubauer ve Diğerleri kararı.
Farklı ülkelerden 16 çocuğun aralarında Türkiye’nin de olduğu 5 ülkeye karşı yapmış olduğu bu başvuru aslında Komite tarafından kabul edilemez bulundu, çünkü çocuklar hiçbir iç hukuk yolunu tüketmeden başvurmuştu. Ancak Komite, kararının gerekçesinde çok önemli bir şey söyledi: Ülkeler, topraklarında kontrolleri dahilinde salınan karbon nedeniyle dünyanın neresinde olursa olsun zarar gören çocuklara karşı sorumludur.
Burada elbette akla, devletlerin de kullandığı, “Ama o çocuğun benim topraklarımda salınan karbondan zarar görüp görmediğini bilemeyiz ki” savunması geliyor. Komite bu iddiayı kabul etmedi ve salınan karbonla çocukların gördüğü zarar arasında bir illiyet bağı (neden-sonuç ilişkisi) olduğunu doğrudan kabul etti.
Federal Almanya Anayasa Mahkemesi ise bakmakta olduğu "Neubauer ve Diğerleri" başvurusunda BM Çocuk Hakları Komitesi’nin bu mantığını kendi içtihadına aktardı. Almanya İklim Koruma Kanunu’na karşı bireysel başvuru yapan gençler arasında Nepal ve Bangladeşliler de vardı. Bu yabancı gençlerin Almanya’nın saldığı karbon nedeniyle başvuru yapma ehliyetinin olup olmadığı konusunda Mahkeme, “Almanya Anayasası’ndaki insan haklarını ihlal etmeme yükümlülüğünün sınırların dışındaki gençleri de kapsadığı” kararını verdi. Bu, ulusal bir yüksek mahkemenin iklim değişikliği konusunda devletin yükümlülüklerini küresel açıdan ele aldığı ilk karar örneği.
İklim göçüne kapıları açmak hukuksal bir sorumluluk
Bunlardan çıkan sonuç şu: Eğer tarihsel olarak yoğun şekilde karbon saldıysanız veya bugün küresel ısınmanın geldiği noktayı görmezden gelerek halen salmaya devam ediyorsanız, dünyanın neresinde olursa olsun, iklim değişikliğine bağlı olarak yaşanan felaketlerden sorumlusunuz demektir. Eğer insanlar dengesizleşen hava şartları nedeniyle evlerini, tarlalarını, işlerini ve insani yaşam standartlarını kaybediyorsa bunun nedeni, karbon salımlarını yeterli hızda ve ölçüde azaltmayan ülkeler.
Bu da en başta Küresel Kuzey ülkelerine, ama aynı zamanda iklim değişikliğine karşı yeterli önlemi almamakta ısrar eden tüm ülkelere, hukuksal bir sorumluluk yüklüyor: İklim göçlerine kapıları açmak. Dünyanın geri kalanını sömürüp, fakirleştirip, iklim değişikliği gibi ölümcül bir krizle karşı karşıya bırakıp, sonra da “benim sorunum değil” diyemezsiniz.
Yapmanız gereken, sorumluluğunuzu kabul edip bu iklim göçlerini nasıl göğüsleyeceğinizi planlamak. Hele bir de Ortadoğu gibi iklim değişikliğinden en sert şekilde etkilenecek bir coğrafyayla Avrupa arasında konumlanmış bir ülkeyseniz elinizi çabuk tutsanız iyi olur.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Serkan Köybaşı
Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Başkanı, Hayvan ve Doğa Hukuku Laboratuvarı Direktörü. 2005 yılından bu yana Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi akademik kadrosunda olan Köybaşı'nın ifade özgürlüğü, vicdani ret, hayvan hakları, doğanın hak özneliği ve iklim değişikliği hukuku gibi konularda makaleleri ve tebliğleri bulunmaktadır. 2023 yılında doçentlik eseri olarak “İklim Değişikliğine Karşı Yeşil Anayasalcılık” başlıklı bir kitap yayınlamıştır.

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR


